1. YAZARLAR

  2. Etyen Mahçupyan

  3. Güz Sancısı’ndan Ergenekon’a
Etyen Mahçupyan

Etyen Mahçupyan

Akşam Gazetesi
Yazarın Tüm Yazıları >

Güz Sancısı’ndan Ergenekon’a

A+A-

Bugünlerden gösterimde olan Güz Sancısı filminin senaryo çalışmasına başladığımızda henüz ‘Ergenekon’ yoktu... Özel Harp Dairesi’ni ve onun Türkiye ve Kıbrıs’taki uzantılarını biliyorduk, ama bu operasyonel birimin nasıl bir stratejik siyasetin yürütücüsü olduğunu tam olarak kavramamıştık. Gene de bu ülkede istihbarat geleneğinin suç örgütlenmeleriyle iç içe geçtiğine ilişkin birçok ipucu ortalıkta dolaşıyordu. Nitekim biz senaryo üzerinde uğraşırken Rıdvan Akar’ın 6/7 Eylül belgeseli ve Dilek Güven’in aynı konudaki çalışması yayımlandığında bu arka plana biraz daha nüfuz etme şansı doğdu. Kıbrıs’ın bahane edilmesiyle hayata geçen bu vandalizm, sorumlu generalin de itiraf ettiği üzere ‘başarılı’ bir Özel Harp organizasyonuydu. Olayın hemen öncesinde ‘Kıbrıs Türktür’ cemiyetinin şubeleri bir anda artmış, gençlik tahrik edilmiş, Taksim’de Yunan gazeteleri yakılmıştı. Derken Selanik’teki Mustafa Kemal’in gençliğinin geçtiği eve basit bir bomba atılarak bir camın kırılması sağlanmıştı. Dönemin Ekspres gazetesi bomba olayından hemen sonra yaptığı on misli baskıda nasıl elde ettiyse, söz konusu evin ‘bombalanmış’ fotoğrafını da vermekteydi...

Radyo’nun kışkırtıcı dili sokaklara yansırken, İstanbul’a doğru kamyonlarla insan gelmekteydi... Hepsinin ellerinde bir örnek sopalar vardı. Geldiklerinde yirmili otuzarlı gruplara ayrıldılar, önlerinde şehri bilen birileri vardı. Zaten gayrimüslimlerin evleri ve işyerleri tespit edilip işaretlenmişti. Bir gece içinde 4000 işyeri ve 1000 eve girilip, her şey tahrip edildi. Polis sadece seyrederken, sadece bir saatlik mesafede olan askerden de herhangi bir engelleme çabası çıkmadı.

Ama günümüze de ışık tutan bazı detaylar, gerçek organizasyonun kapsamı hakkında daha iyi fikir vermekteydi. Güven’in çalışmasındaki tanıklardan olan emekli bir polis, o gün sokakta kendi tanıdığı ve hapishanede olmaları gereken birçok suçluya rastladığını anlatmıştı. Demek Teşkilat-ı Mahsusa geleneği devlet operasyonlarının insan malzemesini sunmaya devam ediyordu. İlk kez 1915’te denenen bu suçlu kullanma taktiği, anlaşılan verimli olmuş ve standartlaşmıştı. Öte yandan belki de zaman içinde istihbarat teşkilatları ile suç örgütleri arasında gerçek bir farklılık da gözetilmediği için, bu işbirliği ‘doğal’ hale gelmişti. Bir başka ilginç detay ise olayların hemen akabinde kurulan mahkemenin başyargıcı Fahri Çoker’in anılarından okunabilmekteydi... Çoker mahkeme süreci içinde birçok delil ve belge elde etmiş, ama her nedense bunların kullanılmasına ‘izin’ verilmemişti. Demek ki yargının da üzerinde olan bir başka yürütme daha vardı... Devleti koruyan, devletin suçunu gizleyen ve böylece devletin suç işlemesini koruma altına alan bir güç...

Günümüzle olan bu paralellikler Ergenekon denen ağın aslında devletin suç üreten ve suç üreterek iktidar alanı yaratan bir işlevi olduğunu ima ediyor. İşin vahim tarafı, bu durum bazı ‘kötü adamların’ işi değil, devlet sistematiğinin doğal bir parçası. Rejimin savunulması aslında bu yapıyı bir bütün olarak korurken; söz konusu odağın genel tarihsel stratejisi de rejimi pekiştirmeyi hedefliyor.

Öte yandan tarih, devletin içinde çöreklenmiş olan bu Ergenekon çizgisinin ana hedefinin gayrimüslimler olduğunu açıkça göstermekte. 1894, 1909 ve 1915 kıyımları, 1926 ve sonrasındaki vatandaşlık yasaları, 1934 Trakya olayları, 1942 Varlık Vergisi, 1955’deki 6/7 Eylül vandalizmi, 1963 kararnamesi ve 1972 sonrasında günümüze kadar gelen vakıf malları müsadereleri... Hedef belli: Gayrimüslimler bu topraklardan gitsin, ama mallarını da ‘bize’ bıraksın...

Devlet azınlıkları tanımlamayı, ayrıştırmayı ve dış konjonktürün izin verdiği her fırsatı kullanarak ‘buharlaştırmayı’ temel düstur haline getirmiş gözüküyor. Devletin yasaları ile sokağın vahşeti arasında sıkışan gayrimüslimlerin ‘kendiliğinden’ gitmeleri muhtemelen tercih ediliyor ama gitmeyenlerin de nasıl gönderileceği biliniyor...

Bugün Ergenekon diye adlandırdığımız son nokta, aslında günümüzün Teşkilat-ı Mahsusa heveslilerinin tüm toplumu azınlıklaştırma isteklerinin uzantısıdır. Göstermelik bir demokrasiden, gerçek bir demokratik sürece doğru adım atmakta olan Türkiye’de, bu gidişatı durdurmak, vesayet rejimini pekiştirmek, devlet üzerinden rant ve iktidar üretme koşullarını sağlamlaştırmak ve bu uğurda suçu doğallaştırmak üzere çıkılan bir yol bu...

Bu kez ellerinde bir örnek sopalar yok, ama numaraları aynı bıçakla kazınmış silahlar var... Evlerimizin üzerinde haçlar yok, ama listelerde adlarımızın üzerinde çarpılar var...

Ama bir fark da var... Bu kez mahkeme elindeki belgeleri kullanıyor. Ve her belge bizleri en az yüz yıl öncesine kadar geri götürerek, içinde yaşadığımız sistemin ‘ruhunu’ ortaya koyuyor. Toplumun tümüne ‘gitsin’ diyemeyenler, rejimi koruma kisvesi altında toplumu iktidarsızlaştırmak istiyorlar.

Ergenekon ideolojik bir vandalizmdir... Toplumun iradesinin, isteklerinin ve vicdanının yağmalanmasıdır. Ama bu kez durumun farkındayız ve söz konusu geleneği tümüyle bertaraf etme gücümüz var.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.