1. HABERLER

  2. MAKALELER

  3. Hadis Usulü "Yalan Uydurma" Usulü müdür?/ Erkan Baysal
Hadis Usulü "Yalan Uydurma" Usulü müdür?/ Erkan Baysal

Hadis Usulü "Yalan Uydurma" Usulü müdür?/ Erkan Baysal

A+A-

İslam düşünce ve felsefe geleneğinde kelam, fıkıh, hadis, felsefe, tasavvuf ve belagat gibi birçok ilim dalı ortaya çıkmıştır. Bu ilimlerin tamamı, ya daha önce dünya ilim ve felsefe geleneğinde var olan ilimlerin bir devamı niteliğindedir ya da İslam toplumunda bir ihtiyaca binaen ortaya çıkmıştır. Hadis usulü ve cerh ta‘dil ilmi ikinci sınıfa girmektedir. Çünkü isnat sistemi dünya ilim geleneği içerisinde Müslümanlara özgü bir sistemdir. Müslümanlardan önce bu sistemi kullanan başka bir toplum veya topluluk bilinmemektedir. Bu sistemin asıl amacı ise Hz. Peygamber'e izafe edilen binlerce rivayet arasından mütevatir olanı ahad olanından, sahih olanı mevzu/zayıf olanından ayırmaktır.

Ancak şunu belirtmekte yarar vardır: İlahi kelam dışında diğer tüm ilimler beşer aklı ve muhakemesi sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu nedenle onların eksik, yanlış ve hatalardan masum olması düşünülemez. Her ilim dalında meydana gelen sayısızca ihtilaf ve tartışma bunu teyit etmektedir. Bu durum, beşer aklının ve içtihadının doğal bir sonucudur. Hatta yaratılışın bir amacı da budur. Allah: "Rabbin dileseydi insanları elbette tek bir ümmet yapardı. Fakat onlar hep ihtilâf içinde olacaklardır, Rabbinin esirgedikleri müstesna; zaten O insanları buna uygun yaratmıştır." (Hud, 118) buyurmaktadır.

Bundan dolayı bir ilim dalı olarak "hadis usulü”nün de diğer ilimler gibi bazı eksik yönleri olabilir. Zaten birçok muhaddis, bu hususta kapıyı tamamen kapatmamıştır. Her hangi bir âlim, sahih ve sağlam delilleri esas alarak Hz. Peygamber'e izafe edilen bir yalanı deşifre ederse hem İslam'a hem de hadis ilmine büyük katkıda bulunmuş olacaktır. Bu itibarla diğer tüm ilimlerde olduğu gibi hadis usulü da eleştiri ve katkılara açıktır. Hatta denebilir ki, İslam ilim geleneği içerisinde hadis ilmi kadar eleştirinin olduğu başka bir ilim belki de yoktur. Çünkü onun bizzat eleştiri manasına gelen "cerh" adında bir alt dalı vardır.

Peki, birileri kendi misyonunu tam olarak yerine getiremediğini düşünerek hadis usulünü "yalan uydurma" usulü olarak nitelendirebilir mi? Bu ifadenin her şeyden önce ilim ahlakı ve tarihi gerçekliğe uymadığı bilinmektedir.Bunun nedenleri ise şunlardır:

1) Bilinen hiçbir hadis âlimi, Hz. Peygamber'e "iftira atmak" veya "hadis uydurmak" için usul ilmini geliştirmemiştir. Çünkü onlardan önce hadis olduğu ileri sürülen çok sayıda haber birileri tarafından zaten uydurulmuştu. Bu durum karşısında onlar, büyük bir azim, gayret ve çaba ile sahih hadisleri mevzu/zayıf hadislerden ayıklamaya çalışmışlardır. Elbette başarılı olamadıkları zamanlar veya durumlar da olmuştur. Ancak onların bu husustaki çabalarını yabana atmak aklı başında olan hiçbir ilim ehline yakışmaz. Çünkü Buhari, Müslim ve Ahmet İbn Hanbel, yalan bir haberi Peygamber'e izafe etmek için diyar diyar gezerek bunca sıkıntılara ve zahmetlere katlanmamışlardır. Böyle olsaydı diğer hadis uyduran şahıslar gibi oturdukları yerde binlerce hadisi rahatlıkla uydurabilirlerdi.

Aynı zamanda hadis usulü yalan uydurma usulü olsaydı, dünya tarihinde çok az rastlanan ve aynı zamanda İslam ümmetinin yüz akı olan rihleler/hadisleri mümkün olduğunca ilk ağızlardan duymak amacıyla yapılan ilmi yolculuklar, Hz. Peygamber'e nispet edilen sahih hadisleri toplamak yerine İslam'a ve Hz. Peygamber'e atılan iftiraları toplama süreci/hareketi olacaktı. Bunun böyle olduğunu ortaya koyan veya ona işaret muteber bir kaynak var mıdır? Varsa hangisidir? Yoksa bununla birlikte hadis ilmi ve usülünü "yalan söyleme/uydurma usülü" olarak nitelendirmek ilmi, ahlaki ve insani midir?

