1. YAZARLAR

  2. Hatice Kübra BAYTAP

  3. Gölgelerin Gücü Adına mı Her Şey? 8 Mart ve Feminizm!
Hatice Kübra BAYTAP

Hatice Kübra BAYTAP

Yazarın Tüm Yazıları >

Gölgelerin Gücü Adına mı Her Şey? 8 Mart ve Feminizm!

A+A-

 

Feminist yürüyüşü hakkında asıl söylemek istediklerimi metnimin son paragrafına saklıyorum!

Öncelikle birkaç maddeye dikkat çekmeye çalışacağım.

Subliminal: 2011’de ilk kez duyduğum subliminal ( 25. Kare ) olayı henüz 3 – 5 yıl olmuştu Türkiye’de konu olalı. Bu konuda çok ciddi araştırmalar yapıp, videolar paylaşan, aynı araştırmacıya ait birkaç link vardı internette. Bu linkleri birkaç defa ziyaret ettikten sonra bulamadım bir daha. Bunun üzerine bana bu linkleri öneren, çok değerli bir hocamıza danıştığımda, kendi de yaptığı araştırmaları sonucunda, bu linklerin internetten kaldırıldığı kanaatine varmış oldu. Uzmanların bile, çalışmalarını bu araştırmalar üzerinde tamamlamaya, bilgi toplamaya çalıştıkları, oldukça zengin içerikli, bir o kadar önemli, uyarıcı ve uyaranlar ilmini taşıyan, kayda değer linklerdi. Ne oldu da kalktı veya kaldırıldı piyasadan? Şimdilerde ‘’ Telkin ile Subliminal ‘’ başlığı altında subliminal kullanımı için reklam ve satış videoları ve linkleri oldukça yaygın internette. Peki; öncesinde yasaklandığı bu linklerin farklı bir versiyonu olan bu video ve linkler Türkiye’de, ne amaçla yaygınlaştırılmış olabilir? Bu noktaya kadar gelmişiz gelmesine de, batı bunu elli – seksen yıl öncesinden kapitalizme, feminizme, faşizme ve daha birçok izmlere, din düşmanlığına ve düşmanlarına sunarak armağan etmiş. Ülkemizdeki kullanımı dini, milli, siyasi, toplumsal değerlerimizi (Yasa dışı olduğu halde) korumak ve kollamak için mi satış veya kullanıcı kitleler edinilmeye çalışılıyor? Şöyle kısa bir araştırma yaparken, daha çok, kişisel hedefler ve terapi amaçlı tercih edildiği izlenimine kapıldım doğrusu. Subliminal; bilinçaltı yönlendirme ve yönetme etkisine sahip, farklı amaçlarla, farklı alanlarda, beynimizin bize fark ettirmeden, birtakım algılara yol açan gizli mesajlardır. Yukarda sözünü ettiğim kaldırılmış olan linklerde bizi bu konuda uyarıyor, bizi bekleyen tehlikeler hakkında bilgilendiriyordu. 15 Şubat 2011 tarihinde 6112 sayılı kanun gereğince, subliminal mesajlar yasaklanmış. Ancak daha dün, internette dolaşırken, sürüyle tanıtım ve satış videolarına rastladım. Bu mesajların fiziksel, zihinsel, ruhsal, psikolojik açıdan ciddi etkileri olduğu bilinen, özellikle de sara, epilepsi, gebe ve kalp hastaları için son derece risk oluşturan bu mesaj içerikli objelerin yaygınlaşmasına neden göz yumuluyor?  İş göründüğü kadar masum değil aslında. Beyaz perdenin ardına gizlenmiş karanlık odalar mevcut olduğu anlaşılır, dikkat kesilirse…

Oldukça ürkütücü görünen bu oluşumu, lehimize dönüştürmemiz de mümkün olabilir. Batının bu buluşundan 10 yıllar sonra Müslümanlar fark edebiliyor. Yine de kendimizi soyutlayıp kaçmak yerine, batının kucağından alıp, lehimize dönüştürmek için, çaba harcanması gerektiğini düşünüyorum. Nitekim; düşmanı alt etmenin en iyi yolu, onu kendi silahıyla vurmaktır!

