1. YAZARLAR

  2. Meryem GÖÇER

  3. FEMİNİZMDE KADIN KİMLİĞİ PARADOKSU
Meryem GÖÇER

Meryem GÖÇER

Yazarın Tüm Yazıları >

FEMİNİZMDE KADIN KİMLİĞİ PARADOKSU

A+A-

 

Samina Ali,TEDxTalks’ta konuşurken İslam dininin hücrelerine feminizmi aşılamak İçinoldukça ustaca bir tavırla tesettürü ve Müslüman erkekleri aşağılamaya çalıştı. Bu sorun yeni olmamakla beraber Müslüman kadınların zihinlerinde yanlış bilgilerin yer almasını sağlayabilir.

Tefsir ve Siyer ilimleri hakkında yeterince bilgisi olmayan ve batı dünyasının kadına dair görüşlerini iyimser karşılayan Müslümanların bu gibi söylemlerden etkilenmeleri pekala beklenebilir. Bu yazının amacı feminizmin kendisini açıklamak ya da feminizme bir tepkiden ziyade feministlerin Müslüman kadınlara yönelik söylemlerine ve saldırılarına yönelik tepkiyi yansıtmaktır. Kadın kimliğine yönelik düşünceleriyle feminizmin inşa etmeye çalıştığı zihniyet kendi içerisinde ve dış dünyayla çelişkili ayrıca mantığın sınırlarına ters düşmesi münasebetiyle paradoksal zemini olan bir ideolojidir.

AndreMichel’e göre erkeklerin sahip olduğu ekonomik, toplumsal ve siyasal hakların tümünün kadınlara verilmesini ve kadınların sahip olduğu rolü toplum içerisinde genişletmek doktrinine feminizm denilmektedir. Feminizmin daha başka tanımları olmasına rağmen tanım olarak iktidar erkek gücünün karşısında kadınların sahip olamadıkları hakları savunmaları olarak belirtmek şimdilik yeterli olacaktır. İlk defa İngiltere’de 17. Yüzyılda bu anlamda kadınların sesi işitilmeye başlanmış ve Mary Wollstonecraft ‘Kadın Haklarının Savunusu’ nu 18. Yüzyılda yazarak kadınların hukuk, siyaset, eğitim alanlarında erkelerle eşit olduklarını ifade etmiştir. Sanayi devrimiyle beraber değişen Avrupa toplumunda kitlesel kadın hareketleri ise 19. Yüzyılda yerini almıştır. Böylece feministler kendi aralarında liberaller, sosyalistler, geleneksel Marksistler, radikaller, post modernler vb. feministleri olarak bölünmüşlerdir.  Siyasi, sosyal ve kültürel meselelerde aralarında birçok görüş farklılığı bulunan feministlerin Avrupa’nın farklılaşan havasından etkilenmeleri ve tabii olarak diğer ideolojiler gibi kabul edilmeyi beklemeleri normal karşılanabilmektedir. Farklı toplumlarla ilgili önemli konuları ön plana çıkarabilmeyi nispeten başarmış olsa da feminizm pek de tutarlı olmayan görüş ayrılıklarını barındırmaktadır. Ancak feminizmin kilit noktası ve üzerinde duracağımız mesele de kadının kimliğidir.

Müslümanların da diğer toplumlar gibi feminizmden etkilenmeleri uzun sürmedi elbette. İslamcı feminist söylemleri Osmanlının son dönemlerinde kitap ve dergilerde erkek ve kadınlar tarafından tartışılmaya başlandı. Malezya’da Sisters in İslam (SIS) gibi kadın grupları da feminizmle alakalı çalışıp ilk İslam feministlerinden oldular. Müslüman kadınlar genel olarak İslam’ın kendilerine verdiği hakları savunmayı tercih ettiler. Ancak kadınların bu hareketi Mojab’ın‘ TheorizingthePolitcs of İslamicFeminism’ eserinde batılı kurguda pasif, cahil, okuma yazma bilmeyen kadınlardan kendilerini ayırmaları olarak eleştirildi. Zaten yapı olarak batıda din karşıtı olan bu ideolojinin Kur’an mesajlarıyla paralellik göstermesini beklemek abes ve imkansızdır. Bu bağlamda İslam dünyasında kadın haklarına yönelik çalışma yapanları feministler değil ancak kadın hareketi öncüleri olarak tanımlayabiliriz. Türkiye’de batılılaşma sürecinde oluşturulmaya çalışılan kadın portreleri ise Reşat Nuri Güntekin’in ‘Bir Kadın Düşmanı’ romanındaki Sara hanımla Yakup K. Karaosmanoğlu’nun ‘Kiralık Konak’ındaki Seniha hanım gibi tiplemelerdir.Kadının bilim ve sanatla uğraşması yerine Batı’dan aldığı bu özgür kadın portresi ile Osmanlı çöküşünün bağlantısı kurgu değildir.

