1. YAZARLAR

  2. Kemal BURKAY

  3. Geçmişten Bir Sayfa – 2
Kemal BURKAY

Kemal BURKAY

Kemal BURKAY
Yazarın Tüm Yazıları >

Geçmişten Bir Sayfa – 2

A+A-

Sevgili okurlar,

Şu günlerde bazı arkadaşlarımın desteğiyle anılarımın 3. cildinin mizanpajıyla uğraşıyorum. Mizanpaj bitmek üzere. Ama onu bu yıl yayımlamayı düşünmüyorum. Belki önümüzdeki yıla...

Bu arada 3. ciltten bir bölümü, bugün olup bitenlere de ışık tutacağı, ayrıca hafızaları tazelemeye yardımcı olacağı için köşemde yayımlamayı uygun buldum. Bu bölüm 1990’lı yılların başından bir kesit. Yani aradan 20 yıl geçmiş. Şimdi 20 yaşında olan gençler o yıl daha doğmamıştı, şimdi 25-26 yaşında olanlar ise o zaman daha 5-6 yaşlarında idiler. Onların bu tür bilgilere ihtiyacı var. Ayrıca zaman hafızalardan çok şeyi siliyor, çok şeyin üstü zamanla külleniyor. Onları bilerek küllemek isteyenler bir yana... Bu nedenle, o zaman olgun yaşta olan kişilerin de bilgilerini tazelemelerinde, bazı şeyleri hatırlamalarında yarar var.

Bir yıl kadar önce aynı başlıkla, anılarımın henüz yayınlanmamış kısa bir bölümünü bu köşede yayımlamıştım. Bu nedenle bu yazıya “2” numarasını koydum ve uzunca olduğu için iki bölüm halinde vereceğim.

Kürdistan’da Artan Devlet Terörü ve

KÜRT HALKININ KİTLESEL DİRENİŞİ

(Birinci Bölüm)

Türk devletinin Kürdistan’daki terörü 1989 yılında tırmanarak sürdü, tam bir kıyım halini aldı. Bölgede kitlesel göç ve sürgün hızlandı.

28 Kasım 1989 günü, PKK’lı kılığına bürünmüş özel timler Yüksekova ilçesi Sete (İkiyaka) köyünü bastılar ve 12’si çocuk, 6’sı kadın, 10’u yetişkin erkek olmak üzere toplam 28 kişiyi kurşuna dizerek, telle boğarak katlettiler ve buna bir PKK eylemi süsü vermek istediler. 13 Mart günü de Mardin’in Savur ilçesinde güvenlik güçleri 13 Kürt yurtseverini katlettiler. Bu ve benzer olaylar Kürdistan’da sömürgeci rejime karşı kitlelerin öfke ve nefretini büyütmekteydi. Tepkiler ilk kez Cudi’deki köylü eylemleri ve Silopi yürüyüşünde kendisini açığa vurmuştu. 1990 Martında ise Nusaybin’de patlak veren kitle hareketi hızla büyüdü ve yayıldı.

Savur’da öldürülenlerden Kamuran Dündar’ın cenazesi 15 Mart’ta Nusaybin’de toprağa verilirken mezarı başında büyük bir kitle birikti. Bundan rahatsız olan rejimin güvenlik güçleri, törenden dönen kitlenin üzerine ateş açtı, bu olayda beş kişi öldü, pek çok kişi yaralandı, yüzlerce kişi de gözaltına alındı. Cizre’de bu olayları protesto için 19 mart günü esnaf kepenkleri indirdi. 20 Mart günü ise, halk, yaşlı-genç, kadın-erkek, sarı-kırmızı-yeşil ulusal renklerle donanmış olarak yürüyüşe geçti; araba lastikleri yakıldı, benzin bidonları ateşe verildi. Onbinlerce kişinin yürüyüşü rejimin güvenlik güçlerini şaşkına çevirdi. Tanklar ve panzerlerle kitlenin üzerine yürüdüler ve yine ateş açtılar. Cizre’de de beş kişi öldü, pek çok kişi yaralandı, çok sayıda insan gözaltına alındı. 23 Mart’ta Cizre halkı bir kez daha ölüme meydan okuyarak sokaklara döküldü, „bıji Kurdıstan!“ sloganını atarak yürüdü. Tam da Newroz dönemine rastlaması eylemlere ayrı bir anlam ve heyecan katıyordu.