 

Moda: Şimdilerde, çok moda olan bir örtü modeli çarpıyor gözlerimize. Sarık mı desem, sarıklı takke mi desem? Kulaklar dışarıda, ense açıkta, saçlar fışkırmış yanlardan… Doğrusu, bir şeye benzetemediğim, yeni türeyen bu örtü modeli bana başka şeyler anımsatıyor. Hatırlar mısınız bilmem. Hani cunta dönemi, askeriyenin şart koştuğu, Kılıçdaroğlu’nun da ön gördüğü bir model resim vardı. İğne kullanılmayacak, örtü geriye doğru çekilecek, kulaklar dışarıda kalacak vaziyette asker yakınları ziyarette bulunabilir, bu modelle çekilmiş resim onaylanabilir, şeklinde bir dayatma söz konusu olmuştu. Açık ve alenen, biz örtülülerle alay edilmiş, daha da ileri gidildiği ve maymuna benzettiklerini savunmuştum o tarihte de.

Peki! Yürürlüğe girmeyen bu yasa, hangi ara moda olarak döndü aramıza? Bu alanda lafı çok uzatmayacağım. Ne demek istediğim anlaşılmıştır sanırım. Oluşumlar bize öncesinden sinyaller veriyor aslında. Ortaya bir konu atıp kapatıldığı vakit, bizleri, çok daha sinsi ve tehlikeli gelişmelerin beklediğini tahmin etmek, güç olmasa gerek artık. Modayı, sadece bir örtü modeline sıkıştırmadığımın da altını çizerek, tesettüre yönelik, geldiğimiz nokta, tam anlamıyla, içler acısı.

 

Eğitim: Eğitime gelince; tam bir rezalet! Sürekli değişen ve bir türlü oturtulamayan sistemleri es geçiyorum artık. Bu konuda çok saygın, işinin ehli olan büyüklerimizin de olduğunu hatırlayarak, haddimi aşmadan, şunlara değinmek istiyorum. FETÖ davasından olanları bir kenara itecek olursak; bunların dışında kaç sürgün, kaç hükümlü, kaç ihraç edilmiş eğitim görevlisi var? Sadece öğretim üyelerine çekilen dikkatleri, biraz da öğrencilere çeksek? Aynı çerçeveden kastetmiyorum tabi. Şöyle ki; kaç öğrenci gördüğü muameleden dolayı sınıf değiştirmiştir? Kaç öğrenci horlandığı, dışlandığı, aşağılandığı için okulundan uzaklaşmış yahut okulunu değiştirmek zorunda kalmıştır? İnanın, azımsanmayacak ölçüde çok fazla.

Çözüm için, sorunun kaynağına inilmesi gerektiği savunulduğu halde, sorunu, sorunla halletmeye çalışıyoruz, iyi mi? Zaten görevini hakkıyla yerine getirememiş, tutunmamış, tutulmamış bir eğitmeni, sürgüne göndermek gerçekten çözüm mü? Yoksa salyangoz gibi iz bırakan bu sistemle, başka bölgeleri de çürütmeye mi çalışılıyor? Hangisi? Bana kalırsa; gerçekte görevini hakkıyla icra edemeyen eğitmenleri, sürgüne göndermek yerine, çocuk ve genç öğrencilerden bütünüyle uzaklaştırılarak, başka iş alanlarına yönlendirilmeleri gerekir. Elbette yıkıcı değil, yapıcı olmak kaydıyla, kendilerini mağdur etmemek adına. Amaç, kazanmak, kazandırmak sonuçta. Ve gençliğin gidişatı sorgulanıyor! Hepimiz sorguluyoruz bunu. Neler oluyor? Çocuklarımız, eğitim adı altında bizden çalındı ve çalınmaya devam ediliyor hâlâ. Daha ne olsun? Aynı evde yaşamamıza rağmen çocuklarımızı özlediğimiz bir noktaya gelmişiz. Daha ne olsun? Hani aile bütünlüğüne, aile birliğine, aile olmaya önemle vurgu yapılıyor… Orada – burada sağlıklı iletişim adına ebeveynler için eğitim seminerleri, kurslar, konferanslar, metinler düzenleniyor. Ne için? Açıkçası; bizleri oyalamak olduğunu düşünüyorum artık dertlerinin. Önümüze kurulmuş bir çayır, bu çayıra salmışız kendimizi otlanmaya, ola ki, Mevla’m bizi kayırmaya değil de kim heybesini en çok doldura. Sonuçta; istediğimiz kadar okuyup, dinleyip, öğrenelim, bu bilgileri aktaracağımız, iletişim kuracağımız çocuklarımız yoksa, neye yarar?