Popülaritesini kaybetmeyen konulardan biri olan feminizm, halen özellikle eğitimli ve ekonomik anlamda özgür olarak belirtilen kadınlar tarafından şiddetle savunulmaktadır. Bu yazıda ilk olarak kadın kimliği üzerinde durulacak ve feminizmin ilke olarak benimsediği ve benimsetmeye çalıştığı unsurlar Kur’an çerçevesinde ele alınacaktır.

‘’Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık…Hiç şüphesiz Allah katında en değerliniz takvaca en ileri olanınızdır.’’(49/13); ‘’Allah’ın sizi birbirinizden farklı kıldığı şeylere özlem çekmeyin. Erkeklere kendi kazandıklarından bir pay olduğu gibi kadınlara da kendi kazandıklarından bir pay vardır. Allah’tan onun lütuf ve ihsanını isteyin.’’ (4/32);’’Erkek yahut kadın, her kim inanmış olarak barışa yönelik bir iş yaparsa, onu tertemiz bir hayatla yaşatırız.’’ (16/97) ayetlerinde ifade edildiği gibi Allah katında cinsiyetler arasında herhangi bir ayrım söz konusu değildir. Zaten hiçbir peygamberin kadınlara yönelik ayrım ya da kaba davranışları olmamış ve peygamber takipçileri de bu meselede hassas olmaları gerektiği bilincine sahip olmuşlardır. Peki kadının erkekten daha aşağı görülmesinin ya da İslam toplumlarında oluşturulan bu algıların kaynağı nelerdir? Bu sorunun vahyin insanların yaşamına yönelik getirdiği kuralların tatbik edilmesi veya edilememesi ile doğrudan bir bağlantısı vardır.  Geleneksel toplumlarda kadınlara yönelik yanlış davranışların İslam düşüncesine mal edilmeye çalışılması ve İslam’ın aile ile kadınlara yönelik emirlerinin aşağılayıcı olarak ifade edilmeye çalışılması temel sorunlardır. Feminizmin İslam toplumlarında etki uyandıramamasının nedeni ise ikinci durumla değerlendirilebilir.

