1. YAZARLAR

  2. Mücahit Bilici

  3. Gezi'deki Patlamanın Kökenleri (1)
Mücahit Bilici

Mücahit Bilici

Yazarın Tüm Yazıları >

Gezi'deki Patlamanın Kökenleri (1)

A+A-

     Gezi’deki Patlamanın Kökenleri? (1): Ak Parti, Cemaat ve Demokrasi

     Nicedir yazmak istediğim bir yazı var. Başlığı şöyle olacaktı: “Demokrasi Nasıl Gelecek?” İçinde Ak Parti ve Cemaat olacak, demokrasiye dair olacaktı. Şimdi ise bu listeye Gezi Parkı olayı da dahil oldu. Perşembe’nin gelişi Salı’dan bellidir, Çarşamba’yı beklemeye gerek yoktu.

     Önce medya dünyasına bir sitemle başlayalım: Ahmet Altan’ın hakperest serkeşlik ve evet (belki teknik) cehaleti, yazarlıkları takdire şayan olsa da kendilerine gösterilen ışığı sanki tünelin sonundaymış (ve bunun bilgisi ilhami bir marifetmiş) gibi okurlarının başına kakan “ışık görücü”lerin teslimiyetçi barışseverliğinden üstündür. İlki size hep lazım olacaktır. İkincisi ise tünelin sonuna varıncaya kadar.

     Evet, demokrasisiz barış sadece ertelenmiş bir demokrasi değil, aynı zamanda da ertelenmiş bir hakiki barıştır. Vicdanlar bihakkin tatmin edilmezse, üzerlerine bina edilecek herhangi bir barış veya hakimiyet geçici kalmaya mahkum olur. Kürtlerin PKK üzerinden gerçekleşen bu lütufkar barışa rıza göstermeleri, barışa duydukları derin ihtiyaçtan kaynaklanıyor. Eğer Kürtlerin Türkiye’deki ulusalcılardan daha büyük bir ağırlığı olsaydı, barış ile demokrasi arasında bir sıralama yapma ihtiyacı duymazdık. Kürtlerin çoğunun vicdanı henüz tam tatmin olmasa da onları tatmin eden kuvvetli bir ümid var. Ve inşallah ümit ettikleri hak ve egemenliklerini elde edecekler. Kürtlerin bu dönemde sükunet halinde olması çok hayırlı olmuştur. Başka sorunların önündeki mühim bir perdenin kalkmasını sağlamıştır.

     Acı bir gerçek: Bugün Türkiye’de ifade hürriyeti baskı altındadır. 28 Şubat döneminden bile hükümeti eleştirme konusunda geride bulunuyoruz. Düşmanlık yapmak serbesttir, hatta teşvik bile ediliyor. Ama dostane tenkid veya farklı fikire tahammül yok. Bu ikiyüzlülük, hükümeti eleştirmeyi çok istese de şartlar elvermediği için gönülsüz bir memnunculuk oynayan Zaman gazetesinde bile rahatça görülebilir. Bugün medyada Star gazetesi bu medya kişiliksizliğinin en çarpıcı örneğidir. Pekçok gazete ve televizyon övgü ve suskunluk arasında kalmıştır. Adavetinden dolayı eleştirenler değil, sevgisinden ve hakperestliğinden dolayı eleştiren insanlara bile nefes aldırtmayan bir ifade istibdadı var medyada. Eskiden sadece seküler medyada olan bu bazan tehdit bazan da yalakalık hastalığı bugün maalesef dindar medyaya da (bu sefer münhasıran) yalakalık olarak sıçramıştır. İş ihalesi, sızdırma haber ve başbakan tarafından adam yerine konulma kaygısı içinde bulunagelen gazetecilerin halkın haberalma ve iktidardakileri terbiye vazifesini yerine getirmeleri mümkün değil. Sosyal medyanın, bilhassa da Twitter’in bugün bütün şerlerin kaynağı olarak görülüp şeytanlaştırılmasının da temel sebebi, normal medyanın yapması gereken vazifeyi yapmıyor olmasıdır.

