1. YAZARLAR

  2. Muhsin KIZILKAYA

  3. Freni patlamış ÖFKELİ KİTLE
Muhsin KIZILKAYA

Muhsin KIZILKAYA

Yazarın Tüm Yazıları >

Freni patlamış ÖFKELİ KİTLE

A+A-

Eruh ve Şemdinli"de “ilk kurşun” atıldığında doğanlar, bugün tam tamına yirmi altı yaşına basmış durumda. O gün dağa çıkanlar ise, çoktan orta yaşlarını geride bırakıp ihtiyarlık merhalesine ulaşıyorlar.

1982 yılında Diyarbakır Cezaevi"nden ilk tahliyeler başlar başlamaz soluğu dağda alanlar, bu kadar uzun süren bir savaşı göze almışlar mıydı bilmiyorum; bildiğim tek şey, o günlerde gençliklerini, haysiyetlerini, onurlarını o korkunç cezaevinin kan, kir ve irinle sıvanmış duvarlarının arasında bırakıp dağa gidenler, yanlarına sadece öfkelerini ve intikam alma duygularını almışlardı. Umut namına hiçbir şey yoktu yanlarında ve “özgür, demokratik bir Kürdistan kurmaktan” çok, makatlarına sokulan copların, kapatıldıkları foseptik çukurlarının, cinsel organlarına bağlanan elektriğin, yerlerde sürünen onurlarının intikamını almaya gitmişlerdi. Sözünü ettiğim “bağımsız ülke” ideali daha sonra biçimlenecek bilinçlerinde, şimdilik saf bir öç alma duygusuydu onları dağlara süren şey.

Ateş düştüğü yeri yaktı

Gafil avlanmıştı devlet. Bir yasayla Kürtlerin dilini resmen yasaklayan, gençlerini alıp olmadık bir vahşetin pençesine atan, yaşlılarını iğdiş eden, toplumu baskı ve yıldırmayla korku duvarları arasına hapseden, bir daha seslerinin çıkmayacağına artık iyice kanaat getirmiş olan askeri rejim, şehir ve ovalarda hakimiyetini kumuşken, dağlarda ateşler yanmaya başladı. O ateş, her şeye muktedir olduğunu sanan askeri yönetimin gözünde “çoban ateşleriydi.” O halde devlet sağda solda ateş yakan üç beş çapulcunun hakkında hemen gelecek, özlediğimiz huzur ve güven ortamını hemen tesis edecekti; vatandaşlar rahat olsundu!

Ama kazın ayağı öyle değildi. Bu kez ayaklananlar, İstanbul ve Ankara"ya okumak üzere gönderilen şehirli Kürt eşrafın, ağa ve beylerin çocukları değil; o ana kadar ağa ve beylerin bir dediğini iki etmemiş, aşiret hukukuna sıkı sıkıya bağlı, modernleşmenin nimetlerinden yararlanmamış, baskı ve zulümden başka hiçbir şey görmemiş, umutsuz, yoksul Kürt köylüleriydi. 

Türkçe bilmedikleri için devlet nezdinde "muteber vatandaş" olamamış, okul okumadığı için cehalet içinde kalmış, başına gelen her türlü felaketi takdiri ilahi saymış, devlet baskısının yanında ağa baskısına da boyun eğmiş, şehirli beylerin, efendilerin kapısında hep “bitli köylü” muamelesi görmüş köylülere, yeni dille seslenen PKK, “sende biraz haysiyet olsa, karının yanında cinsel organına ip bağlanıp köy yerinde gezdirildiğinde isyan ederdin, şimdi sana bir fırsat veriyoruz, isyan edersen eğer, hem seni bu hale getiren devletten, hem de onların destekçisi ağa ve beylerden intikamını alırsın” dedi. Bu dil ikna edici geldi onlara. Bu, kendilerine bu hayatı reva görenlerle hesaplaşmalarının yolunu açılabilirdi. Bir süre sonra bu dile, köylerine yapılan gece baskınları eklendi. İknaya kan karıştı, yola gelmeyenin çocukları öldürüldü gözlerinin önünde.

Köylüler “büyük isyan” için dağların yolunu tutarken, Diyarbakır Cezaevi"nden çıkmış okumuşlar da, temelleri Öcalan"ın daha gençliğinde yazdığı “zorun rolü” metnine kadar uzanan bir “bağımsız, birleşik demokratik Kürdistan” şiarını teorileştirerek geniş bir alana yaymaya çalışıyorlardı. Topyekun bir kalkışma öngörülmüştü ve Öcalan sadece dört parçadaki Kürtlere değil, bütün Ortadoğu"yu özgürlük getirecekti!