Olaylar Cizre’nin ardından öteki çevre ilçelere, Silopi, İdil, Kızıltepe, Midyat ve Silvan’a sıçradı. Demokratik Platform, 27 Mart günü Diyarbakır ve Silvan’da bildiri dağıtarak kitleleri direnişe çağırdı.(1) Rejim, Diyarbakır’da büyük kitle hareketlerini önlemek için günler öncesinden binlerce asker ve polisle kenti kuşatmaya almış, giriş çıkışları yasaklamış, kent içinde de ana caddeleri ve kavşakları tutmuştu. Buna rağmen 30 Mart günü kentte kepenkler indi, Protesto hareketi ise sokağa çıkmama biçimine dönüştü. Güvenlik güçleri esnafı yer yer evinden toplayıp getirerek, balyozlarla kepenkleri ve camları kırarak, direnişi kırmaya çalıştılar. Bunu Batman ve Lice’deki kepenk kapama eylemleri izledi. 4 Nisan günü Lice’de tüm kepenkler indi ve ulaşım tümüyle durdu.

Bu, Filistin’de iki yıl kadar önce başlayan eylemler türünden bir Kürt intifadası idi ve rejimi fena halde ürküttü. Yıllardır Kürt ulusal hareketini sindirmek için izlenen terör politikası sonuç vermemiş, aksine ulusal duygular ve istemler yığınları sarmış ve baskılar onların harekete geçmesine yol açmıştı. Rüzgâr eken rejim şimdi fırtına biçiyordu. Nisan 1990 tarihli Riya Azadi’de yazdığım bir yazıda şöyle diyordum:

"1990 Mart-Nisanında Türkiye Kürdistanı’nda yer alan eylemler Güney Afrika ve Filistin’deki türden bir halk direnişini, "intifada“yı andırıyor. Elbet bu daha ilk dalgadır, belki yatışacaktır. Ama onun üç-beş ay, ya da bir yıl sonra, bu kez çok daha güçlü ve yaygın bir dalga halinde ortaya çıkması, giderek süreklilik kazanması mümkündür. Direniş bir kez başlamış ve halk kendi gücünün farkına varmıştır. Muhtemelen o, Güney Afrika veya Filistin direnişinin tıpkısı olmayacak, Kürdistan koşullarına uygun biçimler ve özellikler kazanarak gelişecektir.“Bak: A. Reşit imzasıyla yazdığım „Kürdistan’da Yığınsal direniş“ başlıklı yazı, Seçme Yazılar, Cilt: 1, s. 342).

Rejimin sahipleri fena halde ürktüler. Önce bu eylemleri tümüyle PKK’ya mal edip iç ve dış kamuoyunu yanıltmak istediler. Barışçı eylemleri bir ayaklanma gibi göstermeye kalkıştılar. Öte yandan da tehditler savurdular. Başbakan Akbulut açık açık, „silahla bastıracağız!“ diyordu. Özal, vatan ve millet bütünlüğünün tehlikede olduğunu söylüyordu. Demirel ve Erdal İnönü de eylemleri terör diye niteleyip bir an önce bastırması için hükümete çağrı yapıyorlardı. Bu hava içinde rejim, hızla olağanüstü tedbirlere yöneldi. MGK hemen toplandı. Arkasından Özal, Başbakan Akbulut’la muhalefet liderleri Demirel ve İnönü’yü bir „zirve“ toplantısında biraraya getirdi. Bunu, Bakanlar Kurulu’nun Özal’ın başkanlığında toplanıp önce 413, arkasından da 424 nolu, kitleler arasında SS (sansür ve sürgün) Kararnameleri diye nitelenen kararnamelerin çıkarılışı izledi.

Bu kararnameler ile cezalar arttırılıyor, grev yasakları ve basına sünsür getiriliyor, daha yığınsal sürgünler hedefleniyor ve idarenin eylemleri yargı dışında bırakılıyordu. Böylece rejim Kürdistan’da olağanüstü hali daha da sıkılaştırır, hukuku bir kenara iter, devlet terörünü ve barbarlığı arttırırken Türk kesiminde de basını, demokratik sesleri ve işçi hareketini tümden susturmak istiyordu.

NATO çevreleri Türk devletinin  bu saldırganlığına arka çıktılar. ABD yönetimi de Kürdistan’daki yığınsal eylemlerden tedirgindi ve olayları „Türkiye için tehlikeli!“ diye niteliyordu.

