1. YAZARLAR

  2. Yavuz Yılmaz

  3. FELSEFE, EĞİTİM FELSEFESİ, FELSEFESİZ EĞİTİM YA DA FELSEFE GEREKLİ MİDİR?
Yavuz Yılmaz

Yavuz Yılmaz

Analiz
Yazarın Tüm Yazıları >

FELSEFE, EĞİTİM FELSEFESİ, FELSEFESİZ EĞİTİM YA DA FELSEFE GEREKLİ MİDİR?

A+A-

 

“Ben olsam Müslüman Doğudaki tüm mekteplere 'eleştirel düşünme' dersleri koyardım. Batı'nı aksine, Doğu bu acımasız mektepten geçmemiştir ve birçok zaafın kaynağı budur.”

                                                                                                                 (Aliya İzzetbegoviç)

 

“Felsefe dinin arkadaşı ve sür kardeşidir.” Hakikat, hakikat ile ters düşmez, aksine onu destekler.

(İbn Rüşd.)

Aslında felsefenin ne işe yaradığından önce İslam dünyasında felsefenin ne anlama geldiği üzerine durmak gerekir. Bilindiği gibi İslam Devletlerinin sınırları genişledikçe çevre kültürlerle yüz yüze gelmesi kaçınılmaz olmuştur. Bunun sonucunda başta Yunan, Hint ve İran düşüncesiyle etkileşim başlamıştır. Bu etkileşimler arasında baskın olanı kuşkusuz Yunan felsefesi idi. İskenderiye, Antakya, Harran okulları üzerinden felsefenin İslam dünyasına girmesinde Süryani çevirmenler büyük rol oynamışlardır.

Bu çeviriler sırasında felsefe ve din gerilimi de yaşanmaya başlamıştır. Bu gerilim sonucunda Gazali, felsefenin yarattığı etkiye karşı, kapsamlı bir felsefe eleştirisine girişmiştir. Daha sonra İbn Rüşd Gazali’ye cevap vermesine karşı, Gazali’nin felsefe eleştirisi, din- felsefe tartışmalarında baskın referans olmuştur. Gazali’nin eserinin ismi Tehafüt el-Felasife (Filozofların Tutarsızlıkları) olması bile yeterince bilgi vericidir.

Zaman içinde din- felsefe ilişkileri çeşitli düzlemlerde devam etmiştir. En son Fatih’in huzurunda yapılan tartışmada Gazali geleneğini savunan Hocazade’nin galip gelmesi, felsefeye bakışı olumsuz etkilemiştir. Böylece Gazali- İbn Rüşd arasında başlayan tehafüt geleneği Hocazade ile kapanmıştır. Osmanlı medreselerinde genel bakış açısı Gazali’nin anlayışı olmuştur.

Cumhuriyet Dönemi’nde felsefe karşısında takınılan tavır, bir taraftan Osmanlı’dan gelen olumsuz tavırla, diğer taraftan da, bu dönemde tercih edilen anlayışa tepkiyle beslenerek olarak ortaya çıkmıştır. “1920-33 yılları arasında yani Cumhuriyet Dönemi’nin ilk yıllarında İstanbul Darülfünun’a çağrılan 21 yabancı öğretim üyesinin hemen hepsi Fransızdır. Bunlar içinde Max Bonnafous 1927- 1929 yılları arasında İçtimaiyat ve Ahlak derleri vermiştir. Böylece 1915-1918 arasında yerleştirilmek istenen Alman modeli, Mütareke’nin de etkisiyle gücünü yitirmiş, onun yerine 1926-1933 yılları arasında Fransız modeline yeniden geçiş yapmıştır.”(1)

1933 yılında yapılan Üniversite Reformu, Cumhuriyet Dönemindeki felsefe anlayışı bakımından köklü bir değişiklik getirmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki Fransız felsefecilerin hakimiyeti yerini Alman ekolüne bırakmıştır. Bu ekolün felsefesi ağırlıkla pozitivist bir anlayışa dayanıyordu. “ 1933 Üniversite Reformu’nu izleyen 25 yıl içerisinde felsefe bölümünde Hans Reichenbach, Ernst Von Aster, Walter Kranz, Heinz Heimsoeth ve Joachim Ritter olmak üzere beş Alman öğretim üyesi görev yapmıştır. 1933 Üniversite Reformu ile Türkiye’ye davet edilen felsefeciler içerisinde Türk felsefe hayatına en fazla etki eden isim Hnas Reichenbach olmuştur. Viyana Çevresi’ne yakın düşünürlerden Reichenbach’ın metafiziği reddeden felsefesi, Üniversite Reformu’nu gerçekleştiren zihniyetle büyük ölçüde örtüşmekteydi. Pozitivist yaklaşım Reichenbach vasıtasıyla felsefe bölümünde büyük bir ağırlık kazanmış olsa da Ernest Von Aster’in felsefe tarihi profesörü olarak getirilmesiyle tarihsel ve analitik yaklaşımlar arasında denge sağlanmıştır.”(2)

