1. YAZARLAR

  2. Kemal BURKAY

  3. HAK-PAR neden yanlış yaptı?
Kemal BURKAY

Kemal BURKAY

Kemal BURKAY
Yazarın Tüm Yazıları >

HAK-PAR neden yanlış yaptı?

A+A-

Ulusal güçlerin birliği üzerine - 3. Bölüm:

Yazımın 2. bölümünde, Öcalan’ın Suriye’den çıkarılıp, yakalanıp İmralı’ya konmasından sonra PKK politikasında yer alan köklü değişimden, Öcalan’ın devlet tarafından yönlendirilmesi ve PKK’nın da buna ayak uydurmasıyla Kürt ulusal hareketi bakımından ortaya çıkan zor durumdan söz etmiş ve HAK-PAR’ın bu koşullarda, Kürt ulusal hareketine gerekli ve sağlıklı bir seçenek yaratmak için ortaya çıktığını söylemiştim.

Öcalan’ın içine düştüğü durumdan kurtulması beklenmediğine ve partisi de onu izlediğine göre, Kürt hareketinin ve bir seçenek olma iddiasıyla ortaya çıkan HAK-PAR’ın yapması gereken nedir? PKK’nın içine düştüğü durumu ve Türk devletinin planını anlatmak, Kürt halkının temel haklarını kararlıca savunmak değil mi? Kitle hareketi yanlıştan kurtarılacaksa, doğru bir kanalda örgütlenecekse ve bu mücadele başarıya götürülecekse ancak böyle olur; güçlü diye, arkasında kitleler var diye ve “ulusal güçlerin birliği” gibi boş laflarla  PKK kesiminin arkasına takılmakla değil.

Ulusal güçlerin birliği yanlışın ardında saf tutmakla değil, doğru bir program ve doğru politikalar üzerinde bir araya gelip mücadele etmekle olur.

PKK dışındaki yurtsever bilinen kesimler bunun gereğini yeterince kavradılar mı? Ne yazık ki hayır. Bunlardan biri Şerafettin Elçi ve çevresiydi. Şerafettin geçmişte bir düzen partisinden diğerine gidip geldi. Adalet Partisi’nden milletvekili oldu. Bir bakanlık hatırına, 12 ağa ve şeyhle birlikte CHP’ye transfer oldu. 1990’lı yıllarda arkadaşlarımız tarafından kendisine ortak legal parti kurma önerisi götürüldüğünde, “şu anda Baykal’la bir randevum var, bir görüşeyim, ondan sonra düşünelim,” dedi. Yani o, legal, demokratik bir Kürt yurtsever partisi yaratma gereğinden çok, Baykal CHP’sinde siyaset yapma yollarını arıyor ve bizim arkadaşlara da beklemelerini tavsiye ediyordu. Sonra Erbakan’ın MSP’sinin kapılarını çaldı. Sonra CHP’den aday oldu. Şimdi de BDP’de şansını deniyor... Şerafettin böyle böyle, bir yandan kendisine umut bağlayan KDP kadrolarını umutsuzluğa sürükleyerek, bezdirip dağıtarak, diğer yandan başka örgütlerden kopup yolunu şaşırmış tek tük kişiyi yanına çekerek, bir eskici dükkanına çevirdiği kişisel partisi ile bugüne kadar geldi. Ama şu adı var kendi yok KADEP, en sonunda bir seçim pazarlığında yine de işine yaradı. Sonuç da iyi çıkarsa tabi...

Devrimci Demokratlara gelince.. Bu arkadaşlar da legal plandaki tüm birlik önerilerine, her keresinde mesafeli oldular. Gerekçelerinden biri kurulacak partinin, Kürt adını taşıması ve “bağımsız Kürdistan”ı istemesi gereğiydi. Başka türlüsünü yetersiz buluyorlardı. Bir başka deyişle, bu arkadaşlar büyük laflarla vakit geçirerek legal siyasal çalışmadan uzak durdular, bu alandaki birlik çalışmalarına katılmadılar, destek vermediler. Kürtlerde bir söz vardır: “Rahiştina kevirê mezin, mana ne lêxistinê ye” (Büyük taşa sarılanın vurmaya niyeti yok demektir.) Ama bu arkadaşlar HAK-PAR’a destek vermedilerse de her seçim dönemi, oyların HADEP’e verilmesinden yana oldular. Şimdi de BDP’ye destek veriyorlar. Çünkü o kesim güçlü ve güçlüden yana olmak akıllıca bir siyaset gibi görünüyor...

