1. YAZARLAR

  2. Azad SERHILDAN

  3. Günah ve Tövbe
Azad SERHILDAN

Azad SERHILDAN

Azad SERHILDAN
Yazarın Tüm Yazıları >

Günah ve Tövbe

A+A-

Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinde yaşadığımız ve çok kültürlülüğe uygun bir zemin hazırlayıp postmodernizm olarak adlandırılan bu dönemde, Allah’ın koymuş olduğu sınırları çiğneme noktasında her türlü uygun şartın oluşturulduğunu, ne yazık ki, görmekteyiz. Hadlerin aşındırılması tehlikesine karşı, inançlı bir insanın her açıdan kendini donatması elzem bir hal almıştır. Bu donanma, elbette bir anda meydana gelmeyip, süreç içinde içsel gelişim şeklinde gelişim ve oluşumunu tamamlamalıdır.

Şeytanın yeryüzündeki temsilcileri, tarih boyunca kısa aralıklar dışında yaşamın başta siyasi kategorisi olmak üzere hemen hemen her alanında istemlerini gerçekleştirme noktasında herhangi bir zorlukla karşı karşıya kalmamışlardır. İnsanları, yaratıcılarının istemediği alanlara sevk etme noktasında gayet hamaratlı davranıp yeryüzünde fitnenin uyanmasında başat rol oynamışlardır. Dışsal açıdan oluşturulan bu zemine, her bir ferdin içinde bulunan şeytani güçlerin kışkırtması da eklenince günah adı verilen büyük leke ortaya çıkmıştır. Aciz yaratılışlı bir varlık olan insan, çoğu zaman doğru olmadığına inandığı halde bile, günah işleme noktasında kendini dizginleyememekte ve o suçu işlemektedir. İster küçük günah olsun, isterse büyük günah olsun; işlenilen süre içinde yanlış olan eylemin vermiş olduğu haz, bireyin o anda, o hatayı kritik etme ihtimalini ortadan kaldırır. Hata işlendikten sonra, yaptığının büyük bir yanlış olduğunun farkına varır insanoğlu. Günah işleme esnasında aklın ve inancın edilgenliğe büründüğü, nefsin ise etkin bir pozisyonda olduğu görülmektedir. Karın bölgesinde bulunan nefis, insan vücudunun en üstünde bulunan aklın denetiminden sıyrılıp, zapt edilemez bir konuma yükselir bir anda. Günahın işlendiği zaman diliminde kendini kaybediş en çok görülen karakteristik durumdur. Yarı sarhoşluk haline benzeyen günah olgusu, insanın kendinden geçişinin ve özüne yabancılaştığının en bariz halidir. Onun içindir ki, günah işlendikten sonra, yapılan eylem bire bir hatırlanmamaktadır.

İnançlı insanlar günaha karşı ne kadar dirençli olurlarsa olsunlar, eğer günahı teşvik edici araçlar ve günaha uygun bir zemin söz konusuysa, onu işleme ihtimali her halde mümkündür. Özellikle günümüz dünyasının totaliter güçleri, düşünüp sorgulamaya dönük bir neslin oluşumunun önüne ancak gayr-i ahlaki aktiviteleri devreye sokarak ulaşılabileceğine inanmaktadırlar. İnsanoğlunu günaha yönelten etkinliklerin tüm çekiciliğiyle piyasaya sürülmesi, yaşamın hemen hemen her alanında rastlayabileceğimiz dramatik durumlardır. Serbest piyasa ekonomisinin yol açtığı faizcilik, karma eğitim ve iş alanlarının ortaya çıkardığı aşksal gel gitler, sınıf ayrımının keskinleşmesiyle vücuda gelen hırsızlık, kısa yoldan zengin olmanın teşvik edilmesiyle belirgin hale gelen kumar oyunları başta olmak üzere hayatın her veçhesinde bunlara benzer nice ilahi sınırı aşan durumlar, etkilerini yakından hissettirmektedirler. Kitle iletişim araçları, günahları yayma ve büyütme noktasında şüphesiz ki, en önemli araç konumunadır. Bazen aynı zaman dilimi içinde, birden çok günaha sürükleyici aktiviteyi kitleye aşılayabilmektedir bu devingen kütle. Gerçekte bu aracın önemi, işin pratik tarafına zemin hazırlayan teorik boyutunu oluşturmasıdır. Zihinde yapılması gerekenlere dair bir şema çizen ve onu kategorileştiren medya, öznenin işi yapma noktasında oluşturmuş olduğu sağlam zeminle, aslında yapılacak günahta başat pozisyona bürünmüştür daima ve bu daimiliğini yeni varyasyonlarla daha da güçlendirmektedir.

