1. YAZARLAR

  2. Azad SERHILDAN

  3. GAZZE YARDIM GEMİSİ’NDEN AKLA TAKILAN ŞÜPHELER
Azad SERHILDAN

Azad SERHILDAN

Azad SERHILDAN
Yazarın Tüm Yazıları >

GAZZE YARDIM GEMİSİ’NDEN AKLA TAKILAN ŞÜPHELER

A+A-

30.05.2010 tarihinde içinde altı yüz civarında uluslararası barış ve insan hakları gönüllüsüyle birlikte insani yardım malzemesi bulunan gemiler, Gazze’ye doğru yola çıkmışlardı.  İsrail’in önceden uyarmasına rağmen ısrarla bu gemilerin Gazze’ye yönelmesi sonucu, dokuz Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ölmüş, otuzu da yaralanmıştır.

1967’den beri her türlü şiddete maruz kalan Gazze’ye İHH adlı uluslararası yardım çalışması yapan bir kuruluşun önderliğinde gerçekleştirilmeye çalışılan yardımlara İsrail devleti kanlı bir şekilde müdahale etmiştir. Uluslararası sularda gerçekleştirilen bu müdahale, sivil insanlara yönelik gerçekleştirildiği için hemen hemen tüm dünya milletlerinin haklı tepkisini çekmiştir. İçinde otuz iki milletten vatandaşın bulunduğu gemiler sahip olduğu farklı düşünsel ve etnik aidiyatlarından dolayı, İslami bir kimlikten öte insani bir kimlik; ulusal bir amaçtan çok evrensel bir amaçla özdeşleştirilebilir. Abluka altında bulunan Gazze’ye destek olmak amacıyla yola çıkan gemi kafilesi, vicdani bir muhasebe sonucu ezilen unsura el uzatma gibi bir sorumluluğun bilinciyle hareket etmişlerdir. Bu davranış, ahlaki açıdan hiyerarşik etik dizgesinin en üst basamağını teşkil etmektedir. Menfaat fikrinin dışarsandığı, iyi niyetin ön plana çıktığı böyle bir yolculuğu gerçekleştiren kişiler, elbette işledikleri sevabın kazancını alacaklardır. Fakat burada, üzerinde özenle durulup olumsuz yönde tenkit edilmesi gereken birkaç husus vardır. Ne yazık ki bu hususlar göründüğü kadarıyla gözden kaçırılmıştır.

İlkin, uluslararası bir yardım kuruluşu olduğunu iddia eden İHH’nin, Türk ulusunu temsil eden ay yıldızlı bayrağı kendisine miğfer olarak kullanması büyük bir çelişkidir. Bu durum, onun evrensellik görünümü adı altında milliliği aşılamaya çalışan bir kuruluş olduğunun göstergesidir. Ulus-devlet paradigması inşa edilmeden önce herhangi bir kabilenin ya da halkın tanınmasında yardımcı öğe pozisyonunda olan bayrak, Fransız İhtilali’nden sonra oluşan uluslaşma bilinciyle birlikte mitsel özelliklerle donatılıp kutsallaştırılmıştır. Bayrağa yapılacak en küçük bir hakaret bile, herhangi bir ulusun herhangi bir ferdinde öfke krizlerine yol açacak kadar ifrat derecesindeki davranışları ortaya çıkarır. Benliğe kadar işlenmiş olan bu bayrak sevdası, onu günümüzün en yaygın putlarından biri haline getirmiştir. Bayrağa tapınılması gereken bir obje gözüyle değil de özgürlüğün simgesi gözüyle bakanlar açısından meseleyi irdelediğimizde ise, karşımıza hürriyet-kölelik, hümanizm-faşizm gibi birbirine tezat kavramlar çıkar. Ezilen bir halkın mücadelesinde bayrak, hürriyet ve hümanizm kavramlarına karşılık gelirken; ezen devlet sistemlerinde kölelik ve faşizmi temsil eden zihniyetin göstergesi haline gelir. Mesela, Kürdistan, Filistin, Çeçenistan bayrakları toprakları işgal edilmiş halkların mücadelesini temsil ettiğinden dolayı ilerleyici; İngiliz, İsrail, Amerika bayrakları ise, sömürgeci zihniyetin ifade aracı olduğu için gericidir. Bu perspektiften Türk bayrağını ele aldığımızda, onun Türk ırkçılığının sembolü haline getirildiğini gözlemlemekteyiz. Türkler dışındaki diğer milletleri Türkleştirme üzerine bina edilen Türk devletinin bayrağını gemilerine asan İHH yöneticileri, gemideki gönüllü şahıslar, başta Türkiye olmak üzere dünyanın pek çok ülkesinde düzenlenen mitinglerde Türk bayrakları altında İsrail’i kınamaya kalkışan siyasal İslamcılar ile sol demokratlar bilinçli ya da bilinçsiz olarak Türkiye Cumhuriyeti devletinin tarih boyunca uygulamış olduğu katliamları, soykırımları meşrulaştırmıştır. Mazlumların bayrağıymış gibi bütün ülkelerde dalgalandırılan bu bayrağın Kürdistan coğrafyasında da dalgalandırılması, Kürdistanlı Müslümanların oyuna gelmesine yol açmıştır ve onları töhmet altında bırakmıştır.