Nisan 1990 tarihli Riya Azadi’de çıkan „Faşizm Kendini Yeniliyor“ başlıklı yazıda, yeni durumu 12 Mart türü bir darbe olarak niteliyor ve şöyle diyordum:

Böylece hem cunta var, hem sözde sivil hükümet ve parlamento… Hem ülke terörle yönetiliyor, hak ve özgürlüklerin kırıntıları bile gasp ediliyor, hem de bostan korkuluğu türünden partiler var.“ (Bak: Seçme Eserler, Cilt 1, s. 351).

Direniş Dalgası Türkiye’nin Geneline Yayılıyor

Rejimin savurduğu tehditler bir işe yaramadı ve 413 ve 424 sayılı kararnameler, kitle hareketlerini önlemek için bekleneni vermedi. Burjuva basınının, kararnameye uşakça uyum sağlayıp haberleri sansür etmesi üzerine, Kürdistan’da bu kez ilginç ve yeni bir eylemle, burjuva basını boykot edildi. Newroz’un ardından 1 Mayıs geldi. Rejim ordu ve polisini seferber etmiş olmasına rağmen yüzbinlerce işçi 1 mayıs günü işyerlerinde iş durdurup bildirilerini topluca okuyarak eylem yaptı. Bu eylem karşısında patronların ve politikacıların birçoğu geri adım atarak 1 Mayıs’ın emek günü olarak kutlanmasında bir sakınca olmadığını söylemek gereğini duydular. Nisan ve Mayıs ayları aynı zamanda yoğun çevre eylemlerine ve tüketici boykotlarına sahne oldu. Gökova’da Aliağa termik santraline, Konya yöresinde ise NATO uçaklarının alçak uçuş projesine karşı yoğun eylemler oldu. Yine Mayıs ayında, yıllardır kaynayan cezaevlerinde, bu kez 413 numaralı kararnameye karşı yeni bir direniş dalgası başladı. Bu direnişi başlatanlar sol dergilerin yazı işleri sorumluları idiler ve aynı zamanda TCK’nın 141-142 ve 163. maddelerinin kaldırılmasını, düşünce özgürlüğünün tam olarak sağlanmasını istiyorlardı. Çanakkale E Tipi Cezaevindeki basın mensuplarının başlattığı bu direniş hızla öteki cezaevlerine yansıdı. Cezaevlerindeki grev dışarda, özellikle Kürdistan’da -Diyarbakır başta olmak üzere- dayanışma grevlerine, oturma eylemlerine yol açtı. Rejim açlık grevindekilere ve Dicle Üniversitesi öğrencilerine saldırdı, yüzlerce kişi gözaltına alındı; ama eylemler sürdü. Yine 29 Mayıs günü Kerboran (Dargeçit) kasabasında dayanışma grevi yapan yüz kişi gözaltına alındı. Bunun üzerine kasabanın kadın ve çocukları yürüyüşe geçtiler. Rejimin kolluk güçleri sadırdı ve çok kişiyi gözaltına aldı. Olayları protesto için esnaf kepenklerini indirdi.

Direniş dalgası devam etti. 30 Haziran’da İstanbul’da sayıları yüzleri aşan şairler, yazarlar ve sanatçılar „özgürlük için“ yürüdüler. En önde, bastonuna dayanarak yürüyen 83 yaşındaki Cevdet Kudret vardı. Bu, kendi türünde ilk yürüyüştü.. Bundan birkaç gün sonra, yüksek enflasyona karşı ücret artışını az bulan memurların yürüyüşleri patlak verdi. Memur eylemleri, başta İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Kocaeli gibi büyük kentler olmak üzere ülkenin dörtbir yanını bir yangın gibi sardı. Büro memurlarının yanı sıra doktorlar ve öteki sağlık personeli, hatta kanun adamları ve en „ağırbaşlı“ kesim olan yargıçlar ve savcılar bile yürüdüler.

Bunun ardından, çiçeği burnunda Halkın Emek Partisi’nin 11 milletvekili, parlamentodan umutlarını kesip yürüyüşçüler kervanına katıldılar; İstanbul’dan Diyarbakır’a kadar süren uzun bir yürüyüş düzenlediler. Bu da kendi türünde bir ilk yürüyüştü.