Metafiziği reddeden bu anlayışın yerleşmesiyle, yeni yetişen Türk felsefeciler büyük ölçüde bu felsefenin etkisi altına girmişlerdi. Hiç kuşku yok ki, Üniversite Reformu, Cumhuriyetin idealleri doğrultusunda bir eğitimin gerçekleştirilmesi içindi. Nitekim reformun uygulayıcısı olan Reşit Galip, Üniversitenin Cumhuriyetin getirmek istediği anlayışa uygun hareket etmediğini, reformları savunmada yetersiz kaldığını savunuyordu. Aslına bakılırsa Üniversite reformunun amacı, Üniversite eğitimini dönüştürmekti.

Cumhuriyetin izlediği pozitivist gelenek ve bunun sonucunda metafizik ve dine karşı olan oluşsuz tutum, felsefeye karşı olan olumsuz tutumu beslemiştir.

Aslına bakılırsa felsefenin tamamına karşı bir olumsuz turumun varlığını da kabul etmek gerekir. Şu paragraf bu tutumu çok iyi anlatmaktadır: “Kendisiyle ilk kez tanıştığı Yusuf Akçura’nın “Ne tahsil ediyorsun?” sualine “Felsefe tahsil ediyorum.” Cevabını veren Mehmet İzzet’e bu ünlü Türkçümüz şöyle der:

Bize filozof değil, demirci lazım!

Bu tavsiye karşısında ne diyeceğini bilemeyen zavallı Mehmet İzzet daha sonra şu itirafta bulunmaktan kendini alamayacaktır:

“O zamandan beri, başkalarına felsefeden bahsetmeye ne kadar heves duysam da yine biraz korkarım.”(3)

Viyana Çevresi Filozoflarının temsil ettiği pozitivist felsefe geleneği sadece felsefeyi değil, ilahiyat eğitimini de derinden etkilemiştir. İhsan Süreyya Sırma’nı anısı bu durumu açıklayıcı niteliktedir. “Bir hocanın kapısının önünden geçtim. , doğrusu oraya girmek istemedim; ama beni gördü, çağırdı. " Gel, Süreyya gel" dedi. Gittim. " Gel, Avrupa'ya gidiyormuşsun!" dedi. "Öyle nasip oldu, sınavı kazanmışız " dedim. " Neyse, burada adam olmadınız, orada olursunuz" dedi. İyi, adam olacağınız yok. " Söyle bakalım, ne içersine çay, kahve" dedi. " Hocam, Ramazan" dedim." "Ayol, sen bu kafayla mı gidiyorsun Avrupa'ya? dedi. " Oraya gidince dinsiz mi olacağım " dedim. " Seni orada düzeltirler" dedi, ama elhamdülillah orada daha iyi olup geldik. İşte böyle hocalarda yetiştik. O hoca Bahriye Üçok 'tu. (4)

Kuşkusuz, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki anlayışın zamanla etkisini yitirmesi sonucunda, İslam felsefesi yavaş yavaş gündeme gelmeye başlamıştır. Kuşkusuz felsefeye karşı olan olumsuz tavır önemli ölçüde ortadan kalkmasına karşın bazı çevrelerde etkisini hala sürdürmektedir.

Felsefenin eleştirel düşüncenin geliştirilmesi açısından büyük bir etkisinin olduğu açıktır. Felsefe bizi farklı düşüncelerle karşılaştırılır. İnsanlara karşı daha çok hoşgörülü olmamızı sağlar. Dünyada herkesin bizim gibi inanmadığı, bizim gibi düşünmediği, bizim gibi düşünceleri olmadığını kabul etmek zorundayız. Bunu bize felsefe okumak kazandırır. Felsefe bizi birbirinden çok farklı düşüncelerle karşılaştırır; farklı anlayışlara kapı aralar.

