1. YAZARLAR

  2. Cengiz ÇANDAR

  3. Filistin'in güneyinden Suriye'nin kuzeyine...
Cengiz ÇANDAR

Cengiz ÇANDAR

Cengiz ÇANDAR
Yazarın Tüm Yazıları >

Filistin'in güneyinden Suriye'nin kuzeyine...

A+A-

Bir ucu 'Filistin'in güneyi'nde, Gazze'de diğer ucu 'Suriye'nin kuzeyi'nde, geniş bir 'ufuk turu'...

Masadakilere bakıyorum, “Şu toplantı keşke biraz daha uzasa…” duygusu geçiyor içimden. Oysa, uzasa, Türkiye’ye dönüş uçağını kaçıracağım. Masa başı toplantı alerjisi olan benim bakımımdan tuhaf bir duygu.

Toplantıyı tam karşımda oturan Raşid Halidi yönetiyor. Columbia Üniversitesi’nin bir zamanlar Obama’nın yakın arkadaşı olan dünyaca ünlü bir tarihçi olan profesörü. Yanında uzun yıllar hocalık yaptığı Oxford’dan ayrılıp, Beyrut’a yerleşen ve Filistin hareketinin tarihçesi konusunda belki de en ayrıntılı kitaba imza atmış olan Yezid Sayegh. Ve bir başka Oxford’lu, Kudüs’ün ünlü Halidi ailesinin bir başka ferdi Ahmed Halidi. Çapraz karşımda Paris Üniversitesi ve Batı Şeria’da Filistinlilerin en önemli öğretim merkezi olarak yıllardır ün yapmış olan Bir Zeit Üniversitesi’nin Filistinli-Lübnanlı hocası Camille Mansour. Ve iki Lübnan’lı, biri edebiyat adamı Elias Khoury, diğeri Lübnan’ın bir numaralı Türkiye uzmanı Michel Naufal. Elias Khoury’nin ünlü romanı ‘Bab el-Şems-Güneşin Kapısı’ Türkçe’ye de çevrilmişti.

Journal of Palestine Studies (JPS) adlı yılda dört kez yayımlanan, Filistin konusunun en yetkin dergisinde yayımlanmak üzere ‘Arap Baharı ve Filistin Sorunu’na Etkisi’ başlıklı bir tartışmadayız. JPS, IPS’in yani Institute for Palestine Studies yani ‘Filistin Çalışmaları Enstitüsü’nün yayın organı. Kurucusu, solumda oturan Ahmed Halidi’nin babası, büyük tarihçi Velid Halidi. Velid Halidi, 87 yaşında, ağır hastaydı, toplantıya gelemedi.

Velid Halidi’nin kurumu, Arapçası ile ‘Müessese-tül Ebhas Filistini’, gerçekten öyle bir kurum, öyle bir ‘Müessese’ ki, 50. yaşını kutluyor. Beyrut’tan hiç kımıldamadı. İsrail, 1982’de Lübnan’ı işgal edip, Beyrut’a girdiğinde, ilk saldırılarından biri “Müessese”ye yönelik olmuştu. “Filistin hafızası”nı silmek için, belgeleri, araştırmaları yok etmeye çalışmıştı. IPS’nin, 50. yaşında, dimdik ve sağlıklı ayakta durduğunu görmek benim için çok mutluluk verici oldu.

Toplantı masasında, kulağım çarpıcı tahlilleri ve gözlemleri dile getiren seslerde iken, gözlerim, saçlarının tümü beyazlaşmış, beyazlaşmamış olanların ise dökülmüş olduğu simaları tarıyor. Tümünün ortak noktası, 1970’lerden başlayarak FKÖ’nün, birçoğunun el-Fetih’in tezgâhından geçmiş olması.

Artık o el-Fetih yok. Yasir Arafat ile birlikte yok oldu. Abu Mazen’in (Mahmut Abbas), el-Fetih’inin, aslında ‘bildik el-Fetih olmadığı’, zaten el-Fetih’in isminden başka bir şeyinin kalmadığı, herkesin üzerinde ittifak kurduğu bir husus.

Filistin’in bugünü ve geleceğini, elbette ki, başta bugünkü Mısır ve en az onun kadar önemli Suriye’nin bu günlerinin nasıl bir geleceğe doğru evrildiğine dair gelişmelerin dışında ele almak mümkün değil. O yüzden, geniş bir Ortadoğu-Kuzey Afrika-Körfez bağlamında canlı bir tartışma ortamındayız.