     Medyada ifade özgürlüğünün bu haline bugün en çok üzülen ve bunu ifade etme lüksüne (evet bu bir lüks çünkü elinde medya var) sahip olan gazeteciler hep Gülen cemaatinin medyasındaki insanlar. Evet, hükümeti tenkide arzunun bazı doğruları söylemeyle örtüşmesi, cemaatin demokrasi ve özgürlük mücahidi olduğu anlamına gelmez. Ama bunun küçük bir teneffüs ortamı oluşturduğu inkar edilemez.

     Nicedir, hükümet ile Fethullah Gülen hocaefendi’nin hizmet hareketi arasında kamuya yansıtılmayan bir gerilim var.

     Gülen cemaati güçlüyken ve dindar yayın dünyasında tam bir sansür uygularken elpençe divan duranlar, bugün başbakan Gülen cemaatini dövebiliyor diye bir süredir Gülen cemaatine yazılarında laf sokuşturma kahramanlığı gösteriyorlar. Fakat bu kahramanlık acınası bir kahramanlıktır. Gülen cemaatini güçlüyken eleştireceksin.

     Gülen cemaati meydanda en güçlü iken cemaate her türlü yakınlığı gösteren ve Gülen cemaatinin eski devletçi ve milliyetçi söylemine ses çıkarmayan pekçok irili ufaklı Nurcu cemaat bugün hükümetin zeki bir ödüllendirme ve teşvik politikasının da katkısı ile Gülen cemaatine karşı hükümetin yanında pozisyon almış bulunuyor. Gülen cemaatinin baskı potansiyelini keşfetmeniz için başbakanın bu kadar güçlü olmasını mı beklediniz?

     Aynı şekilde daha önce cemaatle her türlü flörtü yapanlar bugün AK Parti ile Cemaat arasında seçim yapmak zorunda kalınca güçlüden yana tercihlerini kullanıyorlar. Güçlünün bu durumda haklı olması bile bunların tercihini haklı kılmıyor. Çünkü onlar haklı tarafı değil, güçlü tarafı seçiyorlar.

     Bu güce göre konum alanlar unutuyorlar: Bugün Türkiye’de Gülen cemaatini dövebilecek sadece bir kişi var: Tayyip Erdoğan. Gülen cemaati, ondan sonraki herkesi teker teker ve topluca dövebilecek güçtedir. Türkiye’nin en güçlü adamı da Tayyip Erdoğan değil, Fethullah Gülen’dir. R. Tayyip Erdoğan’ın başkanlıktaki ısrarının ve Gülen cemaatinin başkanlığa bu kadar karşı çıkmasının mühim bir sebebi budur. Erdoğan politik bir liderdir, Gülen ise sosyal bir liderdir. Erdoğan’ın gücü Gülen’ınkine göre hem geçici hem de yüzeyseldir.

     Türkiye’de dindar entelektüeller kriz içindedir. Bu kriz İslamcılık tartışması adı altında yürütüldü kısmen. Dindar entelektüeller için deniz bitti: Ya lumpen ifadesi ile müteahhit oldular. Bunların seçkin olanları ‘gurme’ zevkleri keşif için sanat ve mimari gibi evrensellik denizlerine açıldı. Ya da bir kısmı yeni bir otantisite arayışına girdiler. Dinde derinlik adına çok hakikat çamı deviriyorlar. Bunların dışında mühim bir entelektüel birikim hükümetin memuru haline geldi. Ve kalitelerinde küme düştüler. Mesela Yasin Aktay’ın Mehmet Metiner seviyesinde yazılar yazıyor olması bir kayıptır.