Güçlü aynı zamanda haklı olsa, doğru politikalar izlese sorun yoktu elbet. O zaman ayrı bir partiye de, HAK-PAR’a da, kendine “devrimci demokrat” lafını yakıştırıp, bir grup gibi görünüp sürgit boş oturanlara da gerek yoktu. Zaten ben siyasette bazı kişilerin neden ille de ayrı baş çektiklerine, ille bir yere bir kulübe kondurmak istediklerine hiç akıl erdirememişimdir. Gerek sosyalist harekette, gerek yurtsever harekette. Hele hele de şu verili koşullarda Kürt ulusal hareketi bakımından. Bunun, İtalyanların deyişiyle “iki köylü evin birincisi olma” tutkusundan başka anlamı yoktur. Feodal iz ve alışkanlıkların güçlü olduğu toplumlarda böyledir, her horoza bir çöplük gereklidir...

Hep şunu söylerim: Eğer PKK-BDP hattı doğruysa, Kürt halkının çıkar ve istemlerini temsil ediyorsa, o zaman ayrı partiye ne gerek var, herkes o saflara katılıp destek vermeli. Eğer değilse, ki değil, o zaman seçenek oluşturmalı. Seçenek de on tane olmaz, olması gerekmez.

Günümüz koşullarında eşitlikçi bir çözüm demek olan federasyon, gerçekçi ve uygun değil mi? Hadi dün, bizim dışımızda herkes büyük taşa sarılıyordu, ayrı devlet diyordu; ama bugün bakıyorum, PKK’nın dışında herkes federasyoncu. Hoşumuza gidiyor bu. PKK ise İmralı’daki rehine Öcalan’a uyup çıtayı toprağa değecek kadar aşağılara düşürmüş; gerçekte bir şey istediği yok.

Öyle olunca, PKK politikalarını beğenmeyenler neden HAK-PAR’da biraraya gelmiyorlar? Neden kemalizmi, üniter devleti, “resmi dil Türkçe”yi, savunan PKK politikalarına güç ve destek veriyorlar? Bu tutum Türk devletinin değirmenine su taşımak değil mi?

Evet, eğer HAK-PAR yeterince güç toplamadıysa, kitleselleşmediyse ve üstelik şu seçim döneminde ne yapacağını şaşırıp, yalpalayıp, sonunda da “bağımsız” denen adayların peşine takıldıysa, bunda kendi kadrolarının eksik ve zaaflarının yanı sıra, çokça birlik sözü edip de birliğe gelmeyen, ona destek vermeyen, gelişmeleri bir seyirci gibi izleyen, ya da bile bile yanlış yolda olanlara destek veren çok sayıdaki –adeta yığınla- yurtsever geçinen grupların, kişilerin payı var.

Ne yazık ki bu yanlışı şimdi, “ulusal birlik” adına HAK-PAR’ın kendisi de yaptı. En azından görünürdeki gerekçeleri öyle...

“HAK-PAR’a Yazık Edildi” başlıklı yazımda bu yanlışa anahatlarıyla değinmiştim. Seçimlere girmeyip BDP’nin “bağımsız” adaylarına destek vermeyi kararlaştıran bu arkadaşlara sormak gerekir: HAK-PAR’ın seçenek olma iddiası yok mu? Eğer legal bir parti olarak seçimlere bile girmeyecekse HAK-PAR niçin var? Elbet sorun milletvekili çıkarmak değil, bunun olamıyacağı belliydi; ama bir parti eğer varlık iddiasındaysa seçimlere girip kendi istemlerini, ötekilerden farkını kitlelere anlatması, sesini duyurması gerekmez mi? Bu, BDP’nin bağımsız adaylarına oy verip, bir ya da ikisinin daha Türk parlamentosuna girmesini sağlamaktan daha mı önemsiz?