Yurt dışında Yoğun Tepkiler

Parti’nin, KOMKAR’ın ve KİHG’nin Kampanyası

Nusaybin ve Cizre’de başlayıp tüm bölgeye yayılan eylem dalgasıyla birlikte yayınladığımız parti bildirilerini yurt içinde yaygın biçimde dağıttık, eylemleri destekledik ve Kürt halkının acil istemlerini dile getirdik. Ayrıca rejimin artan saldırganlığının teşhiri ve protestosu için yurtdışı örgütümüzü göreve çağırdık. Çeşitli dillerde basın bildirisi çıkardık ve Federal Almanya’nın çeşitli kentlerinde, Londra’da, Danimarka’da protesto gösterileri, işgaller düzenledik. KOMKAR „Kürtlere de Yaşam hakkı“ sloganı altında imza kampanyası açtı. Aralarında Alman eski Anayasa Mahkemesi Başkanı prof. Martin Hirsch’in de bulunduğu pek çok ünlü kişi bu çağrıyı imzaladı. Alman Yeşiller Partisi, 12. Kongresinde bu çağrıyı bir kongre kararına dönüştürdü. Türk elçiliklerine ve hükümetine protesto mektupları yağdı. Kürdistan İnsan Hakları Girişimi (KİHG) de, gelişmelerle ilgili olarak çeşitli uluslararası kuruluşlara ve insan hakları örgütlerine çağrıda bulunarak olaylara karşı suskun kalmamalarını istedi. Bu mektup geniş yankı buldu (Bunun için bak: Riya Azadi, sayı 133, Nisan 1990, s. 1-11; ayrıca Dengê KOMKAR, sayı 123-124).

Baskılar, uluslararası planda da tepki yarattı. Alman Parlamentosu 27 Nisan’daki toplantısında konuyu tartıştı. Uluslararası Af Örgütü’nün yıllık raporunda Türkiye’ye, özellikle de Kürtlerin durumuna geniş yer ayrıldı. PEN-Kulüp hapisteki yazarlarla dayanışmayı arttırdı. 15-20 Nisan 1990 tarihlerinde Selanik’te toplanan Dünya Dilbilimcileri 9. Kongresi, aldığı bir kararla Kürt dili üzerindeki baskılar nedeniyle Türk rejimini protesto etti. Avrupa Parlamentosu ise 17 Mayıs 1990’da, Türkiye’de insan haklarıyla ilgili olarak bir karar aldı. Bu kararda değişik insan hakları ihlallerinin yanı sıra, Kürt halkının durumuna ve Kürt sorununun çözümüne ilişkin önerilere de geniş yer verildi. Kararda şöyle deniyordu:

"AP, Türkiye’deki Kürt azınlığın politik, sosyal ve kültürel haklarının tanınmasının Türkiye’nin Güneydoğu bölgesinde barış içinde birarada yaşamaya olanak vereceğini belirtir ve Türk hükümetini, Kürt varlığının barışçı biçimde ifadesini bir cürüm sayma anlayışına ve baskı politikasına son vermeye çağırır.

"9 Nisan 1990 tarihli Hükümet kararnamesinin insan haklarıyla bağdaşmadığını, bu nedenle de hemen geri alınması gereğini belirtir.“ (Kararın tamamı için bak: Riya Azadi, 134, s.12).

Avrupa ülkelerinde basın Kürt halkına uygulanan teröre ve buna karşı kitlesel eylemlere geniş yer verdi. Türkiye parlamenterlerden, hukukçulardan, gazeteci ve yazarlardan oluşan heyetlerin akınına uğradı.

Türk dışişleri bu yoğun kampanyamız ve gelen tepkiler karşısında oldukça sıkıştı. Türk diplomatlar Avrupa başkentlerini dolaşarak Türkiye aleyhine oluşan bu olumsuz havayı gidermeye çalıştılar. Türk basını, 413 sayılı sansür kararnamesine rağmen, bizim aktivitemizi ve Türk dışişlerinin sefaletini sayfalarına yansıttı.

Türkiye aleyhindeki olumsuz havayı dağıtmak için dış sefere çıkanlardan biri de Erdal İnönü idi. Bu sözde „sosyal demokrat“, özellikle sosyal demokrat partilerle görüşerek etkilemeye çalıştı. Ne var ki gittiği her yerde, Fedaral Almanya’da ve ABD’de karşısına Kürt sorunu kondu.