"Topyekun bastırma"

Aradan neredeyse on yıl geçti, binlerce insan öldü, faili meçhuller dönemi başladı, dağlarda tek tük yanan “çoban ateşleri” şehirlere indi, kitlesel Newroz kutlamaları başladı, bayraklar açıldı, barikatlar kuruldu kentlere, işte ancak o zaman devlet kafasını gömdüğü kumdan dışarı çıkarıp bu işin öyle “üç beş eşkıyanın işi” olmadığına kanaat getirdi. Gidişatın vahim sonuçlara gebe olduğunu anladığında da, meseleyi Kürt meselesi olarak algılayıp, rahatsızlığın kaynağına ineceğine, “topyekun bastırmayla” karşılık verdi. Köyler boşaltıldı, muhalifler teker teker avlanmaya başlandı, aydınlara karşı sürek avını başlattı, sürgün kararnamelerini çıkarttı, terörle mücadele yasalarını güçlendirerek korku ve yılgınlığı topluma egemen kıldı.

Ortalık toz dumandı. Çakallar uluyor, kör kurşunlar her yerde vızıldıyor, insanlar sokak ortasında ensesinden tek kurşunla vurularak öldürülüyor. Ölenler zaferin, öldürenler ise “teröristlerin” sonlarının yakın olduğuna inanıyordu.

Yine her şeyi kanatarak akan zaman girdi araya, ölenler de, öldürenler de yanıldı. Ne öngörülen zafer yakındı ne de zafer için çarpışanların sonu... İkisi de uzak ihtimaldi. Bir süre sonra savaş karşılıklı bir kör dövüşüne dönüştü. Sonra hiç kimsenin beklemediği bir şey oldu. Öcalan"ın bir kitabı bir Kürtün elinde yakalansa cezasının en az on yıl olduğu, yirmi yıldan beri Öcalan"ı kendi topraklarında barındıran Suriye, ani bir kararla Apo"ya “hazırlan gidiyorsun” dedi.

Rusya, Yunanistan, İtalya gibi ülkeleri gezen Öcalan"ı hiç kimse istemiyordu. Bırakın uçsuz bucaksız dünyayı, hava bile ülkeler arasında paylaşılmıştı. Uçağı nereye gidersen oranın hava sahası ihlal ediliyordu. Oysa onun hesabı öyle değildi. Gideceği her yerde bir “özgürlük savaşçısı” olarak karşılanacağını sanmıştı. Askeri elbiseleri çıkarmış, sivilleri çekmiş, kravat bağlamış, İtalya"da bir villada gelen giden konukları kabul ederken bir anda kendisini Kenya"da buldu. ABD"nin "idam edilmeyecek" koşuluyla son adresi Türkiye oldu.

Şimdiye kadar bütün Kürt isyanlarını devlet böyle bastırmıştı. Lideri yakalanır veya bir şekilde ikna edilerek “görüşmelere” çağrılır, sonra “adaletin ilmiği” boynuna geçirilir, halkın gözü önünde idam edilir, cesedi de bilinmeyen bir yere gömülürdü. Tecrübeyle sabitti, Şeyh Abdülsselam Barzani, Şeyh Sait, Seyit Rıza da böyle bertaraf edilmişti. Şimdi sıra Abdullah Öcalan"daydı.

Ama bu kez galiba durum değişmişti. Dünya eski dünya değildi, Kürtler eski Kürtler değildi, Türkiye eski Türkiye değildi. Devlet, Apo"nun “ölüsünden” çok “dirisinden” yararlanmaya karar verdi. Zaten Öcalan"da “hizmete hazır” olduğunu söylemişti onlara. Kendisinden önceki "isyancıların" akıbeti konusunda bilgili, idam edileceğine emin olan Öcalan, kendi canına karşılık savaşı bitirdiğini açıklamakla kalmadı, bağımsız Kürdistan talebinden de vazgeçti. Zaten Şeyh Sait"i bile İngilizler bu yola itmişti, kendisini bu noktaya getirenin kimler olduğunu araştırıyordu, Kürtler Mustafa Kemal"i iyi anlamamışlardı. Demokratik bir Cumhuriyet Türklere ve Kürtlerin tek kurtuluş seçeneğiydi.

Herkesin kafası karıştı. “Bağımsız Kürdistan” Abdullah Öcalan"ın canından daha değerli bir şey değildi. Dünya böyle istedi, devlet düşündü ve Öcalan"ı idam etmemeye karar verdi, bu vesileyle idam cezası da tarihe karışmış oldu. Böylece, yaklaşık beş yıl sürecek, kurtla kuzunun bir arada bulunduğu, herkesin geniş bir nefes aldığı görece bir "sükunet dönemi" başlamış oldu. Bu sükunetin getirdiği rahatlık, devlette geniş bir "rehavete" yol açtı. Kürt sorununu çözmüştü, Öcalan tutsaktı, "terör" dönemi sona ermişti. Ama kazın ayağı öyle de değildi. Bu kadar huzur ve güven ortamı bize fazla geldi. Bir yerlerde bir şeyler oldu, iyi sıhhatte olsunlar mesaiye başladı, Haziran 2004"te ateşkes fiilen bozdu.

