1. HABERLER

  2. ARŞİVİMİZ

  3. Guantanamo'da bir TV kameramanı
Guantanamo'da bir TV kameramanı

Guantanamo'da bir TV kameramanı

A+A-

El-Cezire kameramanı Sami El-Hac, bundan 6 yıl önce Pakistan sınırında habere giderken esir alındı. Daha sonra işkenceleriyle ünlü ABD Bagram üssünden yolu geçen el-Hac, Guantanamo’da son buldu. Müteakip defalar ABD yetkilileri tarafından yanlışlıkla esir alındığı kendisine itiraf edilse de, ABD yetkililer kendisini “ajan” olarak kullanmak istemesi ona 6 yıla ve koltuk değneklerine mal oldu.

El-Hac’ın hikâyesini The Indepentent’tan Robert Fisk yazdı. Tercümesini TIMETURK okurlarının istifadesine sunuyoruz.

Guantanoma’da 6 yıl

Sami el-Hac çelik koltuk değnekleriyle acıyla yürüyor; Guantanamo’da geçirdiği 6 yıllık kâbus el-Cezire gazetecisinden bedelini almış, şimdi küçük Norveç köyü Lillehammer’deki otelin güvenliğinde, asalet ve utancın bir simgesi. Yaşadığı dayaklardan ve zorla beslemelerden, İngiliz, Amerikan ve Kanadalı istihbarat yetkilileri tarafında aşağılamalar ve sorgulardan sonra Amerikalılar nihayet onu serbest bıraktıklarında Amerikalılar ona üzgün olduğunu söylemişler. O şimdi bir gün değnekler olmadan yürüyebileceği günü umut ediyor.

38 yaşındaki TV kameramanı, herhangi bir şeyle suçlanmadı ya da mahkemeye çıkarılmadı. İfadeleri açıkça gösteriyor ki, sürekli dövüldüğü ve zorla beslendiği 6 yıllık esaretinin nedeni, “terörist” olma şüphesinden çok Amerikan ajanı olmayı reddetmesinden ileri geliyor. Kandahar’daki zalim ABD kampından getirildiği Guantanamo’ya ilk vardığı andan itibaren, onu esir alanlar ondan onlar için çalışmasını istediler. Sürekli olarak Amerikalıların ona masum olduğunu itiraf etmesine rağmen, uygulanan zulüm, el-Hac’ı ABD istihbarat “varlık”ına döndürmek için tasarlanmış gibi görünüyor.

200’den fazla sorgu sırasında “Masum olduğunu biliyoruz, yanlışlıkla buradasın” dediklerini söylüyor: “Benden istedikleri tek şey onlar için ajan olmamdı. Bana ABD vatandaşlığı vereceklerini, eşim ve çocuğumun Amerika’da yaşayabileceğini ve beni koruyacaklarını söylediler. Ben de onlara, ‘Bunu yapmayacağım, her şeyden önce ben bir gazeteciyim ve bu benim işim değil ve kendim ve ailem için endişeliyim. Savaşta yaralanabilir, ölebilir ya da kurtulabilirim. Fakat sizinle çalışırsam, el-Kaide beni yok eder. Sizle de çalışmazsam, siz de beni öldürürsünüz’”

El-Hac’ın gülünecek kadar komik hikâyesi 15 Kasım 2001’de Pakistan başkenti İslamabad’dan Afganistan’daki Kandahar’a Arap uydu TV kanalından meslektaşı Sadık el-Hak’la yeni bölgesel hükümetin haberini yapmak için yola çıkmasıyla başlıyor. Pakistan sınırındaki Chaman’da en az 70 gazeteciyle birlikte olmasına rağmen, bir yetkili onu durdurmuş. “Bana Pakistan istihbaratından yakalanmam için bir yazı olduğunu söyledi. Adım ve pasaport numaram yanlıştı. 1964’te doğduğum yazıyordu ama ben 1969 doğumluydum. Ona İslamabad’da vizemi yenilediğimi ve eğer aranıyorsam neden orada yakalanmadığımı sordum”.

Sami el-Hac, yavaşça ve dikkatlice konuşuyor. Kendinin ve diğerlerinin yaşadığı acıların her detayı onun için aynı önemde. Hala özgür olduğuna, Norveç’te bir konferansa katılabileceğine, el-Cezire’de haber yapımcısı olarak yeni işine dönebildiğine, bir kez daha Azeri eşi Esma ve 8 yaşındaki oğlu Muhammed’le birlikte yaşayabileceğine inanamıyor. Sami el-Hac, Amerika’nın gizli hapishanelerinin kara delik’inde kaybolduğunda oğlu daha 14 aylıktı.

El-Hac’ın hikâyesi Pakistan’daki esirlerin Afganistan’daki ABD üslerine ve Guantanamo’ya teslim edilmesini araştıran herkese tanıdık gelecektir. 1,5 saat uçuşunun ardından daha fazla esir almak için yere inmişler. Burası Pakistan başkenti İslamabad olabilir. Daha sonra Bagram’daki büyük Amerikan üssüne götürülmüşler.