Ortada bir ittifak olsa, bir “blok” olsa ve HAK-PAR da bu blokta yer alsa sorun yoktu. İlkeli bir ittifak elbet sevindirici olurdu ve bu hem Kürt ulusal hareketine, hem sola, bir bütün olarak demokrasi ve değişim güçlerine önemli bir ivme sağlardı. Oysa gerçekte ne Kürt örgütleriyle, ne de Türk soluyla bir ittifak yok. Hem PKK-BDP kesimi bu anlayıştan fersah fersah uzak, hem de şu bölük pörçük Türk solu.

Şimdi bazılarının ona “Emek- Barış- Özgürlük Bloku” gibi şatafatlı sıfatlar yakıştırmasına rağmen, böylesine bir blok veya ittifak oluşmadı. Bunu bizzat HAK-PAR adına gerek Genel Başkan Bozyel açıkladı. “Bir ittifak yoktu ki çekilelim” dedi.

Söz konusu yazımda söylemiştim, bir ittifak için aslında koşullar da yoktu. Böyle bir ittifak 14-15 yıl önce olabilirdi ama, şimdi mümkün değil. Çünkü Öcalan Şam’da değil, İmralı’da. Öcalan Şam’dayken PKK Suriye’nin desteğiyle oldukça etkin bir silahlı eylem yürütüyor ve sözde de olsa bağımsız Kürdistan istiyordu. Şimdi ne öylesine bir gerilla savaşı var, ne de bağımsız Kürdistan istemi; hatta ne de federatif çözüm istemi. O zaman Öcalan’la Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını ve federal çözümü kapsayan bir protokol yapmıştık. Ama Öcalan şimdi bunları diline bile almıyor. PKK da artık böyle sözler etmiyor, etmez.

Dolayısiyle şimdi PKK-BDP kesimiyle temel ulusal istemler üzerinde anlaşmak mümkün değil. Keşke olabilse. Örneğin bir sabah Öcalan, kendisini ziyarete gelen –MİT’çi ya da asker- “alt rütbeliler”e şöyle dese: “Ben istediklerinizi yapmıyorum, yeter artık! Kürt halkı yetim değil! Biz dilenci değiliz, eşit haklar istiyoruz. Ya federasyon, ya ayrı devlet!”

Avukatlarına da şöyle dese: “Gidin bizimkilere söyleyin, Kürtlere eşit haklar istesinler. Kıbrıs’taki 150 bin Türk için ne isteniyorsa o!  İki cumhuriyetli bir federasyon, Güney Kürdistan’daki gibi...”

O, yani Öcalan, canı çok tatlı diye söyleyemiyorsa, dağın başındakiler, kentlere çadır kuranlar, parlamentodaki milletvekilleri, belediye başkanları söylesin... Yüzbinlerle topladıkları, onbinlerle yürüttükleri kitleye söyletsinler...

Keşke bunları yapsalar ve ben de, “Arkadaş, HAK-PAR’a, KADEP’e veya başka türden “lêgerinlere” filan hiç gerek yok; işte BDP, işte partimiz, hadi hep birlikte oraya!” diyeyim.

Ben de “Kürt Mandelası” diye niteleyip Öcalan’a özgürlük isteyeyim...

Ama demezler, Ne Öcalan söyler, ne parlamentodakiler, ne Kandil’in kralları... Hepsinin sanki eli kolu bağlı, hepsi sanki mecbur...

Sonuç olarak bu koşullarda seçim ittifakı olamıyacağı belliydi. Öcalan’ı ve PKK’yı yönlendiren güçlerin buna müsaade etmesi beklenemezdi.

Ortada bir ittifak olmadığı gibi, ittifak teklifi bile olmadığını, bizzat HAK-PAR başkanı Bozyel açıkladı. Doğrudan BDP eliyle de değil, Ahmet Türk vasıtasıyla bir öneri getirmişler: “BDP iki kişiyi Kürt kesiminden, iki kişiyi de Türk solundan sembolik olarak göstermek istiyor. Siz bir kişi önerin,” demişler.

Bu bir ittifak önerisi midir? Böyle bir teklif ciddiye alınıp peşine düşülür mü? Ama “görüşelim, ilkeleri tespit edelim” filan gibi önerilere karşı da, yine kendi açıklamalarına göre, açıkça, “bir ittifak söz konusu değil,” denmiş.