Bütün bu olumlu özelliklerine karşın felsefeye başka misyonların yüklenmesi doğru değildir. “Felsefe kurtarıcı olabilir mi?”, sorusuna evet cevabını vermek de o kadar kolay değildir. Felsefi faaliyet içinde birbiriyle tutarsız, birbirine karşıt yüzlerce görüş vardır. Felsefe, birbiriyle tutarlı bir dünya görüşü ortaya koymaz. Kendi içinde tutarlı anlayışlar oluşturur. Dolayısıyla yalın anlamda felsefenin bizi götüreceği bir hakikat yoktur. Bu gerçeğin farkında olan Protogoras, felsefeyi hakikati bulma değil arama çabası olarak tamamlamıştır.
Biz ise felsefeye kurtarıcı bir misyon yüklüyoruz.

Hiçbir insan tarihin dışına ve üstüne çıkıp, bütün zamanlar için geçerli değişmez ve eskimez bilgiler üretemez. İnsan bilgi düzeyi, konumu ne olursa olsun tarihseldir, bilgisi sınırlıdır. En sorunlu olan durum ise ontolojik olarak tarihsel olan insanı tarih dışına taşıyıp Tanrılaştırmaktır. İdeolojiler, liderlerini Tanrılaştırılır. Görüşlerinin bütün zamanlar için yol gösterici olduğuna inanırlar. Düşünen, sorgulayan bir insanın buna inanması mümkün mü?

Bilginin kötülüğü önlediği (bilim, felsefe, edebiyat) yaygın bir kanaattir. Aydınlanma felsefesinin son üç yüz yılda yarattığı bilgi birikimi modern Batı düşüncesini doğurdu. Son üç yüzyılda dünyada olan kıyımlar tarihin her döneminden daha fazladır. Dolayısıyla bilgi ve adalet arasında doğrudan ilişki kurulamaz. Doğru ilişki kurulacak olan bilgi ile ahlak arasındadır.
Kuşkusuz emperyalizm, çok sağlam bilgi sistemi üzerine kuruludur. Emperyalizmin oluşumunda modern bilginin büyük bir etkisi vardır. İnsanı insan yapan bilgi değil, bilgiyi nasıl ve ne şekilde kullandığıdır. Batılıların modern bilginin gelişimi olan son üç yüz yıllık dönemde Afrika ve dünyanın geri kalanını talan ettiler. Bilgi-ahlak ve adalet ilişkisini yeniden tartışmak gerektiği açıktır. İnsanın saldırganlığını, açgözlülüğünü önleyen bilgi değil ahlaktır.

Öte yandan Türkiye’de felsefeye bakış, hiç kuşku yok ki, Türkiye’nin geçirdiği tarihsel süreç ile ilgilidir. Cumhuriyet modernleşmesinin dönüşüm siyaseti kendine özgü bir felsefe de üretmiştir. "Cumhuriyet, bir dönüm noktası olmakla beraber, kendini yalnız "siyasi rejim" olarak Osmanlı'dan ayırmakla kalmamış, diğer sosyal, dini, kültürel bağları da kesmek istemiştir. Halbuki sağlam bir ulus devlet sürecinin başarısı, toplum içinde yaşayan tarihi, sosyal, dini ve ahlâkî güç ve değerlerin sağlam temellere dayalı, yeni, fakat tarihi kökenlere dayanan bir sosyo-kültürel şekil almasına bağlıdır. Tarihi tecrübe ve miras bu güçlerin terkibine esas şeklini verebilecek ana kaynaktır" (5) Tarihsel ana kaynağa karşı olan negatif tutum ve ilgisizlik, Türkiye’de tarih, kültür ve felsefeye bakışı da derinden etkilemiştir.

Aliya İzzetbegoviç’in Türk modernleşmesi hakkındaki değerlendirmesi isabetlidir.  “Çin kültür devrimi, insanlık tarihindeki (Geçmişi silmeye yönelik) en radikal ve en kapsamlı teşebbüstü; sadece şimdiki ve gelecekteki nesilleri farklı geçmişin tesirlerinden uzaklaştırmak için değil, bizzat geçmişin hatırasını bile bu nesillerin şuurundan silmek üzere yapılmıştı. Herhangi bir kimsenin benzeri bir hırsla hareket edip etmediğini bilmiyoruz. Belki 1920´ler Türkiye´sinin durumu buna benzetilebilir.”(6)  Cumhuriyet kurulduktan sonra merkezinde İslam'ın olmadığı yeni bir tarih anlayışına ihtiyaç olmuştur. Türk ulusalcıları bu eksikliği İslamiyet öncesi Türk tarihinde aramaya başlamışlardır. Kuşkusuz bu çaba İslamiyet’in etkisini azaltmaya dönük bir anlayıştan besleniyordu.