     Ama Türkiye için asıl kayıp, bir halk devrimi olan AK Parti’nin bugün başbakanın partisi haline gelmiş olmasıdır.  Bir tür ‘müsbet liderlik prensibi’ tesis etmeye çalışan siyaset teknokratlarının demokrasiyi parti siyasetinin çarkları arasında iğdiş etmeleri mesleklerini icra noktasında takdire şayandır. Ama Türkiye kayıptadır.  Sahte bir cumhuriyetin üvey (gayrimeşru) atalarını aşarak, baba figürü ihtiyacını bugün Abdülhamidvari bir başbakanla karşılayan kitleler açısından da müsbet lider prensibi makes bulmuştur. Başkalarına ayar çeken, “kötü”leri döven, bizleri zengin edip, neslimizi koruyan bir baş(ba)kan. Resmi ve soğuk değil, samimi ve sıcak, bizden bir lider. Önderlik sistemleri çok müşahhas ve lezzetlidir. Fakat zevalinde çok elem vardır. Demokrasi, elinde her zaman Tayyip Erdoğan bulunamayacak olanların en büyük garantisidir. Elinde bugün Tayyip Erdoğan bulunanlar ise bu pederane liderlikten aldıkları lezzete teslim olmakla, şimdiki hazır bir lezzeti, batmanlar kıymetindeki gelecek bir lezzete tercih ediyorlar. Önderlik sisteminin lezzetli baklavasını mı yoksa demokrasinin vasat lezzetteki peynirini mi tercih etmeli? Demokrasi, iktisat risalesinin siyasi liderliğe uygulanmış halidir.

     “Amir devlet”in iflası

     Muhterem Başbakan, “benim Kürt vatandaşım” diyen tek başbakan olmakla övünüyor. Diğer başbakanlardan fersah fersah ileridesiniz ama demokratik kültürde daha talebesiniz. Benim dediğiniz Kürt vatandaş sizin değildir. Bir aidiyet varsa siz onlarınsınız. Sorun herşeye “benim” demeniz. Benim Alevi vatandaşım, benim memurum. Hizmetkarı ve temsilcisi olduğunuz insanların başını okşamayı bırakın. Onlara emir verme makamında olmadığınızı bilin.

     Demokrasiyi dindarlar henüz görmedi. Esaretten kurtuluş (yani Kemalist diktatörlüğün bitirilmesi) kısmında demokrasiye sahip çıktılar. Esaret bitince bu sefer demokrasiye tan’ edenler çoğaldı. Demokrasiyi batı mali sanıp hafife aldılar. Otantisite arayışında kutuplaşmayı körükleyip, Şeriat’ın ruhundan karşı tarafa geçmiş bazı hasenatları inkar yoluna gitmeyi matah bir meta sandılar. Tanımadığın birşeyi çirkin görmek ve onu reddetmek kolaydır. Zira hakiki demokrasiye ihtiyacı dindarlar daha duymuş değildir. Bu ihtiyaç yavaş yavaş hasıl olacaktır. Sonraki yazılarda bu konu üzerinde duracağım.

     Gezi Olayları patlak verince, “oy kullanma hakkınız mı elinizden alındı?” diye soruyor başbakan. Bu demokrasiyi eksik anladığını gösteriyor. Vatandaşın yönetici-memuru üzerindeki vesayetinin sadece oy vermekle sınırlı olduğunu zannediyor. Demokrasi, evet, sandıktan ibaret değildir. Demokrasilerde taraflar birbirlerini yenerler ama ezemezler. Kanunla içkiyi bile yasaklayabilirsin, bu meşru olur. Ama içki içenlere ayyaş diyemezsin, bu hakarettir. Tamamen meşru olan ve batıdaki düzenlemelerin bile gerisinde olan bir hukuki düzenlemeyi yapmakta hükümet yüzde yüz haklıdır, yaptığı meşrudur. Fakat sırf muhafazakar tabanın gönlünü coşturmak için böyle yanlış bir dille konuşmak da o ölçüde yanlıştır, gayri-demokratiktir. Laik devlet iflas etti. Amir devlet de sürdürülebilir değil. Devletin hizmetkar bir alet seviyesine inecek şekilde demokratikleşmesi bugün Türkiye’nin en acil ihtiyacıdır.

     Bugüne gelişin kısa tarihini ise bir sonraki yazıda anlatalım.

     HÜR BAKIŞ

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.