* * *

Öte yandan, Bay Demirel ve İnönü, bir yandan hükümeti kışkırtıp söz konusu olağanüstü baskı tedbirlerine özendirirken, diğer yandan da sözde muhalefet olarak, hem Kürtleri yatıştırmak, hem de parsa toplamak için Kürdistan’a koşuyorlardı. Deneyli ve kurnaz Demirel, Kürdistan gezisini dar tuttu, Urfa’ya gidip gelmekle yetindi; ıslık ve yuha gelebilecek yerlere uğramadı.. İnönü’nün gezisi ise, kendisi ve partisi açısından utanç verici idi. Gittiği her yerde halk kendisini boykot etti. Yoğun bir polis ve asker kordonu, panzerler ve özel timler eşliğinde dolaştı. Cizre ve Bitlis’te yuhalarla karşılandı, ıslıklandı. İnsanlar neden Paris Konferansı’na katılan milletvekillerinin ihraç edildiğini, neden SS kararnamelerine destek verdiğini sordular.

İnönü, karşılaştığı manzara karşısında yaptıklarını unutup demokrasi yanlısı pozlar sergilemeye kalkıştı, hükümeti eleştirerek şöyle dedi:

"Açıkça söylemek istiyorum, tüm bu olumsuzlukların sorumlusu ANAP hükümetidir. Demokrasi açıklık rejimidir. Ülkenin asıl yöneticisi olan halktan saklanacak bir şey olamaz. Hükümet hangi çağda yaşadığımızı anlamaya çalışmalıdır. Tüm dünyada özgürlük ve demokrasinin zaferleri kutlanırken, kendisini kaptırdığı ortaçağ zihniyetinden kurtarmalıdır. Tüm sorunlarımızı demokrasi içinde çözebiliriz. Demokrasiden özveride bulunulması kabul edilemez. Bu yolu açarsak yaşamın bedeli esaret olur. Esir yaşamayı kabul etmeyiz!

Bu sözler hoştu ve bazı noktaları hariç, doğruydu. Tek sorumlu ise ANAP değildi. Barışçı gösteriler yapan Kürt halkını terörist diye suçlayan, parti üyelerinin Kürt konulu bir konferansa katılmasına bile katlanamıyan, Kürtçe konuştuğu için bir belediye başkanını partiden atan (2) İnönü’nün kendisi de olan bitenden bir o kadar sorumluydu.

İnönü bu gezisinin ardından Kürtçe konuşup yazmakta bir sakınca olmadığını da söyledi. Bölgede tabanın kendi ayakları altından kaydığını gören SHP, bir süre sonra bir „Güneydoğu raporu“ hazırladı ve kültürel hakları da kapsayan bazı yüzeysel reformlar da önerdi. Ne var ki bu işte samimi değildi. Oy kaygısıyla yapılan bu tür çıkışlar olayların gürültü patırtısı içinde unutuldu. SHP söylediklerine sahip çıkmadı ve güçlenen şovenizmin, baskı rejiminin ana dayanaklarından biri oldu.

-----------------------------------------------

(1) Bu dönemde olup bitenler ve özellikle Güney Kürdistan’da sınıra yönelik göç Kuzey’de kitleler arasında öylesine bir heyecan dalgası yarattı ki, düzen partilerinin yerel tabanını ve yerel örgütlerini bile doğan tepki dalgasına katılmaya zorladı. Dayanışma amacıyla Diyarbakır’da, HEP ve SP ile birlikte, düzen partilerinin yerel örgütlerinin (DYP, SHP, RP), sendikaların ve demokratik kitle örgütlerinin de içinde olduğu bir Demokratik Platform oluştu. Bu platformun oluşmasında pay sahibi idik ve başkanı da arkadaşımız Refik Karakoç’tu. Platform Diyarbakır ve çevre kent ve kasabalarda bir dizi kitlesel etkinlik düzenledi. Bunlardan biri Nisan 1991’de Diyarbakır’da yapılan, Güney Kürdistan’a destek niteliğindeki ve onbinlerce kişinin katıldığı mitingdi.

Demokratik Platform, bazılarının şimdi her şeyi PKK’ya mal etme, öyle görüp gösterme anlayışına karşılık, PKK ile ilgisi olmayan, partimizin ve öteki Kürt yurtsever çevrelerinin içinde etkin oldukları bir sivil toplum hareketi idi. PKK ise, bizzat Öcalan’ın ağzından bu plaformun çalışmalarından rahatsızlık dile getirmiş ve örgütünü, “Bizden başka kimse yok diyorsunuz, ama işte Demokratik Platformun eylemleri ortada,” demiş ve bu çalışmaları engelleyemedikleri için her zamanki gibi örgütüne fırça atmıştı...

(2) Diyarbakır belediye Başkanı Turgut Atalay, bir toplantıda halka Kürtçe seslendi diye SHP’den atılmıştı.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.