1. YAZARLAR

  2. Cihan AKTAŞ

  3. Garantili aşklar
Cihan AKTAŞ

Cihan AKTAŞ

Yazarın Tüm Yazıları >

Garantili aşklar

A+A-

Eskiden sıklıkla, büyük ihtimalle Horasanlı sufi Bûşencî’ye ait olan “bugün tasavvufun kendisi yok, ama da var” cümlesine atıfta bulunurduk. Bu sözü Martin Lings de kullanmış ve Kuşeyri Riselesi’nde de geçiyor. Demek ki söz konusu şikâyet zamanımıza özgü değil. Olgu sıklıkla mevcut olsa bile bazen adlar değişiyor. Aynı konuşmayı şimdilerde aşk için yapıyoruz. Genç kızlar her zamanki kadar aşk evliliği yapmak istiyor, ama yanı sıra başka şartlar da koşuyorlar. Garantili bir aşk, tuhaf bir terkip, ancak “çağ” o kadar güvensiz ve maşuk olarak kadının iradesi öylesine şartlara bağımlı ki hâlâ, perişan olmaya değecek görülmediğinden aşka karşı zırhlarla kuşanıyor benlikler.

Şimdi bir de önce kendini sevme şiarının bitmeyen hazırlığı var. Kimse aşk için çile çekmeye hazır değil; aşk ve keyif bir arada, aynı pakette olacak. Biri için fedakârlık yapmadan onun gözüne gönlüne iyi gelmesi beklentisi herhalde ancak keyif ekonomisiyle açıklanabilir. “Aşk”ın bulunduğu pakette rüya beldelerine yolculuk da var sihirli aşk küresi de, konforlu bir ev de var araba da. Peluş ayıcık günün anlamını yaymanın her keseye elverişli anahtarı. Garanti beklentisi arttıkça kısalıyor aşkın ömrü ve şikayetler başlıyor. Aşk kime, niye o kadar cömert olacaktı?

Rahatına düşkün, başkası için kılını kıpırdatmaya üşenen kişi çile çekmeye nasıl hazır olacak? Öyle ya, aşk artık “çile” ile birlikte anılmıyor. Kendi emellerinden vazgeçme sebebi olarak aşk artık bir büyük saflık, saçmalık. Yüz üstü bırakılmayı nasıl göze alabilir, istismar edilmeyi hangi değecek sebeple sineye çekebilirsiniz ve otobüsle işe gitmeyi sürdürmeye devam mı edeceksiniz… “Aşk yok; çünkü biz sinik, bilinçli, uyanık, aklı başında ve her şeyi ortada varlıklarız", diye anlatıyor Kristeva. Tedbirli, temkinli, güven yoksunuyuz. Çünkü mesela aşkın binlerce yıldır şiir yazılan tarafı artık kendi şiirleri kabul görsün istiyor. Bu beklenti, aşk çekişmesindeki dengeleri yeniden tanımlarken iddialı ve çekişmeli bir geçiş dönemi sahneleri sunuyor.

Otuz yaşlarında bir gazeteci hanımla konuşuyorduk. Usul usul mayalanan bir aşkın heyecanını kısa bir süre yaşayabilmiş. Neye mal olacağını anlayınca geri çekildi, dedi. Erkekler artık aşık olamıyorlar, diye bir genelleme de yaptı. Kimi erkekler ise şöyle bir genelleme yapıyorlar, binlerce yıldan beri: Artık kendine aşık edecek kadınlar yok. Iris Murdoch’un Melekler Zamanı romanının kahramanlarından bir delikanlı, aşık olma yeteneğini körelten bir sebep olarak gizem eksikliğini hatırlatıyordu. Mahremiyetin kamusal alana savrulması bir büyük sebep; aşk, sınırlar gerektirir. Fakat mahremiyetin kamusal alana savrulmasından önceki dönemleri kadın-erkek ilişkilerindeki denklik ve adalet açısından her açıdan savunabiliyor muyuz gerçekten?

Aşk bedeli göze alınamayan bir olay, gelgelelim onu yaşama dileği azalmıyor, artıyor. Risksiz aşkın bir formülü olmaz mı? 14 Şubat bu nedenle de popüler hale gelebildi; herkes ortaklaşa paylaşılan piyasa coşkusundan kendisine sahici bir şeyler düşeceğini umabilir. Aşkı hatırlayan hediye konusunu örgütleyen kadın, hediyelerin tasarımı bu nedenle de hep kadının beğenisi üzerinden kuruluyor. Erkeği aşk konusunda örgütleyen de kadın. Muhteşem Gatsby’nin yükseliş ve çöküşünün hüzünlü hikayesini düşünün… Fakat femme fatele indirgemesi de büyük ölçüde bir Hollywood entrikası. Aşk yüzünden acı çeken daha ziyade kadınlar mı erkekler mi? Oscar Wilde’ın sözü geçerliliğini korumuyor olabilir mi? “Yirmi yıllık evlilik bir kadını devlet dairesine, yirmi yıllık bir aşk ise harabeye çevirir.”