 

8 Mart ve Feminist Yürüyüşü: Öncelikle bir hikayeyle giriş yapmak istiyorum bu konuya. Eskilerin anlatımı ile, aklımda kaldığı kadarıyla… Zamanında, küçük bir çocuk, ufak bir hırsızlık yapar. Annesinin kulağına bu bilgi çalındığında; ‘’ küçüktür, henüz anlamıyor, bir şey olmaz ‘’ der annesi. Genç bir delikanlı olduğunda bu kez, daha büyük bir hırsızlık yapar. Yine annesinin kulağına çalınır ve anne bu defa ‘’ gençtir, cahildir, düzelir ‘’ der. Büyümüş, adam olmuştur artık çocuk. Bu kez birikmiş suçlarının yanında öylesine büyük bir suç işler ki; tutuklanır, mahkemeye çıkarılır, hâkim, hakkında idam kararı verir. Çocuk pişman olmuştur, anne perişan… Gel gelelim annenin tüm yakarışlarına rağmen, hâkim dinlemez, adam olmuş çocuğa son arzusu nedir diye sorar. İdam cezasına çarptırılan adam, annesini son bir kez öpmek istediğini ancak dilinden öpmek olduğunu söyler arzusunun. Annesi dahil herkes çok şaşırır bu duruma ve nedenini sorar hâkim, mahkûma. Mahkûm; ‘’ Küçükken hiç kötü söz söylemedi, bana kızmadan hep tatlı konuştu, büyüdüm; yaptığım onca hatalarıma karşın hep tatlı dilli oldu, beni hiçbir zaman uyarmadı, bunun için, annem izin verirse onu dilinden öpmek istiyorum ‘’ der. Tabi anne, yine kıramaz adam olmuş çocuğunu ve uzatır dilini. Mahkûm oğul, annesinin dilini dişlerinin arasına aldığı gibi hiç acımadan, koparıverir. Herkes çok şaşırır bu duruma da ve bunun da nedenini sorduklarında ‘’ benim idamıma sebep annemin tatlı dili olmuştur. Beni uyarmak yerine, her zaman sırtımı sıvazlayıp geçiştirmiştir ‘’ der. Üstün körü anlatmaya çalıştığım bu hikâyede önemli bir ders vardır.

Şimdi sorarım herkese; 3 – 5 ne demek? Ne demek 3 – 5? Dün sayıları 1000 iken, bugün sayıları 10.000’ni aşan 3 – 5’ler, yarın milyonları aştığında, hâlâ, 3 – 5 mi diyeceğiz? Ne zaman ‘dur!’ diyeceğiz? 8 Mart taksim gösterilerinin ‘’Emekçi Kadınlar’’ la ne gibi bir bağlantı kurulabilir?

Neyse ki olmadı. Ya olsaydı bir arbede, bir çatışma. Kaza sonucu da olsa, ölümler gelseydi meydana, bunlar ‘emek kurbanı’ mı olacaktı şimdi, ya da ‘emek şehitleri’ mi denilecekti bunlara? Denilmesine de hiç şaşmam doğrusu. Sağ duyuymuş. Tamam; sağduyumuzu koruyalım, itidal gösterelim de bir yerde de ‘dur!’ diyebilelim artık.