2) Burada hadis ilminin türlerine atıfta bulunuluyor. Bunların 36 kategori olduğunu, dolayısıyla bunun da onun güvenirliğine halel getirildiği düşünülmektedir. Bu bağlamda birkaç önemli hususu belirtmek gerekir.

Birincisi, mevcut hadis literatüründe iddia edildiği gibi doğrudan 36 kategori pek bilinmemektedir. Elbette alt ve üst başlıklara dayalı olarak bu sayı arttırılabilir veya eksiltilebilir. Ancak hadis tasnifine yönelik doğrudan sayı veren Beykûnî, bunun 34 kategori olduğu ifade etmektedir. Sehven ifade etmemişse bütün hadis ve usul külliyatını bildiğini ileri süren şahıs, hadis kategorilerinin doğrudan nasıl 36 sayıda olduğunu açıklaması gerekir.

İkincisi, her hangi bir ilimde kategori ve kavramların fazlalığı o ilmin güvenirliğine halel getirmemektedir. Bu kategorinin çok daha fazlasının tefsir, kelam, fıkıh, felsefe, nahiv ve diğer ilimlerde olduğu bilinmektedir. Hatta kelam ilmindeki sadece "cevher", "araz" ve "cevher-i ferde" dair kategoriler, hadis usulündeki kategorilerden neredeyse daha fazladır. Buradan yola çıkarak kelamı "Allah'ı inkâr etme", tefsiri "Kur'an'ı yok sayma", fıkhı "helal ve haramı ortadan kaldırma", felsefeyi "vâcibü'l-vücûdü nefyetme" ve nahvi "dili bozma" olarak değerlendirmek doğru mudur? Böyle bir yaklaşım, söz konusu ilimler için abes ve yanlış kabul edilecekse hadis usulü hakkında nasıl doğru kabul edilecektir?

Üçüncüsü, hadis ilminde birçok kategoriyi ortaya çıkaran "doğruluk/yalan", "hıfz/sehiv" ve "fısk/adalet" gibi vasıflardır. Hadisçiler bu vasıfların çok veya az olmasına dayalı olarak farklı kategorilere gitmişlerdir. Mesela hafızası güçlü, yalan konuştuğu sabit olmayan ve adil olanın rivayetini "sahih"; bunun bir derece aşağısında olanın rivayetini "hasen"; bunun daha da aşağı olanın rivayetini ise "zayıf" olarak kabul etmişlerdir. İddia edildiği gibi hadis usulü, yalan uydurma usulü olsaydı yukarıda ifade edilen tanımların tam aksine söz konusu kavramların tanımlarının şöyle olması gerekirdi: Yalancılıkla bilinen kişinin rivayeti "sahih"; daha az yalancı olanın rivayeti "hasen"; yalancılıkla hiçbir şekilde itham edilmeyenin rivayeti ise "mevzu/zayıf" olması gerekirdi. Bu durumda hadis usulünün yalan uydurma usülü olması kaçınılmaz olacaktı. Ancak bütün hadis külliyatı, bunun tam aksini ortaya koyduğu halde hadis usülü, nasıl ve hangi mantıkla "hadis uydurma usülü" olmaktadır?

3) Bilindiği gibi hadis ilminde en önemli hadis kategorisi "mütevatir hadis"tir. İslam düşünce tarihinde birçok konuda hadise rezerv koyan âlim veya ekoller bile mütevatir hadislere ayrı bir konum biçmişlerdir. Çünkü böyle bir hadisin Hz. Peygamber'e aidiyeti oldukça güçlüdür. Peki, şunu sormakta yarar vardır: Mütevatir hadisin tanımını ortaya koyan ve onu belirleyen kimlerdir? Yalancılıkla suçlanan usul âlimleri ve hadisçiler değil midir? Hadis usulü, "hadis uydurma usülü" olarak görüldüğü takdirde amelî (yaşayan sünnet) ve kavlî mütevatir dahil olmak üzere bütün hadis rivayetlerini terk etmek gerekmez mi? Terk edilmiyorsa iki durum söz konusudur. Ya hadis usulü "yalan uydurma usulüdür" ifadesi uydurma bir söylem olacaktır ya da ihtiyaç olduğu takdirde hiç de güvenilmeyen hatta yalancı olarak görülen kişilere bile referansta bulunulması ahlaki görülmüş olacaktır. Her iki durum da ilme ve ahlaka uymaz.

Buna dayalı olarak hadis usulü "yalan uydurma usülü" olsaydı mütevatir hadisin tanımı: "yalan üzere ittifak etmeleri düşünülemeyen bir kitlenin rivayet ettiği haberdir" yerine "doğruluk üzere ittifak etmeleri düşünülemeyen bir kitlenin rivayet ettiği haberdir" şeklinde olması gerekirdi.