Gemide öldürülen vatandaşların bazıları Kürt oldukları halde, onların Kürt kimliklerinin ısrarla arka plana itilmeye çalışılması, Kemalist zihniyetin Kürtlere biçmiş olduğu Türk kabul edilme anlayışının tipik bir örneğidir. Yardım gemisinde aktif bir şekilde rol alan ve kanlarıyla Filistin davasına bedel ödeyen Kürtlerin yapmış oldukları fedakârlıkların tamamı Türklere mal edilerek Türk ulusu yüceltilmiştir. Eğer gemi organizasyonunu İran ya da Suriye düzenleseydi, bu sefer de, Kürtlerin yapmış olacağı tüm çabalar Farslara ve Araplara mal edilecekti. Kürtlere yapılan bu tür çifte standartlar karşısında Türk ve Kürt İslamcılarının hep bir ağızdan “önemli olan Allah rızasıdır” ifadesini kullanmaları, dolaylı yoldan Türk egemenliğine destek vermek anlamına gelir. Ayrıca haklıya hakkının verilmemesi İslam dininin üzerine bina edildiği adalet kavramının Müslümanlar tarafından yeterince anlaşılmadığını gösterir. Eğer bu yardım çalışmasını Kürdistan adlı bir devlet yapsaydı ve öldürülenlerin hepsini, farklı etnik kimliklere mensup oldukları halde, Kürt kabul etseydi, Türk, Arap ve Fars milletleri “biz Kürt değiliz, bizi niye Kürt kabul ediyorsunuz?” diye meydanlara çıkmayacaklar mıydı? Ya da kitle iletişim araçları vasıtasıyla kimliklerini müdafaa etme noktasında bas bas bağırmayacaklar mıydı? Onlar ortaya koyacakları bu tepkilerinde elbette haklıdırlar. Böyle bir durum karşısında bir Kürt bireyi olarak ben de elimden geldiği kadar bu haklı karşı çıkışları savunurdum. Fakat Türk devletinin ve medyasının Kürtlerin ortaya koymuş olduğu emeği çalmasına Türk İslamcıları her zamanki gibi göz yummuştur. Asıl tuhafıma giden ise, yedek güç konumunda olan Kürt İslamcılarının da kendi çabalarının çalınmasına ses çıkarmamalarıdır. Mutlak adaleti gerçekleştirme hedefiyle ortaya çıkmış olan İslam dininin temsilcileri konumunda kendini hissedenlerin bu çarpık anlayışları karşısında güvensizliğin vücuda gelmesi doğal karşılanmamalı mı?

 Türkiye’nin dış siyasette İsrail’e karşı takınmış olduğu tavrı, ezen-ezilen mücadelesinde ezilenin tarafını tutma gibi genel-geçer ahlaki bir yasa ile özdeşleştirmeye çalışanlar, Kürdistan’a baktıklarında büyük bir yanılgı içerisinde olduklarını göreceklerdir. Çünkü Türkiye’nin kendisi ezen bir güç olarak, İsrail’in Filistin’e uyguladığı baskının çok daha fazlasını Kürdistan’a uygulamaktadır. Mavi Marmara gemisine baskının olduğu saatlerde Türkiye Kürdistan’ın dağlarına bomba yağdırmaktaydı. Daha önce Gazze’de kullanılan ve savaş suçu sayılan ABD yapımı misket bombaların aynısı, Türk uçakları tarafında Kürdistan coğrafyasına da atılmaktaydı. Tevrat’tan ikide bir “öldürmeyeceksin” ayetini okuyan Başbakan Erdoğan’ın kendisi, faşist Türkiye devletinin kolluk kuvvetlerine, taş atan Kürt çocukları için “önünüze çıkan kim olursa olsun öldürün!” emrini vererek birkaç Kürt çocuğunun öldürülmesinde başat rol oynamıştır. Hem İsrail’in hem de Türkiye’nin öldürme eylemlerini dünya kamuoyu nezdinde yasallaştırmak için kullandıkları argümanlara baktığımızda ise, hemen hemen aynı gerekçelere sarıldıklarını görmekteyiz. Her ikisi de kendi devlet terörlerini gizleyerek, halklarının özgürlüğü için mücadele eden militanları düzeni bozup anarşi yaratmakla suçlamaktadır. İçteki zulüm içerikli uygulamalarını örtbas etmek için de dış politikada hareketli geliş- gidişler yaratarak halkın dikkatini uzak alanlara kaydırmaya çalışırlar.