Feminizmin temel sorunu kadının kimliği meselesidir.  Batılı ülkelerde kadını 17. Yüzyılda cesaretlendirip kişiliğini kabul ettirme olgusu en son 7. Yüzyılda Müslümanlar için vahiyle beraber gündem olmaktan çıkarılmıştı.  Kadın Allah’ın kulu ve halifesi olarak sorumluluklara sahip ve ödül ile cezada erkekle eşit konumda kabul edilmişti.  Müslüman toplumlarında kadının insan olup olmadığı ya da aşağılanmasına dair tartışmalar olmamıştır.Ayetleri destekleyen hadislerle Peygamber A.S erkeklerin en iyisinin eşine iyi davranan olduğunu belirtmiş ve cennet annelerin ayağı altına alınmıştır ki kadın önce çocukken merhametle korunması gereken bir emanet daha sonra eşinden saygıyı ve değeri hak eden bir insan ve nihayetinde anne olduğunda cennet kendisine sunulacak seviyede önemli vazifeyle donatılan kişi olmuştur. Tüm bu bilgilerin ışığında kadının daha aşağıda görülmesinin kaynağının İslam dini olmadığı apaçıktır. Bu problem kadına verilmeye çalışılan kimliğin özelliklerinde ve kadını kişilik sahibi yapan konular hakkında uzlaşma olmadığındandır. Kadın sevap ve günahta erkekten ayrılmamış, ibadetlerinde erkelerle eşit tutulmuş hatta bazılarından muaf tutulmuş, saygıyı ve değeri hak eden bir varlık olarak yerini almıştır. Ayrıca en çok dikkat çekilmesi gereken konulardan biri kadınların en aşağı görüldüğü toplumlarda ve zamanlarda kadına kimlik veren yine dinler olmuştur.Hz. İsa’nın doğumundan önce kadının mabede girmesi günah ve kesin olarak yasaklanmış bir durum olmasına rağmen Hz. Meryem Allah’ın izni ve yardımıyla mabette sadece erkelerin girebildiği alana namaz kılma emriyle gönderilmiştir. Ayrıca o gün ki Filistin toplumu 17. Yüzyıl Avrupa’sında olduğu gibi yeni düşüncelerin oluştuğu ve reformlara açık bir toplum değildi bilakis yobazlıkta ve kabalıkta hadlerini aşmış birçok din adamı mevcuttu. Hz. Meryem bu toplumda öncü ve tek kadın olarak dik durmuş ve yıllarca mabette hizmet etmiş, ilim, edep ve ahlakıyla erkelerden daha üst konumda yer almıştır.  Tüm mesele hak ve cesaret işiyse Avrupa’da ezilen binlerce kadının haklarını aramak için neden diğer ideolojilerin oluştuğu zamanı bekleyip daha erken harekete geçmedikleri merak uyandırıcıdır. Kadının kimliğine yönelik en belirgin şahsiyetlerden biri elbette ki Hz. Meryem’dir. Bir sureye ismi verilmiş olan ve cesaret, dürüstlük, edep ve birçok davranışıyla Allah’ın hoşnutluğunu almış olan bir kadın modeli İslam dininde kadın kimliğini belirleyen davranışların da açıklandığı yer olmuştur. Böylece kadın ya da erkeklerde üstünlük; takva yani sorumluluk duygusu, güzel ahlakın belirleyici olduğu bir durumdur. Kişinin kendi eliyle seçmediği özellikleri yanı ırkı, ailesi, cinsiyeti gibi unsurlarda bir üstünlük ya da aşağılanma söz konusu değildir.

Feminist düşüncenin belirlediği kimliğin temel nitelikleri materyal felsefenin etkisi altına girmiş ve çoğunlukla erdemi arka plana atmıştır. Haksızlığa karşı bir duruş erkeklere değil gerektiğinde devletlere, kurumlara, kadınlara, düşüncelere yani yanlış yapan her kişi,durum ve yapıya karşı sergilenmelidir. Özellikle erkeklerin karşı cepheye alınıp çatışmanın oluşturulması insani değildir.  Mesela erkek bir siyasetçi savaşın iyi bir şey olduğunu savunduğunda bu onun erkek olmasından değil kişiliğinden kaynaklanmaktadır. Hali hazırda erkeklerle beraber savaşmak için can atan ve bunu hak olarak gören milyonlarca kadın mevcuttur ve bazen erkeklerden daha vahşice davranan kadınları görmekte mümkündür.  Sosyalist ideolojinin proletarya karşısında burjuvayı görmesi gibi feminist düşünce de cephe alacağı bir kurumun mensupları olarak oğullarını, babalarını ve kocalarını görmekten kaçınmamışlardır.Bu durum ise haliyle ilk olarak aile kurumlarına zarar veren bir düşünce oluşmasına etki etmektedir.  Dolayısıyla ailede kadının ve erkeğin konumları tartışma konuları arasındadır.

Feminizme göre kadın erkekle aynı işi yaptığında ya da yapmadığında eşit olabilecektir. Kadın erkek gibi fabrikada 12 saat çalışarak enerjisini üretmeye verdiğinde ve hatta gelişmesi beklenen ekonomi adına karları artabilmek için tuvalete gitme özgürlüğünden fedakarlık ettiğinde, seçemediği yemekleri gün arasında en fazla bir saatte yemek zorunda kaldığında, haftanın geri kalanında uyku ve temizlik için uğraşıp dinlenmesinden taviz verdiğinde ve kocası yaptığı ev işlerinde yardımcı olduğunda mesela bulaşık yıkadığında erkekle eşit bir konuma ulaşmış olabilecektir(!). Ekonomik özgürlük argümanı en çok savunulan ögelerden biri. Bu durumdan en fazla istifade edenler ise düşük ücretli ve kötü yaşam koşullarında işçi çalıştıranlar olmuştur. Bu tür sosyal problemler dünya klasikleri yazarları tarafından en açık haliyle romanlaştırılmıştır.  İslam’da ise kadının değerli olması ya da saygın bir kişi olması; çalışması ya da üretime katkı sunmasının çok ötesindedir ayrıca eşler birbirlerinin tamamlayıcısı ve yardımcısıdırlar.