Savrulmalar, korkuları güçlendiriyor. Bir şeyler ifratla tefrit arasında gidip geliyor. Harabe olma korkusuna karşı barikat kurma bir çare sayılıyor. Gelgelelim felsefecilerin “olay” dediği hal olarak sökün eder aşk, şiir gibi, devrim gibi. Zaten oradaydı, gelişmekteydi; şimdi fark ediyorsunuz. O açıdan bakılacak olursa sanat gibi aşk da bir eserden ziyade bir olaydır. Bir olay olarak aşk piyasa eseri bir paket değil, rahmani bir bağış. Mihail Rıklin’in hatırlattığı üzere: Bir olayı satın alamazsınız, oysa sanat eserinin satın alınabileceğini biliyoruz. Sanat eserinin sergilenmesi ve satılmasına dönük piyasa ağı pek çok şeyle ilgili olsa bile artık sanatı oluşturan sebeplerin karşısında bir yerdedir. Bir olay olarak aşk her zaman bir piyasa olgusu halinde konuşulan, planlanan ve paketlenen aşk imgelerine yabancı kalarak kendini olanaklı kılabilir. Sahiciliği nispetinde bağırılmayan bir tecrübe olarak aşk, dile getirilemeyen cümlelerin boşluğunda yuvalanıyor olmalı.

Piyasa imgeleri aşkın romanla, romanın kadınla, kadının da bir hediye paketinin sürpriziyle ilgili olduğuna inandıracak bir sistemle hedef alıyor bazen ürkek bir şekilde umutlu, bazen de kireç bağlamış gönülleri. Şiir yazamayan ama şiiri esinlediği düşünülen maşuk olarak kadın, erkeği kazanmaya sevk eden sebeplerin de taşıyıcısı olarak muhatap.

Baskın imgelerin gerisindeki gerçek hikayelerin ne kadar farkındayız acaba? Aşk –tıpkı sanat gibi- ekrana yansıması önemli bulunmayan mekânlarda kendi halinde gerçekleşmeyi sürdürüyor olamaz mı?

Dar zamanlarda, iflas ve işsizlik günlerinde, hapiste ya da sürgünde, hatta belki zor hastalığın pençesindeyken de aşk eşin, sevgilinin yanında olma konusunda gösterilen sadakat ve vefaya ne ölçüde dönüşüyor? Kadınların engel tanımayan vefası, Amerika’da yaşayan Türkiye kökenli Müslüman okur-yazarların bir dayanışma platformu olan WisdomNet internet grubunda üç yıl kadar önce tartışılmıştı. Grubun kıdemli üyelerinden, Amerikan hapishanelerinde “dinî rehber” olarak çalışan www.habergaraj.com yazarı Bilgin Erdoğan, düşündürücü bir hapishane olgusunu ele almıştı,“Duvarların ardındaki koşulsuz aşk” başlığını taşıyan yazısında. Hür kadınlar, mahkûm erkeklerle evlenerek onların dışarıdaki gözü, kulağı haline geliyorlar. Bir tür platonik aşk değil mi bu, kadını aşk eyleminde özne ve özgür kılan... Gerçek anlamda seçme yeteneğini haiz kadınların seçiminden söz ediyor Erdoğan. Metropollerin kirli sokaklarından ve günah kokan gecelerinden, kirli, çıkara dayalı ilişkilerden kopma isteğiyle de güç kazanıyor belki, müebbede mahkûm bir erkeğe bağlanmanın zorluklarını göze aldırtan duygular. Bu bekleyişlere ilişkin haberler bin yıllar geçse de değişmeyen, bununla birlikte ısrarla yanlış anlaşılan üzerine düşündürüyor: Kadın varlığı ne güvenilmez ne de zayıf. Hapiste bir kadın ve onu beklemek üzere yüreklendiren erkek örnekleri ise şaşırtıcı geliyor hep.

“Aşk” demeyi sürdürebileceğimiz şekilde kendini kanıtlamış olan hal, layık olana indirilen bir bağış: Bencil ve cimri aşık olabilir mi? Olay bunu mümkün kılabilir. Ancak sürekliliği sağlamanın yolu cimrilikten geçmez. Gerekli olan romantik jestler değil, karşılıklı gelişmenin yolunu tıkayan engelleri ortadan kaldırmaktır. Olay beklenmedik bir şekilde gelir, geride ne bırakacağı, neyi yücelteceği veya alçaltacağı faillerin kabulüne bağlı. Süreç normal olarak “garanti” olgusunu ayak bağı olarak görür. 14 Şubat piyasasının karşılık geldiği şey ise bu mümkün olmayan garantiyi büyüleyici bir yalan olarak sunmanın tezgâhı.

Çünkü aşk, ilânihâye mesafenin oluşturduğu gizem alanına kapanarak kendini tamamlayamaz. Durumu sağlama almak üzere yüksek duvarlarla çevreleyen bencil fail, gizem alanını suç zemini haline getiriyor en kısa zamanda ve ilk cinnet/cinayet halinde de olay mahallini terk ediyor. Her şeyi kendine yontanın, her iyiliği kendinden bilenin zihninde aşk, itiraz kabul etmez bir içe kapanma bahanesi. İki kişilik yalnızlık alanlarında alemin ıstırabı için pencereler kapılar açamayınca da aşkın ömrü ister istemez kısalarak aylarla günlerle sayılır hale geliyor.


 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.