HAK-PAR’lı arkadaşlar şunu da ekliyorlar: Diğer tarafa, “eğer bir kişi olacaksa, o da Diyarbakır’dan olmalı,” denmiş... Demek ki o kişi Van’dan değil de Diyarbakır’dan aday gösterilse tamamdı...

Değerli arkadaşlarım, bu tavır HAK-PAR’ı aşağılamaktır ve ilkeli tutum bu değildir. HAK-PAR’dan bir kişi parlamentoya girse ne olur, girmese ne olur?..

Ve tüm bu gelişmelerden sonra öfkeyle, “Genel Başkanımız’ın adaylığı söz konusu değildir, Parti olarak 81 ilde seçimlere gireceğiz, buna göre hazırlandık,” deyip, 400 adayın listesini açıklayıp, iki gün sonra ansızın, “bağımsız kişi ve kurumlardan gelen yoğun talep üzerine ve geleceğe yönelik ulusal birlik beklentileri için bağımsız yurtsever adayları destekleyeceğiz” ne demek?

Değerli arkadaşlar, bu tutarlı bir siyaset mi? Böyle bir tutum bizzat sizin içinize siniyor mu? Bu arabayı devirmek değil mi?..

Buna eleştiriler gelince de bu kez, suçu YSK’nın üzerine atmak, “birçok adayımıza yasak kondu” ne demek?

Bütün bunlar akla şu ihtimalleri getiriyor: Örgütü seçime sokmak, bunun için kadrolarınızı ve tabanı seferber etmek için gerekli hazırlığı yapmadınız. (İyi yönetilen bir örgüt gücü oranında bunu yapabilir, durumu organlarında tartışır, kararlar alır, hedefler koyar ve enerjiyle çalışır.) Belki de gelen bir adaylık teklifi size cazip geldi ve yine kendi deyişinizle, “son güne kadar” oyalandınız... Belki kendinize güven duymadınız, seçim yorgunluğunu göze almadınız ve “ulusal güçlerin birliği” tarzındaki öneriler iyi bir bahane oldu... Belki bunların hepsi birden...

Peki şu son, BDP, HAK-PAR ve KADEK olarak alel acele bir araya gelip ortak bir açıklama yapmak ve bunu bir “İttifak” diye lanse etmek neyin nesi?  Şimdi birileri bu açıklamayı alkışlayıp Kürt partileri arasında “ittifak” veya “blok” oluşmuş gibi bir hava estiriyorlar. Düne kadar HAK-PAR’a açıkça düşmanlık eden, onu gereksiz bulan cümle kişilerin etekleri zil çalıyor.

Peki bu ortak açıklamada neler var? Bunlar PKK-BDP kesiminin ötedenberi söyledikleri ve hepsi o kadar. “Kendi kendini yönetme” lafını federatif çözüm diye çekmenin bir anlamı yok. Köy muhtarlığı da, belediye de pekâlâ bir kendi kendini yönetimdir. Böylece aslında, “bağımsız” adaylara verilen destek BDP’nin programının altına imza atmakla da geliştirilmiş oluyor.

Eğer ulusal güçlerin birliği buysa, sorun yok; herkese hayırlı uğurlu olsun!

Ama unutmayın, dün size düşmanlık edip bugün övgü dizenler, her seçimde ve her durumda sizden bunu bekleyecekler. Geçmiş seçimlerde ve bu seçimde olduğu gibi gelecekte de, “seçime girmeyin, bir şansınız yok, BDP’nin veya bağımsız adayların oyların bölmeyin” diyecekler. Tüm bu gürültü patırtıya, şamataya rağmen sizden yana tavır koyanların güvenini sarsmak ise cabası... Yani Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olma hali...

İşte bunun için sizi eleştirdim, bu politikanın yanlış olduğunu ve HAK-PAR’ı yaraladığını söyledim.

Biliyorum, bunlar acı sözler. Ama bugüne kadar sizi nasıl candan yürekten destekledikse, bu manzara karşısında sözümüzü söylemeye de hakkımız olsa gerek. Yoksa elbet HAK-PAR’ı yöneten sizsiniz. Benim ne böyle bir yetkim ve konumum var, ne de hevesim. Ben şu anda görüşlerimi söyleyip yazıyorum, o kadar...