“Sabahın ilk saatlerinde vardık ve ayaklarımızdan prangaları çıkarıp bizi uçaktan aşağı ittiler. Vurdular ve asfalta yatırdılar. Çığlıklar ve köpeklerin havlamasını duyduk. Sağ ayağım altıma gelecek şekilde düştüm ve bağlarımın yırtıldığını hissettim. Düştüğümde askerler üzerime çıktı. Önce sırtıma çıktılar, sonra ayağıma baktığımı görünce, ayağımı tekmelemeye başladılar. Bir asker bana şöyle bağırdı: “Neden Amerikalılarla savaşmaya geldiniz?”. Bir numaram vardı, 35 Numara’ydım. Bu şekilde beni çağırıyorlardı, bir numara olarak. İlk Amerikalı asker bana, “Bin Ladin’i çektin” diye bağırdı. Ben de ona Bin Ladin’i çekmediğimi ancak gazeteci olduğumu söyledim. Adımı, yaşımı ve milliyetimi yeniden verdim”.

Bagram’da geçen 16 günün sonunda bir uçakla Kandahar’daki ABD üssüne götürülmüş. Üste tüm esirler yere yine yatırılmış. “Küfrediyorlardı, ‘ananınızı …’ diyorlardı ve Amerikalılar sırtlarımızda yürüyorlardı. Neden? Neden bunu bize yapıyorlardı? Bir çadıra götürüldüm. Soydular ve sakalımdan kılları yoldular. Göz bebeklerimin resimlerini çektiler. Bir doktor sırtımda kan buldu ve onun neden orada olduğunu sordu. Ben de ona nasıl orada olabileceğini düşündüğünü sorarak cevapladım”.


Sami el-Hac'ın Guantanamo öncesi ve sonrası resmi...

Aynı can sıkıcı sorgular yeniden başlamış. Artık o “448 Numaralı Esir”miş ve yine bir kez daha, el-Hac, yanlışlıkla alındığının ona anlatıldığını söylüyor: “Sonra başka biri daha vardı, sivil elbiseler içinde. Mısır istihbaratından olduğunu zannettiğim bu kişi bana onunla beraber olan esirlerin “lideri”nin kim olduğunu öğrenmek istediğini söyledi. Amerikalılar, “Esirlerin en saygı duyulanı kim? Mesut’u (Ahmet Şah, Taliban karşıtı Kuzey İttifakı Afgan Milis lideri) kim öldürdü?” gibi sorular yönelttiler. Onlara bunların benim işim olmadığını söyledim ve bir Amerikalı asker “İşbirliği yap, serbest bırakılacaksın” dedi. Yani onlarla çalışırsam. Çok iyi İngilizce konuşan başka biri daha vardı. İngiliz olduğunu düşündüm. Genç, iyi görünümlü, 35 yaşlarında, bıyıksız, sarı saçlı, beyaz gömlekli, kravatsız çok kibar biriydi. Bana çikolata getirmişti. Kit-Kat’tı. Çok açtım, paketi bile yiyebilirdim”.

Haziran 13’te el-Hac bir jet uçağına bindirilmiş. Başka bir numara verilmiş, Numara 345 ve bir sefer daha başı siyah çuvalla kapatılmış. Ağzı bağlanmadan önce iki hap zorla yutturulmuş ve çuvalı gözleri siyaha boyalı iki gözlükle değiştirilmiş. Guantanamo’ya uçuş 12–14 saat arası sürmüş.  

“Bizleri bir botla Guantanamo ırmak yatağından bir saat süren bir yolla hapishaneye getirdiler”. El-Hac önce revire götürülmüş ve sonrasında bir kez daha sorguya alınmış: “Dediler ki orijinal ifademle cevaplarımı karşılaştırmışlar ve onlardan biri bana, “Burada yanlışlıkla buradasın. Serbest kalacaksın. İlk çıkanlardan olacaksın’ dedi. Cüzdanımdan aldıkları oğlumun resmini verdiler. Bana bir şeye ihtiyacımı olup olmadığını sordular, ben de onlardan kitap istedim. Bir tanesi elinde Bin Bir Gece’nin Arapçası olduğunu söyledi. Benim için onu kopyaladı. Sorgu sırasında bana, “Neden İngiliz istihbaratçısıyla Kandahar’da neden o kadar çok konuştuğumu” sordular. Ben de onlara onun İngiliz istihbaratı olduğunu bilmediğimi söyledim. Onlar da öyle olduğunu söylediler”.

“İki ay sonra iki İngiliz daha beni görmeye geldi. Bana İngiliz istihbaratından geldiklerini söylediler. Kimi tanıdığımı ve kiminle görüştüğümü bilmek istediklerini söylediler. Onlara yardım edemeyeceğimi söyledim.” Amerikalılar daha sonra onlardan biri için “Martin” adını kullanmış ve el-Hac’ın Guantanamo’daki uzman sorgucusu Stephen Rodriguez’i etkileyememişler. Rodriguez yeniden el-Hac’cın yardımını istemiş: “Bana dedi ki: ‘İşimiz “şeylerin” olmasını engellemek. Sana bunu düşünmen için bir şans vereceğim. ABD vatandaşı olabilirsin, ailen korunacak, ABD’de bir villan olacak, oğlunun eğitimiyle ilgileneceğiz, banka hesabın olacak’. Yanında bazı Arapça dergiler getirmişti ve okuyabileceğimi söyledi. O, 10 dakika için kendimi bir insan olarak hissettim. Daha sonra askerler beni hücreme götürmek için geri geldi ve dergiler de alındı”.