Günah olgusundan korunmanın yolu, bireyin yaratıcısıyla sürekli hemhal olmasıyla mümkün hale gelir. Daimi bir Allah idesinin sadece zihinde kalmayıp yüreğe işlenmesi durumunda, pozitif yönde ilerlemenin vücuda geleceği muhakkaktır. Yaratıcıya kulluğu ifa etmek için yapılan ibadetler ve ona dair edilen tefekkür, insanoğlunu şeytanın şerrinden muhafaza etmede başat rol oynayacaktır. Fakat bu iki asli unsur tek başına yeterli olmayacaktır şüphesiz. Dini bir atmosferin etki alanını, içinde yaşanılan mekânın tüm boyutlarını etki altına almasıyla ancak istenilen düzeye gelinebilecektir. Fakat seküler hayat stilinin dominant olduğu günümüz şartlarında, Allah’a hakkıyla kul olabilmenin zorluğu daha net bir şekilde kendini hissettirmektedir. Dini mekânlara sığınma, dinsel sohbet ortamlarında bulunma yapılabilecek en uygun iştir bu havada. İçinde yaşanılan çevrenin dini, bilinç ve ruh olarak özümseyemeyen bir yapıda olması günahın işlenme ihtimalini daha da çoğaltmaktadır. Klasik, şekle dönük dindarlığın ritüellerle kendisini sınırlandırması, tehlike sinyallerinin sık aralıklarla çalmasını peşinden getirecektir. Ama bu dini özsel olarak içselleştiren insanların bu tür tehlikelerden muaf olacağına anlamına gelmez. Fakat birincilere nazaran bunların günah olgusuyla karşılaşmasına nadiren rastlanılmaktadır. Hülasa, her insan, günah işleme potansiyelini bünyesinde barındırmaktadır. İşlenilecek günahtan sonra, inançlı insanların aklına gelen ve derhal yapılmaya çalışılan girişim ise, tövbe olarak bilinen yaratıcıdan af dileme edimidir.  

Tövbe, anlık duygulara kapılıp işlenilen hatalardan dolayı yüce yaratıcıdan af dileme girişimidir. Günahın vermiş olduğu hazzın, günahtan sonra adeta işkenceye dönüşmesi akabinde ortaya çıkan tövbe, eğik baş ve açık elle Rab’den bağışlanma dileme merasimidir adeta. Kan çanağına dönen gözlerle beraber, ruhu kemiren suçluluk psikolojisi, insanoğlunun yaratıcısına karşı işlemiş olduğu suçun yaratmış olduğu travmanın belli-belirsiz göstergeleridir. Kendi cinsindekilere yaptığı yanlıştan dolay, onlardan defalarca özür dileyen insan acaba yaratıcısına karşı işlemiş olduğu hatadan dolayı nasıl bir özür beyanında bulunacak? Kâinatı yoktan var eden muktedir güç, bir hiç konumunda olan eksik ve sınırlı varlığın işlemiş olduğu suçun, onda nasıl bir tesir uyandırdığını elbette bilecek ve ona göre gereken kararı verecektir. Sahi, insanoğlu kendi türdaşlarının kalbini kırdığında, o kırıkları toparlamak için var gücüyle uğraştığı halde bile, bazen kırılan taraf, acının büyüklüğünden dolayı af yoluna gitmemekte, bilakis nefret yolunu tercih etmektedir. Ya, yaratıcı da aynı yolu tercih etse? Fakat Mevlana’nın dediği gibi, bardak kırıldı diye su içmekten vazgeçmek mümkün müdür? Elbette hayır. Peki, kalp kırıldı diye sevmekten vazgeçmek mümkün müdür? Bunun cevabı da birinci soruyla aynı paraleldedir şüphesiz. Demek ki, mutlak kudret sahibi, her ne kadar aciz, nankör, günahkâr kullarının, çizmiş olduğu sınırları çiğnediğini görse de, yine yaratıklarına duyduğu sevgiden dolayı, onları affetme yolunu tercih etmesi ihtimal dahilindedir. Ama bu affedişin hangi şartlar kapsamında mümkün olabilirliği de önem arz eden bir durumdur.