Bilhassa biz Müslümanlar çözümü, sorun oluşurken veya sonra araştırmaya başlarız. Sorun meydana gelmeden yerimizden kımıldamayız. Hele henüz olmayan, meydana gelmemiş bir şey için neye kafa yoracağız? Ne araştıracağız, öyle mi? Öyleyse, böyle! Kimi ‘’seçim propagandası’’ der, kimi ‘’seçim malzemesi ‘’ der, kimi ‘’ 8 Mart Kadınlar Günü ‘’ der, kimi ‘’kadın hakları ‘’ der ve derleyerek dağıttılar tüm özneleri. 2015’de de benzer manzaralarla karşılaşmamış mıydık? O zaman da ‘’ seçim malzemesi, oy için ‘’ denmemiş miydi? Aradaki farka bakar mısınız? Hem rakam olarak hem de konum itibariyle katılımcılara. İstediğiniz kılıfa sokun, ne derseniz deyin, fakat, hiçbir gerekçenin arkasına sığınılmayacak, savunulmayacak bir oluşum meydana gelmiştir. Diyelim ki birileri buradan oy toplama derdinde ya da birileri seçim malzemesi yapma peşinde olsun. Hangi aklı selim bir siyasetçi buna göz yumabilir? Yumulması doğru mudur? Ya da hangi aklı başında bir birey, bir seçmen, taraf tuttuğu partiye karşı muhalif olduğu partiye koz versin ve de malzeme olsun? Hele ki siyasetçilerin buradan rant çıkarmaya çalışması, halkına karşı duyarsızlığı, tutarsızlığı, saygısızlığı yapmış olmaz mı? Bu sorumun nedeni yasalarla açıktır. Velev ki ‘’ 8 Mart Kadınlar Günü ‘’ olsun; Ortaya çıkan manzarayla nasıl izah edilebilir? Kadınlar gününün yakından uzaktan ‘’ Feminizm Yürüyüşü ‘’ ile ilgisi olamaz! Kadınlar günü olarak atfedilen tarih ayrıca kutlama değil anmadır. Şayet emekçi kadınlar üzerinden anılırsa, bu dediklerimde doğruluk payı olur. Ancak; ‘’feminizm yürüyüşü’’ adı altında ‘’kadınlar günü’’ kutlanılıyorsa, işte o zaman, feminizm hareketiyle bağlantı kurmak mümkün. Şu açıdan mümkün; Dünya kadınlar günü, komünist partilerce ilan edilmiş; Amerika’nın da onayı ve kutlamaya başlamasıyla dünyaca kabul görülmüş ve her yıl kutlamalar başlamıştır. Geldiği yer ve nokta önemli bana göre. Hedef kitle, amacından uzaklaştırılmıştır. Nitekim, gidişat da bunu göstermiyor mu sizce? Ayrıca, feminist yürüyüşünü bir feminizm hareketi olarak değerlendirdiğimizde de hiçbir şart ve koşulda masumiyet aramak mümkün değildir, çünkü, feminizm, Queer Teorisi’nin bir uzantısıdır! ‘’ Kadınlar Günü ‘’ ibaresi, feminizm hareketinin başlığını kamufle eden bir deyimdir sadece.

Varsayalım ki ‘’ Kadın Hakları Savunuculuğu ‘’ olsun; Nasıl bir savunmadır bu? Toplum ahlakını zedeleyerek… Ar - şeref – haya –  avcılığı yaparak, tüm çirkefliği ve teşhircilikle, kadın değerlerini, aile değerlerini ayaklar altına alarak mı? Akla zarar, halka zarar, topluma zarar bir resim ortaya serilmiş. Müslümanların inanç değerlerine, kadınların mahrem özellerine, erkeklerin erdemliğine, aile birliklerine, kısaca bütün değerlerimize hakaret edilerek suç işlenmiştir! 18+ argo sözlerin içerdiği pankartların alenen ve herkese açık bir şekilde, halk arasında alenen taşınması, sansürsüz gösterilmesi ve sansür eklemeden medyada yayılması da suç teşkil eder. Bu konuda yetkilileri göreve davet ediyoruz. Velev ki montaj olsun; yine yetkililere görev düşmektedir. Neyse gereği, hakkedilen cezanın, yaptırımların uygulanması gerekir.

