1. YAZARLAR

  2. Cevdet IŞIK

  3. GÜVENİLİR OLMA VASFINI YİTİRMEK
Cevdet IŞIK

Cevdet IŞIK

Yazarın Tüm Yazıları >

GÜVENİLİR OLMA VASFINI YİTİRMEK

A+A-

 

Güvenli olmak, dünya yaşamında sahip olunan en büyük sermayedir. Güvenli olmanın oluşturduğu sağlam temelleri hiçbir deprem yıkamaz. Güven, kişiliğin sağlam temeli ve hayatın da bitmeyen enerjisidir.

Peygamber Efendimizin bütün hayatı boyunca en çok öne çıkan sıfatı güvenli olma sıfatıdır. Hem inananların hem de inanmayanların, onunla ilgili hiç şüphesiz ittifak ettikleri özelliği güvenli olma özelliğidir. O sebepten tartışmasız olarak O, Muhammed-ül Emin’dir.

Peygamber’in güvenli olma vasfı ile ilgili, inansın inanmasın herkesin fikri olumlu olduğu halde, paradoksal olarak, risalet söz konusu olduğunda, yalancılıkla suçlanmıştır. Burada meydana gelen çelişkili tutumun, duygusal bir tutum olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü öteden beri cari olan toplumsal düzen, efendi-köle ilişkisini esas alan bir düzen olduğu için, kendilerini efendi kabul edenler, köle olarak gördüğü kimselerle aynı statüyü paylaşmak istemedikleri için tepki göstermişlerdir. Elbette tek sebep bu değildir. İktidar sahipleri, oluşturdukları statükonun sağladığı avantajları, hiçbir zaman bırakmak istemezler. Statüko onların varlık sebebi olduğu için, statükoya gelebilecek bütün tehlikelere en büyük tepkiyi göstermişlerdir. Bu durum, bütün zaman ve statükolar için geçerli olan bir durumdur.

Peygamberin getirdiği mesajlar, toplumsal yaşamda var olan inanç, düşünce ve kültüre bir saldırı niteliğinde idi. Gücü elinde bulunduran putçu zihniyetin oluşturduğu kast sisteminden kaynaklanan bütün aşağılık uygulamaların terk edilmesi çağrısı, istikbar sahiplerini adeta deliye döndürüyordu. İstikbar sahipleri ne kadar öfkelenip sarhoş oluyor idilerse, mazlum, mağdur ve madun kimseler de o kadar umutlanarak seviniyorlardı. Bu güne kadar, bu sesin verdiği umudu hiçbir ses vermemişti. Çünkü bu sesin sahibi, sahip olduğu güvenilir olma vasfını, hiçbir zaman yitirmemişti. Ona kulak veren her madun kimsenin içine, adeta özgüven tohumları ekiliyor gibiydi. Nitekim bu ekilen tohumlar yeşerecek ve Bilaller, Sümeyyeler, Süheybler ve Selmanlar vücuda gelecekti.

Peygamber bir iman mücadelesini başlatmıştı. Fakat bu onun kendi yanında uydurduğu bir mücadele değildi. Allah bizatihi kendisini görevlendirmişti. İnsanlar, eğer farkına varırsa, bunun ne kadar büyük bir nimet olduğunu anlamaları zor değildi. İnsanın fıtri yapısında var olan Allah inancı, risaletle birlikte, hakiki anlamıyla buluşacaktı. İmanın hakikatiyle buluşan müminlerin gözünde, o zamana kadar çok büyük görülen zulmün aktörleri küçülmüş ve daha önce sahip olmadıkları bir özgüvene sahip olmuşlardır. Çünkü mutlak güç ve kudretin sahibinin Allah olduğunu ve ondan başka ilahlık iddiasındaki kimselerin birer yalancı olduğunun bilincine vardılar. Bu hususta o kadar büyük bir özgüven sahibi oldular ki, içlerinde zerre kadar bir kuşku bile kalmadı. İman derken, her açıdan insanı kötürümleştiren karanlıklar dağılmış, aydınlık bir hayat başlamıştı.