Tanzimat Döneminden itibaren yaşanan din-milliyetçilik-modernleşme-felsefe tartışmaları modernleşme serüvenini de derinden etkilemiştir. Din ile milliyetçilik arasında yaşanan tartışmalar, çeşitli düzeylerde ele alınmıştır. Bu tartışmalara katılan düşünürlerden biri de Nurettin Topçu’dur. "Dinsiz milliyetçi bir hoyrat, milletten uzaklaşan dinci bir sahtekârdır. Turancılar gibi bizim İslâmcıların da sefaleti bundandır. Hiçbirisi Allah'ı bilmiyor. Millet çocuklarının sefaletine bütün ruhunun merhametiyle uzanmayan insanda iman olur mu? Merhamet bizdeki ilâhi cevherdir. Onu okumasını bilmeyen Kur'an'ı ezberden okurmuş neye yarar?" (7)

Nurettin Topçu, temel sorunlardan birinin eğitin sorunu olduğunu ısrarla belirtmiştir. "Medeniyet Tarihi, daha mekteplerimizde gün yüzü görmemiştir. Tarih dersi, bilgi olsun diye değil, daha çok "irade olsun" diye; coğrafya dersi "vatan sevgisi", fizik dersi, "kâinat sevgisi" olsun diye mektepte okutulmalıdır" (8)

Nurettin Topçu, temel sorunun öğretmen sorunu olduğunu iddia eder. Öğretmenin donanımı ve fonksiyonu iyi bir eğitim modelinin en temel faktörüdür. "Maarif demek "muallim" demektir. Milli Eğitim Bakanlığı sadece onu düzenleyici cihazdan başka bir şey değildir. Kitap, program, imtihan ve bütün öğretim meselelerini çözümleyecek olan bir milletin "muallim ordusudur". Bu işlerin Bakanlık teşkilatı tarafından "tepeden idaresi" muallimin ilmî ve fikrî hürriyetinin inkarı, bu hürriyetin adeta köleleştirilmesidir. Hür olmayan muallim, muallim değildir. Mahkum edilmiş fikir ve irfandır. Muallimi bu karakterleriyle tanımayıp onun "millet ruhunun yapıcısı" olduğuna inanmayan bir zihniyet muallimi "basit bir memur kadrosu" haline koyar ve her tarafından çiçeklenecek "kültür ağacını" kökünden baltalar" (9)         

Nurettin Topçu’ya göre öğrenci ve öğretmen eğitimim iki temel öğesidir. Ne yazık ki, bu iki temel öğe asli fonksiyonlarından uzaklaşmıştır. Sağlıklı bir eğitim faaliyeti için bu iki öğe mutlaka asli fonksiyonlarına döndürülmelidir. "Bugün talebelik ilim yolculuğu değil, diploma avcılığıdır. Muallimlik ise ne bir iman ve irşat yolu, ne de fikir ve kültürün otorite merkezidir. Hatta bir meslek bile değildir. Sadece küçük bir memuriyettir. Muallim, örnek adam da değil, boynu bükük bir memur, salahiyetsiz bir öğretici, müdürünün emrinde çalışan bir baremlidir" (10)

Diğer yandan eğitimde yerlilik ve yerli değerlere bağlılık önemli bir özelliktir. “Büyük halk filozofumuz Temel kendisine " Toparlan! Seni Kıbrıs 'a yerleştireceğiz. " denildiğinde sorar: " Ne kadar zamanım var?" " En fazla üç saat!" denilince Temel hemen eline iki çuval alıp köyün merkezine doğru koşmaya başlar. Evine gidip eşyaları alacağına köyün merkezine koşan Temel'i takip edenler ilginç bir manzara ile karşılaştılar. Temel köyün mezarlığında çuvallara mezar taşlarını doldurmaktadır. Sorarlar:" Ne yapıyorsun? Gidip eşyalarını alsana! " Temel'in yanıtı çarpıcıdır: " Eşya her yerden alınır! Ama yavrular bana " Bu topraklarda ne işin var? " diye sorduğunda, aha diyeceğim en büyük dedemin mezar taşı, bu da dedemin, ha bu da babamızın mezar taşı!"
 Başka söze ne hacet. Bir kişi yaşadığı topraklarda yerli mi, yabancı mı, gezgin mi, işgalci mi yahut sömürgeci mi olduğunu öğrenmek istiyorsa mensup olduğu anlam- değer dünyasının o topraklardaki işaretlerine ne kadar aidiyet duyduğuna bir baksın. Bu bakış ona hakikati fısıldayacaktır.(11)