2003 yazı itibariyle, el-Hac’ın başka garip ziyaretçileri olmuş: “İki Kanadalı istihbaratçı geldi ve bana bir sürü fotoğraf gösterip kimseyi tanıyıp tanımadığımı sordu. Hiçbirini tanımıyordum”.

200’den fazla sorguda, el-Hac’a Katar’daki el-Cezire televizyonundaki patronları hakkında sorular sorulmuş. Bir seferinde, başka bir Amerikalı ona şöyle demiş: “Buradan çıktığında el-Kaide seni işe alacak ve biz kiminle görüştüğünü bilmek istiyoruz. Analist olabilirsin, bizler seni bilgiyi saklamak ve insanları tarif etmen için eğitebiliriz. El-Cezire ve el-Kaide arasında bir ilişki var. El-Kaide, el-Cezire’ye ne kadar para ödüyor?”

 “Dedim ki: ‘Bunu yapmayacağım çünkü her şeyden önce ben bir gazeteciyim ve bu benim işim değil. Ayrıca kendi ve ailemin hayatı için endişe ediyorum.’

Birçok dövülme izlemiş, sadece sorguculardan değil diğer ABD gardiyanlarından da. “Kafamı yere yapıştırıp tüm saçlarımı tıraş ederlerdi. “Kasım Blok”u adını verdiğimiz izolasyon bloğuna 2 sene boyunca kapadılar. Hayatımı zindan ettiler. Sonunun gelmesini istiyordum. Sebepsiz yere sürekli cezalandırmalar vardı. Sorgularda, prangaları sıkarlardı ki acısın. 10 ay boyunca mektup almamı engellediler. Hatta ondan sonra içindeki cümleleri sildiler, oğlumdan gelen mektuplardakini bile. Yine de, Rodriguez Amerikalılar için çalışmamı istedi.”

Geçen yıl Ocak’ta, Sami el-Hac, açlık grevine girmesiyle esaretinin en kötü ayları da başlamış oldu. “Sivil mahkemelerde haklarımı istiyordum. ABD Yüksek Mahkemesi haklarım olması gerektiğini söylemişti. Doğru düzgün ibadet etme hakkımı istiyordum. 30 gün yiyeceksiz kalmama izin verdiler. Sonra metal prangalarla bir sandalyeye bağlandığım ve zorla beni beslediler. Burnumdan mideme bir tüp sokuyorlardı. Acı versin diye büyük tüpler seçiyorlardı ve bazen ciğerlerime gidiyordu. Diğer esirlerde kullandıkları üzerinde hala pislik olan aynı tüpleri kullanıyorlardı ve sindirilemeyecek kadar yiyeceği pompalıyorlardı. İnsanlara bu işi yapanların doktor olduğunu söylediler ancak bunlar işkencecilerdi, doktorlar değil. 24 kutu konserve yiyeceği zorla verdiklerinde kusmak zorunda kaldık ve sonrasında çıkartmamız için müshil verdiler. Pankrasım etkilendi ve mide problemleri başladı. Sonrasında bizi su içmekten de alıkoydular”.  

El-Hac, 480 günlük açlık grevinin ardından sağlık durumunun kötüleştiğini ve anüsünden kanama başladığını söylüyor. İşte tam o zaman sorgucuları onu salıvermeye karar vermişler.

 “Şimdi yeni sorgucular vardı ancak onlar da bir kez daha denedi. ‘Bizimle çalışacak mısın?’ diye yeniden sordular. Ben de yine “Hayır” dedim. Faka onlara bunca yıllık misafirlikleri ve aralarında gazeteci olarak kalmam için verdikleri şans için teşekkür ettim. Böylece gerçeği dışarıya taşıyabileceğimi söyledim. Ayrıca acelem olmadığını çünkü burada birçok daha haber olduğunu ifade ettim. Bana “Sana iyilik mi ettiğimizi sanıyorsun?” diye sordular. Ben de onlara “Beni sıfırdan bir kahramana dönüştürdünüz” dedim. Onlar da bana “Bin Ladin’in seninle temasa geçeceğinden yüzde 100 eminiz…” dediler. O gece uçağa götürüldüm. Sorgucularım beni bir tenis kortunun arkasından izliyorlardı. O dört çift göze el salladım”.

İngiliz yetkililer asla Sami el-Hac’la görüştüklerini kabul etmediler. Kanadalılar da. Irak işgalinin ardından George Bush’un merkezlerinin bombalanmasını istediği el-Cezire, Sami el-Hac için işini açıkta tuttu. Ancak 345 Numaralı Esir, Amerikalılarda asla resmi bir özür almadı. Zaten o da beklemediğini söylüyor.

Haber Merkezi / TIMETURK

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.