Türkiye Cumhuriyeti devletinin Filistin mücadelesinde etkin güç odaklarından biri haline gelmeye çalışması, tamamıyla siyasi ranta kenetlenmiş zihniyetin dışavurumudur. Ortadoğu’da emperyal bir kuvvet olma hedefini gerçekleştirmek için bölgedeki etkin devletlerle çeşitli antlaşmalar yapan Türkiye, İsrail’in gemi baskınına göstermiş olduğu sertlik dozu yüksek olan dilsel tepkisiyle de, Ortadoğu’nun ortasına yerleşmeye çalışmıştır. Gemide öldürülenlerin kanı üzerinde, hem iç siyasette hem de dış siyasette faydalanmasını bilen Ak Parti hükümeti, sadece kendi propagandasını değil aynı zamanda Türkiye’nin de propagandasını yapmıştır. Menfaat tutkularını göz boyamayla insancıl hale bürümeye çalışan bu partinin temsilcileri, kendilerine muhalif olanları bile cezp etmiştir. İsrail ile diplomatik, askeri, stratejik ve ekonomik yönden bilinen ve bilinmeyen bir sürü antlaşması bulunan Türk devleti, eğer Filistin halkına ve gemide öldürülen kendi vatandaşlarına birazcık değer veriyorsa, bu antlaşmaları hemen iptal etmelidir. Ama böyle bir şey, ne Ak Parti hükümetinden ne de diğer partilerden beklenmelidir. Çünkü insanı merkeze yerleştiren bir siyaset yerine, ülke çıkarını ön planda tutan bir siyaset güdülmektedir. Peki, icraat noktasında bir yaptırım söz konusu olmayacaksa, bu kadar bağırıp çağırmanın ne anlamı var? Eğer halen birileri Ak Parti hükümetinin Filistin meselesinde samimi olduğunu ve söylemlerinin içten gelen söylemler olduğu iddia ediyorsa,onlara tek bir soru yönelteceğim: Fethullah Gülen’in İsrail’in eylemini meşru kılacak tarzda ifadeler kullanması karşısında Ak Parti hükümeti niye suskun kalmıştır? Hatta partinin ikinci adamı olan Bülent Arınç, Gülen’in açıklamalarının desteklenmesi gerektiğini söylemiştir. İsrail’e atıp tutan Başbakan, İsrail’in işlemiş olduğu zulmü haklı çıkaran Fethullah Gülen’e ses çıkarmaması büyük bir aykırılık teşkil etmez mi? Bu ikilem, Ak Parti’nin bir yandan radikal İslamcıların oylarını toplama, bir yandan da Gülen cemaatinin oylarını kaybetmeme politikasının gereğidir.

İsrail’in Türk gemilerine müdahalesi, hem Türkiyeli Müslümanların, hem de Kürdistanlı Müslümanların devlet ile olan bağlarını yeterince koparamadıklarını gösterdi. Osmanlı ruhunu diriltmeye çalışan Ak Parti’nin gemi baskınına olan tepkisi, halkı meydanlara dökerek devlet-millet bütünlüğünü yeniden ortaya çıkardı. Tekbirler eşliğinde İsrail’e lanet okuyan toplum, adeta Türkiye’ye de rahmet okurcasına bir tavır sergileme içerisine girdi.İslami kesimin önderliğinde gerçekleştirilen mitinglerde, Türkiye’nin İsrail’e müdahale etmesi üzerine uzun uzadıya duruldu. Kürdistan’ın bazı yerlerinde şubeleri bulunan İstanbul merkezli bir derneğin önemli şahıslarından biri, Türk silahlı kuvvetlerinin bu olaya sessiz kalmaması ve İsrail’e savaş ilan etmesi gerektiğini söyledi. Sürekli olarak TSK’yı olumsuz yönde eleştiren bu derneğin kalkıp da ona akıl vermeye çalışması aklın hangi ölçütleriyle izah edilebilir? Farz edelim, Türk Silahlı Kuvvetleri bu derneğin çağrısına olumlu karşılık verdi ve İsrail’e fiili savaş ilan etti. Peki, bu durumda derneğe mensup olanlar Türkiye-İsrail savaşımında TSK’nın yedek gücü olarak Yahudilerle çarpışmayacaklar mı? TSK’ya akıl verdiklerine göre bu savaşımdaki yerlerini alacaklardır. 1967 Arap-İsrail savaşımında da nice duyarlı Müslüman boşu boşuna egemenlerin ihtiraslarına kurban gitmedi mi? Kürdistan’daki İslami harekete büyük faydaları olan saygıdeğer bir zatın, PKK’nin İskenderun saldırısıyla İsrail’in Mavi Marmara gemisine müdahalesi arasında bağlantı kurmaya çalışması ise, büyük bir talihsizliktir. Olayların olduğu ilk günden itibaren devletin yetkili organları, ısrarla iki saldırı arasında bağlantı kurmaya çalıştılar. Amaçları, Kürt halkına PKK’nin Yahudilerle birlikte hareket ettiğini ispatlayıp onları devletin kucağına itmekti. Fakat bunda başarılı olamadılar. Bu noktada Müslüman kanaat önderlerinin daha temkinli davranması ve kullanacakları ifadelerin nerelere uzanıp kimin işine yarayacağını iyi analiz etmesi gerekir.

Kirli siyasi emelleri uğruna insanların göz göre göre ölmelerine seyirci kalan güç sahiplerine karşı, bilinçli ve uyanık bir toplumun vücuda gelmesini ilahi kudret sahibi olan Allah’tan niyaz ederim.

Önceki ve Sonraki Yazılar