İnsanoğlu günah işlemeye meyilli bir varlık olarak yaratılmıştır. Günah işleme edimi olmazsa, insani vasıflarından uzaklaşıp meleki niteliklere bürünür. Fakat işlenilen günah, küçük çapta olabilirliğe denk düşmelidir. Aksi takdirde işlenilecek günahın çapı yoğun ölçekliyse, muktedir varlığın affetme yönü istenilen işlerliğe sahip olmayabilir. Bununla beraber, bir günahın birden fazla kez işlenmesi, birey ile yaratıcısı arasında güvensizlik duygusunun vücudun gelmesine neden olur. İnsanoğlu işlediği günahtan dolayı, samimi bir şekilde mabudundan af dileme yoluna gitmeli ve bir daha aynı hataya düşmeme noktasında içsel açıdan kendisini motive edebilmelidir. Allah’ın kullarına ihtiyacı olmadığını; ama kulların mutlak zata gereksinimi olduğunun bilinciyle onun huzuruna varmalı ve ona yalvarmalıdır. Günahın yaratmış olduğu iç sıkıntının vermiş olduğu umutsuzluk, tövbe kapısıyla yerini umuda bırakacaktır. Tövbe esnasında gözlerden akan yaşlar, kulun yapmış olduğu hatadan dolayı ne kadar pişman olduğunu gösterecektir külli iradeye. Kalbi kirlerden arındırma işlemi olan tövbenin, belirli bir dönemi yoktur elbette. Yaşam boyu günaha bulaşma yolu açık olduğundan daimi bir uyanıklık ve tövbe, dinamikliğini koruyabilmelidir. Hiç kimsenin Allah’ın çizmiş olduğu sınırları çiğneme gibi bir garantisi yoktur. Uzun ömür yolculuğunda zaaflarla yüklü bir varlık olan insan, ne kadar kâmil bir imana sahip olursa olsun, çeşitli günahlara bulaşma ihtimalini yaşam boyunca taşır. Onun içindir ki, zikzaklarla örülü dünya hayatında, yüce zata layık bir kul olmak için öncelikle kendimizin kusurlu bir varlık olduğunu kabul etmeli, daha sonra da bu kusurun ortaya çıkaracağı günahlara karşı mabudumuzdan af dileme yoluna gitmeliyiz.

İç ve dış muharrik güçlerin dürtmesi neticesinde ortaya çıkan günah trajedisi, kulun yaratıcısına karşı işlemiş olduğu aktif suçtur. Bu etkin suçun insan zihninde ve yüreğinde ortaya çıkardığı iç karabasanlara karşı tek korunak, tövbe etmektir. Lütfü geniş olan mutlak zata yürekten edilecek seslenişe, inşallah, kerem sahibi varlık da mukabelede bulunacaktır.

Önceki ve Sonraki Yazılar