Biliyorum, beni seven ve söylediklerimin doğru olduğuna inanan dost ve arkadaşlarımın içinde bile, “Keşke bunları yazmasaydı, bunlar HAK-PAR’a zarar verebilir; kol kırılır yen içinde...” diyenler çıkacak. Pusuda bekleyip  HAK-PAR’ın aldığı bu yara nedeniyle üzerine atılmak için fırsat kollayanlar da var elbet; böyleleri bu dediklerimi kullanmaya çalışabilir. Buna rağmen, kanımca, doğruları söylemek gizlemekten iyidir, kişiler için de örgütler için de. Öte yandan, HAK’PAR’ın şu son yanlışı, sendelemesi, seçimlerde havlu atıp “bağımsız” denen adayların peşine takılması kadar kendisine zarar verecek bir şey olamazdı. Yıllardır siyasetin içinde olan, bedel ödemiş, deneyimli olduklarını sandığım arkadaşların bu kadar büyük yanlışlar yapacaklarını düşünmezdim.

                      *   *   *

Son olarak şunu da eklemek isterim: Konu ulusal güçlerin birliği ve ittifak olanca, iki şeyi birbirinden ayırmak lazım. Sekterler her koşulda birlik ve ittifak çabalarına karşı çıkarlar, bunu pek tutarlı bir politika sanırlar. Oysa sosyal hayatta ve siyasette, rakip kişiler, örgütler ve güçler arasında çekişme ve boğuşmalar kadar ittifaklar ve uzlaşmalar da gereklidir. Bu olmasa sorunlar çözülmez.

Bazıları ise her koşulda ve durumda, nereye varacağına, neye yarayacağına bakmaksızın, ilkesiz bir biçimde ittifak ve birlik önerirler. Bu da birincisi kadar yanlıştır. İttifaklar, birlikler elbet gereklidir; ama hem koşullar elvermeden gerçekleşmezler, hem de ilkesiz birlikler bazan yarardan çok zarar verir. Hele o, yanlışın peşine takılma biçimindeyse...

Şu günlerde söz konusu iki tutumun da örnekleri var. Bazılarına kalsa bizim PKK ile ve onun yandaş legal örgütleriyle hiçbir dönemde görüşmememiz gerekirdi. Oysa yazımın birinci bölümünde örnekleriyle anlattım. PKK’nın ortaya çıktığı dönem, ilk üç yıl, ittifakın zemini yoktu, diyalog bir işe yaramazdı; çünkü onu bizzat rejim kurmuştu ve yönlendiriyordu, hem de bize karşı. Öcalan Suriye’ye geçtikten sonra durum epeyce değişti. Gerçi bu kez de asıl olarak Suriye yönlendiriyordu; ama en azından bize karşı değil. Suriye o zamanlar Türk devleti ile hesaplaşıyordu. O dönemde Öcalan’la diyalog kurmanın olanağı ve yararı vardı, en azından etkilemek, yanlışlarını azaltmak için. Ama Öcalan Suriye’den çıkarılıp, yakalanıp İmralı’ya konduktan sonra yeniden Türk devletinin tam kontrolüne girdi, yani başa dönüldü. Örgütü de onu izleyince artık herhangi bir diyalogun sonuç vermesi beklenemezdi.

Nice bağlarla devlete eklemlenmiş olan PKK’nın ve onu izleyen yandaş örgütlerinin bu durumdan kurtulması çok iyi olurdu. Ama bu zordur. Ben kendi hesabıma bu kesime her zaman çağrıda bulundum. Şimdi de söylediklerim, yazdıklarım aynı zamanda onlara. Çünkü iyi niyetli, yurtsever ve fedakâr tabanları bir yana, yönetim planında da bu ilişkilerin farkında olan ve bundan rahatsız olan yurtsever, demokrat insanlar az değil. Ne yazık ki onların varlığı durumu değiştirmeye yetmiyor; sonuçta onlar da kervanın içinde sürükleniyorlar.

                      *   *   *

Gelecek ve son bölüm: “Bu düğüm nasıl çözülecek?”

kurdistan.nu

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.