4) Birçok ilim ehli, sağlam ve güçlü bir metoda dayanmadığı zaman kendisi ile çelişmekten kurtulamıyor. Böyle bir çelişki hadis konusunda da görülmektedir. Hadis ilmi, usulü ve âlimlerini yerden yere vuran ve onlara hiçbir kıymet vermeyen birisi, yeri ve zamanı geldiğinde onların ifadelerini harfiyen aktarmaktadır. Özellikle hadis âlimleri arasında meydana gelen ve husumet içeren haberleri hiçbir ilmi kritiğe tabi tutmadan hadis ve ricâl kaynaklarından nakletmektedir. İddiaların odağında olan araştırmacı, zaman zaman "Zehebî'nin "Siyerü alâm-ı'n-nubelâ" kitabına bakabilirsiniz" ifadesini rahatlıkla serdetmektedir. Oysa Zehebî "yalan uydurma usülü" olduğu ileri sürülen ilmin en önemli simalarından biridir. Yalancılıkla itham edilen bir kitlenin içinde yer alan, hatta onun en önemli simalarından biri olan bir şahsın ifadeleri nasıl delil olabilmektedir? Hadis usulü, yalan uydurma usulü olsaydı veya onun böyle olduğuna inanılıyorsa o zaman söz konusu âlimlerin eserlerinde yer alan hiçbir ifadenin aktarılmaması gerekirdi. Aksi takdirde büyük bir çelişki ve usulsüzlük söz konusudur. Yoksa ilim, metot ve usul olmaksızın onların ifadeleri arasından istenen bir kısmı alınacak, istenen bir kısmı ise atılacak mıdır? Burada çifte standart ve keyfi bir durum yok mudur?

5) Günümüzde birçok âlim akla, Kur'an'a ve tarihi vakıalara aykırı olduğu düşünülen birçok hadisin tekrar gözden geçirilmesi gerektiğini ifade etmektedir. Bu da aslında hadis usulünün eksik bıraktığı söylenen bir alanı tamamlamayı ifade etmektedir. Zaten hadisçiler ve birçok usul âlimi de bu yöntemi zaman zaman uygulamıştır. Bu meyandaki çalışmaların çoğu, hadis kategorilerinden "muâllel" hadisin altına girmektedir. Çünkü muallel hadis, rivayet ve senet açısından hiçbir sorunu olmayan ancak sıhhatine halel getiren gizli bir durumu taşıyan hadistir. Senet açısından sahih olduğu bilinmekle birlikte ilim ehli tarafından ve güçlü delillere dayanılarak mevzu/zayıf olduğu tespit edilen hadislerin bir kısmı bu kapsama girmektedir.

Günümüzde hadislerin akla, Kur'an'a ve tarihi vakıalara arz edilmesi gerektiğini ifade eden birisi, ilmi ve ahlaki olarak hadis usulüne "hadis uydurma usülüdür" diyemez. Çünkü Buhari ve Müslim'in sahih hadisi, zayıf veya mevzu hadisten ayırma gayretleri, son zamanlarda yeni hadis metodolojilerini uygulayanların gayretlerinden katbekat daha fazladır. Hatta bu konuda kıyas yapmak bile doğru değildir. İlim, ihlas ve usule uygun olması takdirde her iki gayret arasında hiçbir fark yoktur. Durum böyle olunca nasıl oluyor da bir kesimin amacı "uydurma" diğer kesim veya şahsın amacı ise "muhkem ve indirilen din" olmaktadır. Burada bir keyfilik ve usulsüzlük yok mudur?

6) Bu coğrafyada en fazla şikâyet edilen hususlardan biri de “toptancı” yaklaşımlardır. Bu serzeniş, son derece doğru ve yerindedir. Çünkü hiçbir şey bütünüyle ne iyi ne de kötü olmaktadır. Ancak birçok ilim ehli tekfir edildiği veya lince maruz kaldığında toptancı yaklaşımların zararlarını her platformda vurgulamaktadır. Bununla birlikte birçoğu, hiçbir zaman "toptancı" yaklaşımlardan da uzak durmamaktadır. Mesela büyük bir kitleyi hatta bütün İslam ümmetini veya onların inanç ve dini anlayışlarını tahkir amacıyla farklı şekillerde isimlendirebilmektedir. Toptancı yaklaşımlardan rahatsız olan birisi, nasıl oluyor da bir ilmi külliyen "uydurma" şeklinde nitelendirebilmektedir? Yoksa bazıları için var olan özgürlük ve hak diğerleri için söz konusu değil midir?

Sonuç olarak ilahi vahiy dışında bütün İslami ilimler beşer aklının bir ürünüdür. Doğrudan muhkem naslara dayanan yargılar dışında diğer tüm yargılar içtihada açıktır. Ancak hiç kimse bir ilimde var olan bazı eksik ve yanlışlardan yola çıkarak tamamını itham etme hakkına sahip değildir. Bu durum, her hangi birisinin İslam felsefesinde kabul edilen ve bugün pek karşılığı olmayan "ay üstü" ve "ay altı" âlem kategorilerinden yola çıkarak bütün felsefi birikimi hiçe saymaya benzemektedir. Her iki durum da ilmi, ahlaki ve insani değildir.

 

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.