Nasıl değinsem, nerden dokunsam da incitmeden söz etsem diye cebelleşiyorum da aslında. Ya Rabbim! Bizi, içimizdeki beyinsizler yüzünden helak etme! Ezana ıslık çalınmış ya da denk gelmiş, protesto edilmiş, olabilir; Onlar, inançları gereğini yapmış ve yaşıyorlar. Bizim tek kutsal değerimiz ezan mı? Bu kadar mı? Peki; insan kutsal değil mi? Kadınlarımız, kızlarımız, böylesi çirkefliği yapanlarla aynı çatı altında toplanmış olması, insanlık onurunu incitmiyor mu? Şu dindar, muhafazakâr, örtülü ya da başı açık fark etmez, inançlı olduğunu savunan katılımcılara sorarım; Neden adınızı, kendini bilmezlerle bir andırıyorsunuz? Hangi kadın haklarından söz ediyorsunuz? Feministlerin taşıdığı dövizlerdeki arsız talep ve sloganların hayata geçirme hakkından mı? Yok değilse, neden farkındalık oluşturup, ayrı bir mekân ve topluluk oluşturmadınız? Kaldı ki, madem; ‘’ dünya kadınlar günü ‘’, özgürlükten söz ederken Filistin, Suriye, Mısır ve daha başka zindan ve zulüm altındaki kadınlar için tek bir bankart, söz, slogan ya da hiçbir hatırlatma yapılmadı? Hiçbir ülkede üstelik. Oyuna gelmek; bu kadar mı zayıf bir milletiz? Oyuna gidilmese gelinir mi oyuna? Neden her oyun sahasına koşuluyor anlamış değilim. Erkeklere de ayrıca atıfta bulunmadan geçemeyeceğim. Kadınlarınız, feministlerle aynı çatı altında, neyi içerdiğini bilmedikleri bir haktan söz ediyorlar, siz; ‘’ kadınlar baş tacımız ‘’ diyorsunuz. Siz paspas mısınız ki? Kızlarınız ‘’ batsın aileniz ‘’ diyor, siz; ‘’ kadınlar bir melektir ‘’ diyorsunuz. Siz şeytan mısınız ki? Kadınlarınız size taş atıyor, siz; gül fırlatıyorsunuz. Bu ahmaklık olmuyor mu? ‘’ Kadınlar olmasaydı dünya var olmazmış, kadınlar olmasaydı erkekler de olmazmış, kadınlar olmasa bir gelecek te olmazmış… Daha da uzar gider bu söylemler. İyi de; kadınlar tek başına nasıl var oldular? Âdem tek başına ve kadından önce yaratılmamış mıydı? Kadınları bu denli üstün kılmak doğru mu? Kendinizi alçalttığınızın farkında mısınız? Biliyorum; ‘’ Edebiyat ‘’ diyeceksiniz, ‘’ mecazen ‘’ diyeceksiniz, ‘’ değer verdiğimiz için ‘’ … ‘’ hakkettikleri için ‘’ … daha birçok gerekçe de sunabilirsiniz ve benim yanlış anladığımı yanlış okuduğumu da öne sürebilirsiniz hatta kızabilirsiniz de. Ancak şuna dikkat çekmek isterim; Kadınların bu denli gurur ve duygularını okşayarak onlara üstünlük hayalleri kurdurduğunuzun, feminizm zihniyetini yuvalarınıza kadar taşınmasına etkinlik oluşturduğunuzun, sadece bir uzantısı olan feminizmin ana merkezi olan ‘’Queer Teorisi’’ ni yürütenlerin ekmeğine yağ sürdüğünüzün ve de farkında olmadan kendinizi yok ettiğinizi hatırlatırım. Kadınlar ‘’ gül ‘’ ise erkekler de ‘’dalıdır ‘’. Ne dikendir ne arı. ‘’ Mümin kadınlar ve Mümin erkekler birbirlerinin velileridir. (Tevbe / 71 ) ‘’

Teklik Allah’a mahsustur. Queer teorisi teklik vadeden, erkeksiz, doğumsuz, emziksiz, sadece kadınlarla var olmayı hedef kılan bir dünya kurma peşinde. Şimdi neden feminist yürüyüşüne çok daha ciddi tepkiler koymamız gerektiğine vurgu yapmak istiyorum. Bu sadece bir başlangıç çünkü. İlerde bu yürüyüşün bile ne kadar masum kaldığına tanıklık edebiliriz. Hem de kendi yasalarımızla. İstanbul Sözleşmesi-Gölge Raporlarıyla.

Bakın gölge raporunda yer alan birkaç örnek vereyim buradan. ‘’ Evlilik hem cinsler arasında hem toplum nezdinde ailenin oluşmasına ilişkin bir çeşit sözleşme olarak tanımlanabilir. ‘’ Bu kısımda evliliğin ve aile olmanın manevi değerleri ortadan kaldırılıp maddeye dönüştürülmek istenmiştir.

‘’ Kadınların şiddetten uzaklaşmak için baş vurdukları kurumlarda fail ile ara buluculuk yapılması kati surette yasak olmalıdır. ‘’ Yani hiçbir şekilde çözüm ve anlaşmaya dönük bir arayışa girilmemeli, çaba sarf edilmemeli, ola ki yuva kurtulur aile ayakta kalır. Yıkılsın yuva denmek istenmiştir.