Kadınların ailede aldıkları rol en çok tartışılan meselelerden biri olmuştur. İslam’da ailede iş bölümü ve zorunlu birtakım görevler vardır. Erkek çalışıp rızkı temin etmekle mükelleftir ki bu erkek için namaz kılıp oruç tutması gibi ibadet hükmünde olan bir sorumluluktur. Elbette ki bu durum kadınlar için çalışma yasağı olduğu anlamına gelmiyor. Ancak ısrarla Hz. Hatice’nin uluslararası ticaret yapan bir kadın olmasını örnekleyip kadınların çalıştıkları takdirde değerli oldukları izlenimini vermek yanlıştır bilakis Peygamber’in diğer hanımlarının tümü ev hanımıydılar. Yani üretime katkı sunmakla; zihinsel gelişime açık olmak, ilimle meşgul olmak, pozitif ilimlerde bilgi sahibi olmak ve topluma fayda vermek birbirinden apayrı şeylerdir. Allah’ın kadına yüklemediği bir sorumluluğu ona dayatmaya çalışıp yaptığı işleri önemsiz görmekle kadına kimlik verilmiş olmaz. Bazı alanlarda özellikle kadınlara ihtiyaç duyulduğu da net bir durumdur ancak piyasada bu işleri yapabilecek kadınların sayısı kısıtlıdır. Mesela tıp ve eğitim fakültelerini başarıyla bitiren ve iş sahibi olabilen ya da şirket kurabilen, akademide çalışabilecek kadınlar sınırlıdır ki bu konu kişilerin ilgi alanı, çalışma kapasitesi ve yetenekleriyle alakalıdır ancak zaten problem olan saydığımız bu kadınların dışında olanların ekonomik katkı sağlama mücadelesiyle kendilerini yıpratmalarının özgürlük mücadelesi olarak görülmesidir. Kadın kişiliğinin oluşması için erkeklerin yapabileceği tüm işleri yapılabileceğinin iddia edilmesi meselesi sorundur. Bir kadın işinin ehli olduğunda güven veren fikirleriyle zaten hak ettiği yeri alır.Dolayısıyla kadınların fikirsel ve ahlaki gelişimi toplum için bir ihtiyaç iken fiziki gücünü zorlayan işlerde çalışmasının dayatılması modernizm kalıbına sığınmış bir zorbalıktır.  Kadınlar neden uluslararası ilişkiler, ekonomi, siyaset, fizik, uzay bilimleri, mühendislik alanlarında erkeklerle aynı konumda görülmüyorlar diye soranlara bilimle uğraşmanın kadınlara ne zaman yasaklandığı sorulmalıdır. Avrupa için soruluyorsa sadece kadınlar değil erkeklerde Ortaçağ Avrupa’sında bilimle uğraşamazlardı üstelik bilim uğruna kendini feda edenlerden nerdeyse tümü erkeklerdi. Sistemler ihtiyaç duydukları bilgileri almaya bakarlar ve etki uyandıran fikir sahipleri söz konusu işin öncüleri olurlar.Sonuç olarak kadının ailede alması gereken rol ailesine karşı iyi bir eş ve anne olmak; topluma karşı iyi bir komşu, akraba olmak ve toplumsal sorunlarla ilgilenip çözümlerine odaklanmak; en önemlisi kulluk vazifesini yerine getirmek yani ibadetlerinde, giyiminde, konuşmalarında, ilimde ve tebliğde sahip olduğu sorumlulukları yerine getirmektir. Hatta kulluk vazifesi toplumun da ailesinin de benimsediği değerlerden daha yücedir. Bunun dışında Müslüman kadınların imkanları ölçüsünde bilimsel çalışmalar yapmaları, çalışmaları ve bu süreçlerde kimliklerinden taviz vermeden yaşamaları İslam toplumunun gelişimi için önemli bir katkı sunacaktır.