Tartışmanın yoğunluğu ve derinliği bir nefes almayı, ara vermeyi gerektiriyor. Arada Elias Khoury, “Gelen haberlere bakılırsa, Suriye’deki durum yeni yıla kalmayacak. Rejimin çökmesi an meselesi gibi gözüküyor. Tahminimizden önce göçebilir” diyor bana…

Ben de ona bir gün önce, tanınmış bir Lübnanlı meslektaşımın anlattıklarını naklediyorum; Başşar Esad’ın yakın çevresinden gelen haberleri. Suriye Devlet Başkanı, ülke yönetimini fiilen bırakmış vaziyetteymiş. Toplantı filan yok. Başşar, sadece, arada bir özel ve kişisel dostlarını görüyormuş. Ordunun “Alevi-Nusayri komuta heyeti, aileden yani Esad ailesinden ziyade Rusya’nın etkisine açık” imiş. Bu nedenle, Rusya’nın tutumu, Başşar’ın sona ermesinin ve Suriye’nin geçiş döneminde de belirleyici önem kazanıyor deniyor…

Bir başka Lübnanlı dostum, bir gün önce Şam’ın kuzey banliyölerinden yola çıkıp, Beyrut’a kendisine gelen bir akrabasının anlattıklarını nakletmişti. Suriye-Lübnan arasındaki resmi sınır kapısı olan Masnaa’ya, yarım saatlik yol boyunca Suriye Ordusu’nun, Hizbullah’ın, Hür Suriye Ordusu’nun ve çeşitli silahlı grupların kontrol noktasından geçilerek ulaşılıyormuş.

Hizbullah? Evet, Lübnan Hizbullahı, rejimin yanında orada, burada silahlı güç bulunduruyor. İranlılar da (Devrim Muhafızları), kimi yerlerde mevcutlar. Şam’daki tüm kutsal Şii mekânları (örneğin Seyyida Zeynep), İran’ın isteği üzerine doğrudan Lübnan Hizbullahı tarafından korunuyormuş.

Karşılıklı bilgi paylaşımının ardından, Elias Khoury’ye, “Suriye’nin Lübnanlaşması hali” diyorum, “Dinlediklerim, Lübnan’da iç savaş döneminde yaşadığımız manzaraların neredeyse aynısı. Adım başı, farklı, kimi durumlarda hasım silahlı grupların, örgütlerin kontrol noktaları…”

Elias gülüyor, “Burada, ‘Suriye’nin Iraklaşması’ kavramı kullanılıyor. Irak’ta ise “Irak’ın Lübnanlaşması’ kullanılırdı” sözleriyle sohbeti sürdürüyor.

“Suriye’nin Lübnanlaşması” ihtimali mevcut. “Suriye’nin Iraklaşması” ise, ister istemez, “Kürt unsuru”nu devreye sokuyor. Rejimin çökmesiyle, birlikte Suriye’nin Kürt-yoğun bölgelerinde, Irak Kürdistanı’na benzer bir manzara ortaya çıkması kuvvetle muhtemel.

İşte orada, Türkiye’nin Kürt sorunu ile Suriye’nin Kürt sorununun, birbirine eklemleniyor; “Suriye’nin geleceği” ile Tayyip Erdoğan hükümetinin Kürt sorununa –Erdoğan, bu iki sözcüğün kullanılmasını istemese de- yaklaşımı iç içe geçiyor.

Türkiye’nin Kürt sorunu ile Suriye’nin Kürt sorunun birbiriyle ilişkisi, ‘Kuzey Irak’ta 1991-2003 arasında ve sonrasında cereyan eden gelişmelerden farklı. Türkiye, Irak’taki ‘Kürt oluşumu’nun Türkiye Kürtlerine etkisinden duyduğu kaygıyla uzun yıllar Barzani ve Talabani’ye bile uzak durdu. Özünde PKK’ya rakip sayılabilecek Kürt örgütlerinden bile rahatsız oldu.

Irak’ta zamanında Barzani ve Talabani’ye tahammül edemeyen Kürt sorununa ilişkin “Türk iktidar aklı”nın, iş, bugün Suriye’ye gelince, Kürt bölgelerinde Abdullah Öcalan’a bağlılığı bilinen PYD’nin oralarda en ağır basan Suriye Kürt partisi olmasına tahammül edebilmesi –Türkiye’nin Kürt sorununda olumlu mesafe alınmadığı takdirde- çok zor.

Radikal’de dün Deniz Zeyrek imzasıyla yayımlanan “PYD’ye karşı nötr kalmayız” başlıklı çarpıcı haberde Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun sözlerinde, iktidarın Suriye Kürtlerine ilişkin bakış açısını da, ‘yanlış değerlendirme’yi de görebilmek mümkün.

Sadece ‘yanlış değerlendirme’ değil, ‘yanlış bilgi’ de söz konusu.

Davutoğlu, PYD’yi, Başşar’ın paramiliter gücü ‘Şebbiha’ ile aynı gören bir dil kullanmış. Gücünü, rejimle ilişkisinden aldığını ileri sürmüş. Bir bakıma, Lübnan Hizbullahı’nın rejim adına Suriye’nin çeşitli bölgelerinde ve Lübnan’da üstlendiği rolü, PYD’nin Kürt yerleşimlerinde üstlendiği ifade edilmiş oluyor.

Bunların hiçbiri doğru değil. Türkiye’de Kürt sorununa yaklaşımdaki çarpık bakış açısının, Suriye Kürtlerine doğru yayılmasının yansıması. Gerçeklere ve olgulara dayanmayan teşhislerden yola çıkan politikalar sonuç vermez.

Neden doğru değil? Nerede yanlış yapılıyor?

Bunlar yarınki yazımızın konusu…

Önceki ve Sonraki Yazılar