Vahyin yol göstericiliği ile viraneye dönüşmüş zihinsel ve eylemsel yaşam yeniden inşa oluyordu. Her inanan insan yeniden şahsiyet sahibi oluyor ve Allah’ın emanet olarak vermiş olduğu öznel özerlikle birlikte yeniden doğuyordu. Artık kendi kararlarını verebilecek güçlü bir dayanak sahibi olmuşlardı. Allah’tan başka hiçbir kimseden korkmuyorlardı. O inanmışlar topluluğu, sadece Allah’a güvenip, sadece O’nu vekil kabul ediyordu. Çünkü hiç şüphesiz kim Allah’a güvenip dayanırsa, onun dosdoğru yola iletildiğini biliyorlardı. Yine onlar, Allah’ın her şeyi işittiğine, gördüğüne, bildiğine ve asla kendilerini terk etmeyeceğine yürekten inanıyordu. Onun için sadece O’na güvenip tevekkül ediyorlardı.

Aradan geçen on dört asırlık zamandan sonra, aynı yolda olduğunu söyleyen müslümanlar olarak, yukarıda zikrettiğimiz vasıflar bakımından bir değerlendirme yapacak olursak, acaba nasıl bir durumla karşılaşırız? Asıl üzerinde durulması gereken soru budur. Bu açıdan kendimizi tabi tutacağımız özeleştiri, ne kadar samimi olduğumuzu da ortaya çıkaracaktır.

Şu an kendisini müslüman olarak adlandıran dünyadaki halkların, ismiyle çelişik bir hayata sahip olduğu aşikâr bir gerçektir. Bugün Müslümanların içinde bulundukları durum, bitkisel bir hayatı yaşayan bir kimsenin durumuna benzemektedir. Bitkisel hayatta olan bir kimsenin biyolojik olarak sadece nefes alıp vermesi söz konusudur. Bunun ötesinde ne felsefik, ne estetik ve ne de kinetik olarak hiçbir fonksiyonel özeliği devrede değildir. Şimdi bu açıdan Müslümanların durumuna baktığımız zaman, felsefik olarak özgün bir söyleme rastlamak mümkün değildir. Harici söylemler karşısında, bireysel bir edilgenlikle karşılaşmaktayız. İmanın bir gereği olan kardeşlikten yana, herhangi bir varlık sahibi değiliz ki, estetik olarak bir imar ve inşa durumumuz olsun. Yine kendimize özgü bir tasavvurumuz, bir amacımız ve amacımıza uygun araçlarımız olmadığı için, iz bırakacak kinetiksel anlamda bir eylemsellik de olmamaktadır.

İçine girdiğimiz asimilasyon girdabından kurtulmak için, kendimize dönmemiz gerekmektedir. Kendimizi bilmemiz, kendi dilimize sahip olmamız ve öznel özerklik gereğince omuzladığımız emaneti, sıratı müstakim üzere koruma ve kollama iradesini göstermeliyiz. Bunun için imanla birlikte birer kazanıma dönüşen ilkelerin, birer projeksiyon olarak hayatımızı aydınlatması gerekir. Bütün bunlar birer şahsiyet olmamızı temin ederek post-truth gündemleri de ortadan kaldıracaktır.

Müslümanın hayatında, hakikati erteleyen veya hakikati öteleyen hiçbir sebep olamaz. Unutulmasın ki, hakikatle güvenilirlik ters orantılıdır. Hakikate yaklaştıkça güvenirlik artacak, hakikatten uzaklaştıkça güvenirlik azalacaktır. Bizler bugün, hakikati seküler amaçlara kurban eden anlayış ve arayışlara imza atmaktayız. Bu da bizim güvenilir olma vasfımızı ortadan kaldırmaktadır. Müslüman en güvenilir insan olacağına, bu gün tam tersi bir durumda bulunmaktadır. Bu vahim durumu fark etmeliyiz. Çözüm olarak bilincin eşlik ettiği bir anlam dünyasına yüzümüzü ve zihnimizi çevirmeliyiz.

Bir insan olarak, bir müslüman olarak, güvenirliğimizi kaybettikten sonra, geride elimizde ne kalabilir? Bu durumda, temsil ettiğimizi söylediğimiz değerlere en büyük darbeyi biz vurmuş olmaz mıyız? Öyle ise yeni bir başlangıç yapmaya büyük bir gereksinim var demektir. Yeni başlangıçlar için, bizi rahatsız edecek entelektüel kaygılarımız olmalıdır. Entelektüel kaygıları gidermek için, çok yönlü ciddi okumalar içinde olmalıyız. Hiç şüphesiz güvenilir olma vasfının imanla ilgili olduğunu da unutmamak gerekir. Bu bağlamda güvenirliğini yitirenin imanını da yitirme tehlikesi olduğunu hatırlamakta fayda vardır.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.