Kadının kimliği çok boyutlu ancak birbirinden farklı prizmaları andırır. Her kadın birbirinden farklı özelliklere sahiptir ve tıpkı erkekler gibi ilgi alanları değişmektedir. Bu kimlik mizaç, karakter, kültür, donanım, din, ideoloji tarafından hayata bakış açılarını etkilemektedir.  İslam’ın emir ve tavsiye ettiği davranışlar Müslüman kadının düşüncesini, duygularını, giyimini, aile yaşantısını belirlemeye yöneliktir.  Kişiliği belirleyen olgular kulluk, davranış biçimleri ve sosyal sorumluluk güdüsüdür.  Kadına kişilik kazandıran nitelikler çalışmak, kariyer sahibi olmak, daha yüksek ücret almak, bilimsel fuarlara katılmak ve hatta kitap okumak da değildir. Güzel ahlaka sahip olmak tüm bu dünyevi çalışmaların önündedir. Dürüstlük, cesaret, harama yenilmemek ve zaaflarıyla hareket etmemek, tüm diğer insanları da en az kendi kadar değerli görüp maddi ve manevi yardım sunmak, haksızlık karşısında dik durmaktır. Bu gibi erdemli davranışlardan yoksun gelişmiş kadın imajı önce aile daha sonra toplumsal değerlerin kaybolması neticesini doğurur. Eğitimin dünyanın, ülkelerin ve hatta daha özelde sokakların, ailelerin huzuru için en belirleyici koşullardan biri olduğu konusunda herkes hemfikirdir.  O zaman bir anne, abla, eş ya da kişi olarak kadının ahlak ilkelerini arka plana atması toplumun kaosa sürüklenmesi anlamına gelmektedir.  Erkeklerle aynı değere sahip olmanın ölçütü olarak belirlenen ilkeler kadını sadece gelişmiş yapar.  Ve değerlerden yoksun bir beyin gücü bu toplumların en az ihtiyaç duyduğu şeydir.

Türkiye ve diğer İslam toplumları için bazı erkeklerin kadınlara yönelik tutum ve davranışlarının İslam’a uygun olmadığı görülebilmektedir. Müslüman erkekler Kitabın emirlerini ve Peygamber’in örnekliğini benimsemediklerinde mağdur bıraktıkları kadınların sığınabileceği bir liman olan feminizmin güçlenmesine katkı sunmuşlardır. Halbuki haklar, ölçüler, emirler belirlenmiştir. Kadını gelişmekten, okumaktan ve ilmi çalışmalardan uzak tutan ve bazen eziyet erkekler, çocuklarının ve çevrelerindekilerin İslam’ı bu şekilde algılamalarına sebep teşkil ettiler. Nihayetinde kadın-erkek arasındaki uçurumun açılmasını önlemek için ilk adımı erkekler atarak aile kurumunun sağlığını güvenceye almalıdırlar. Ev idaresini Allah’ın emriyle elinde bulunduran erkekler koruma ve şefkat güdüsüyle ailelerinin her iki dünyadaki saadeti için emek kazançlarını bölüşmeli, sabır ve anlayışla ailelerini muhafaza etmelidirler. Tüm bunların tatbiki ise İslami zihniyetin kişiliğe oturmasıyla eşdeğerdir. Ahlaktan ve İslam’dan bihaber ya da münafık-iki yüzlü davranıp Müslüman gibi davranan- insanların kadınlara yönelik olumsuz tutumlarının Müslümanlara mal edilmesi ise kabul edilemez bir olgudur. 

İslam Medeniyetinin yeniden canlanmaya başlamasıyla tekrar sorgulanmaya başlanan ‘kadın kimliği’ meselesinde farklı ideolojilerin bir kolu gibi işlev gören feminizmin Müslüman kadın dünyasına katabileceği değer düzeyi neredeyse sıfırdır.  Müslüman kadın haksızlığa uğrayan erkek, kadın ve çocukların yanındadır. Allah’ın verdiği sorumluluk duygusu ile vicdanı doğru ve adil olan eylemin yanında bulunmayı gerektirir.  Kadınlar birbirlerinin destekçileri ve yardımcılarıdır ancak bu aynı cinsten olma güdüsüyle değil, tamamen vicdani ve ahlaki bir duruş olarak içtenlikle yapılır. Kadınlar önce kendi kişiliklerini ve sonra  toplumu iyileştirmek için her alanda çalışıp mücadele ederler fakat maksat karşı cinse beyin ve kol gücünü göstermede ispat için çırpınmak değildir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.