Yeni dönemin yeni Kürtleri

Yeni bir döneme girdik böylece. Faili meçhul cinayetlerle, dağlarda girişilen operasyonlarla babaları ve yakınları öldürülen çocuklar büyüyüp delikanlı olmuşlardı. Bu çocuklar doğduğunda, doğdukları şehirler kan kokuyordu. Geceleri sokağa çıkma yasağı vardı, en çok duydukları ses silah sesiydi. Gece yarıları evleri basılmış, ağabeyleri, ablaları gözaltına alınmış, anneleri horlanmıştı. Birçok akranı evi terk edip ya büyük şehirlere kaçmış ya dağarla çıkmıştı. Eğitim görmemişlerdi, gelecekleri yoktu, umutları tükenmişti, babaları işsizdi, boşaltılmış olan üç bin beş yüz köyden şehirlerin kenar mahallerine gelmiş olanların aileleri derme çatma gecekondularda yaşıyorlardı, evde yiyecek ekmek yoktu, yoksulluk diz boyuydu, evlerinde elektrik, su yoktu, şehrin nimetlerinden yararlanmıyorlardı, televizyonlarda gördükleri hayat onlara çok uzaktı. Şiddet ruhlarına nüfuz etmişti. Eğlenecekleri mekanlar yoktu, sinema yoktu, kütüphane yoktu, tiyatro yoktu. Tek eğlenceleri hafta sonları yapılan düğünlerdi. Düğünlerde de sadece kahramanlık ve gerilla türküleri söyleniyordu. Karakol baskınlarında gösterilen kahramanlıkların yüceltildiği türküler eşliğinde oynarken, iki parmakları hep havada, zafer naraları atarak dağların ne kadar güvenilir yerler olduğunu düşünüyorlardı.

Yani anlayacağınız, devletin “terör bitti” sandığı dönemde, alttan alta bir volkan kaynıyordu. Müthiş bir öfke birikiyordu. Biriken o öfkenin akacağı hiçbir kanal yoktu. O öfkeyi biriktirenlerin kulakları sadece tek bir ses işitiyordu. İnternet cafelerinde okudukları ve geceleri uydu marifetiyle seyrettikleri televizyon kanalının haberini verdiği İmralı görüşme notlarıydı. Onlara göre; İmralı, onlara asıl kimliğini veren, “ eğer siz onurluysanız, isyan eder, onurunuza sahip çıkarsınız” diyerek uyandıran, onlara insan olduklarını hatırlatan bir “güneş”ti. O halde güneş tek rehberdi. Bir adaya kapatılmışsa bile, oradan hala ışık ulaştırabiliyordu. Onun rehberliğinde, dağlarda gezen gerillanın gücüyle direnecekler ve gerisi meçhul... bu konuda hiçbir fikirleri yoktu.

Kitle ne diyorsa o!

Bir aşamadan sonra sanki “kendiliğinden” gelişen eylemler bir “sosyal faaliyet” haline geldi. Avrupa Birliği yolunda yapılan düzenlemeler, görece özgürlük ortamı, yapılan yasal değişiklikler de onlara birazcık nefes alma imkanı tanıyınca, herkes kendini bu sürecin içinde buldu. Artık “Apocu” olmayana kız vermiyorlar, düğünlerine gitmiyorlardı. Zaten bütün yerel yönetimler de kendi denetimlerindeydi. Parti yöneticileriyle birlikte düğünlere hep birlikte gidiliyor, ortayla çıkan bir aşiret anlaşmazlığını da onlar selamete erdiriyorlardı. Yeni bir hukuk, yeni dayanışma duygusunu da beraberinde getirmişti.

Bu mekanizmaya hükmedene "kitle" deniyordu. “Bizim kitlemiz” ne emrediyorsa, onları idare eden sivil yöneticiler öyle davranıyordu. Artık yöneticiler kitleyi idare edemiyor, kitle istediği gibi yöneticileri yönlendiriyor, bunu beceremeyenleri de hemen "demokratik yolla" değiştiriyordu. Tek hakim güç kitleydi.

Şu son günlerde girdiğimiz kaos ortamında her şeyin başını çeken bu “kitle” işte o kitledir ve o kitleyi sadece ama sadece Öcalan kontrol edebiliyor artık. Bunun sağlamasını da, dağdan inişlerle, inmeyişler sürecinde hepimize gösterdi.

Şimdi o kitle, “Başkan bağımsız bir devlet kurma fikrinden vazgeçti siz kılınızı kıpırdatmadınız. Madem öyle, ya bize Başkan"ı vereceksiniz, ya da tekrar bağımsız devlet fikrine geri geleceğiz” diyor. Yaşadığımız kaosun anlamı bu bence. Burada karar vermek ve demokratik açılım sürecini yeni bir perspektifle sürdürmek, deveye hendek atlatmaktan çok daha zordur. Ama yirmi olasılık içinde her zaman bir yirmi birinci vardır. Onu arayıp bulacağız. Yoksa freni patlamış bir kamyon üstümüze doğru geliyor!

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.