‘’ Toplumsal cinsiyet, yaş, azınlık olma durumu, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğinin anayasanın 10. Maddesine göre ayrımcılık yapılmayacak koşullar olarak açık bir şekilde eklenmesi gereklidir. ‘’

‘’ Çocuk cinsel istismarı konusunda yapılacak düzenlemeler erken evlilikler engellenmeli, evlilik yaşı her koşulda reşit olma yaşı ile aynı olmalıdır. Çocuk evliliklerine mahkeme kararıyla verilen izinler iptal edilmelidir. ‘’

‘’ Ülke genelinde tüm kamu kurum ve kuruluşlar, üniversite ve özel sektör çalışanlarına yönelik ‘’ toplumsal cinsiyet eşitliği ‘’ eğitimin zorunlu hale getirilmesi sağlanmalıdır. ‘’

‘’ Toplumda ‘’ kadın fikri ‘’ güçlendirilmelidir. ‘’

Sadece birkaçını örnek olarak belirttiğim beyannameler, LGBT örgütünün hazırladığı ‘’ Gölge Raporu ‘’ olarak ‘’ İstanbul Sözleşmesi ‘’ halinde yürürlüğe konulmuştur. Bu sözleşme kapsamında reşit olmayan bir bireyin cinsel ilişkide bulunması suç sayılmıyor ancak evlilik gibi korumaya alınmak istenmesi, resmiyete dökülmesi suç ve yasa dışı kalıyor. Bu nedenledir ki; yıllar önce evlenmiş, çoluk çocuğa karışmış dahi olsa ve eşlerin de dahil iki ailenin de rızası olduğu halde, babalar, yıllar sonra bu yasa gereğince tutuklanıp cezaevlerine atılıp aileler mağdur ediliyor hatta yuvaların dağılmasına kadar gidilebiliyor ne yazık ki. Ve sözleşmeye bakılırsa, evli olsun olmasın, hemcinsler de olsa, bir evde iki kişinin kalması, aynı evi paylaşıyor olması ‘’ Aile ‘’ sayılması için yeterli bir neden. Bu nasıl bir çelişki? Yukardaki maddelere yeniden göz atılırsa neden çelişki dediğim daha kolay anlaşılır.Ayrıca ‘’ kadın fikri ‘’ güçlendirilmesinin altında da feminizmin yayılması hedef alınıyor.

Yazımın başında sadece yüzeysel değerlendirdiğim Subliminal, Moda, Eğitim konularına dönecek olursak; Robot gibi bir toplumun nasıl oluştuğunu ve bunlarla sınırlı kalınmadığını, daha da kötü sonuçların bizi beklediğini ‘’ Gölge Raporu ‘’ ile ‘’ İstanbul Sözleşmesi ‘’ (İstanbul yasası) nı işaret ederek te açıklamak mümkün. Dini, Milli, Manevi, Ailevi, Toplumsal değerlerimizi korumak ve sağlıklı bir biçimde yürümek yürütebilmek ve ilerlemek adına; Queer teorisinin bir parçası olan LGBT’ nin ‘’Gölge Raporu ‘’ da içinde yer alan ‘’ İstanbul Sözleşmesi ‘’ bir an önce feshedilmesi gerekmektedir! Gerek birey gerek birlik halinde tepkimizi ortaya koymak durumundayız. İstanbul Sözleşmesi feshedilsin!!!

Adı üzerinde ‘’ Gölge… ‘’ İstanbul Sözleşmesi, T.C yasalarını da gölgeleyen bir rapordur aynı zamanda.

Not: Eşitlik savunuculuğu yaparken de eşitsizlik içerdiğinin bir kanıtıdır ‘’Kadınlar Günü, Feminizm, Queer Teorisi v.s. ‘’ Ve kimi arsızların vurguladığı üzere; Kadın ticaret aracı değildir, bedenini bir nesne gibi değerlendirsin. Kadın banka değildir, kumbara olsun. Kadın mal değildir, bedeni üzerinden birikim yapsın. Kısacası; bunları savunan bir zihniyetin eşitlik, adalet, ahlak terimlerini ileri sürmelerine de kulak kabartmamak gerekir. Sözde kadın haklarını öne sürerek kadın, kadının manevi ve toplum değerlerini alaşağı etmişlerdir. Bunlara prim veremeyiz!

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.