Türk modernleşmesinin benimsediği anlayışın en önemli araçlarından biri eğitim olmuştur. Kuşku yok ki, her rejim kabul ettiği değerlere göre bir eğitim modeli belirler. Cumhuriyet modernleşmesi de benimsediği tarih, toplum ve kültür politikalarına uygun bir eğitim anlayışı geliştirmiştir. “Türk eğitim sistemi Cumhuriyet tarihi boyunca eğitim kurumlarında pozitivist ideolojiye uygun bir insan tipi, bir homo- pozitivismus yetiştirmeyi ideal olarak benimsemişlerdir. “

(12)

Cumhuriyetin kurucu önderleri pozitivist bir düşünce sistemine sahiptirler. Bu yüzden yaptıkları bütün uygulamalar bu temele dayanır. “Cumhuriyetin önderleri, pozitivizm, toplum mühendisliğine kapı aralayan bir mantık sergilediği için onu klasik geleneği reddetmenin biricik aracı olarak gördüler. Toplum pozitivizmin çizdiği doğru evrim şemasının dışındaydı, yanlış yaşıyordu ve değiştirilmeliydi. Böylece devlet, pozitivist bilim ideolojisini, toplumu değiştirmek için bir silah olarak kullandı.(13)

Kuşkusuz her yeni modelin en iyi araçlarından biri okuldur. Cumhuriyet modernleşmesinde okul hem gelenekten kopuşun, hem de yeni bir model oluşturmanın en önemli enstrümanıdır. “Böylece klasik gelenekten kopmanın yolu ‘okula’ gitmektir. Yine burada önce modern, materyalist, idealist, İslamcı,milliyetçi olunmaz; önce pozitivist ideoloji ile gelenekten kopulur, yani önce pozitivist sonra materyalist, idealist,modern vb. olunur. Okumuşlarla toplum arasındaki kopukluk veya çatışma (bugüne kadar yanlış şekilde ‘kuşak çatışması’ ve aydın-halk kopukluğu diye isimlendirilmiştir.) klasik gelenekle pozitivist ideoloji arasındaki çatışmadır. Okumuşlarla halk arasındaki uçurum, pozitivizmle klasik gelenek arasındaki uçurumdur(14) Erken Cumhuriyet döneminin temel sorunlarından biri dinin devlet ve toplum hayatındaki yeri ile ilgilidir. Cumhuriyetin kurucu elitleri, aldıkları pozitivist eğitimin etkisiyle, dini, geri kalmışlığın temel nedeni sayıyorlardı. Dönemin İslamcılarıyla aralarındaki temel fark, dinin yozlaşmasının değil, bizzat kendisinin sorun oluşturduğu inancı idi. Bunun için dini ihya etmek yoluna gitmediler. Bunun yerine dini devlet hayatından tamamen toplum hayatından ise olabildiğince uzağa itmeye gayret ettiler. Toplum ve devlet arasındaki kutuplaşmayı besleyen en önemli sorun budur.

Öte yandan bu durum, aydın –halk arasındaki gerilimin en önemli nedenlerinden biri olmuştur. Sanıyorum Türkiye'nin sosyolojik yapısını en iyi ifade eden metafor aşuredir. Aşure içinde yer alan çok sayıda meyve ve gıdayı kendi özelliklerini kaybetmeden bir araya getirir. Şeker ve suyla karıştırılan ve pişirilen oluşumdan ortaya enfes bir tatlı çıkar. Anadolu'da böyledir. İçinde değişik etnik çeşitliliğin bulunduğu ve bunları bir arada tutan bağdan oluşur. Aşurenin içindeki bir eksikliğin lezzeti azaltacağı gibi, bir etnik gurubu veya sosyolojik çeşitliliği ihmal etmek toplumsal barışı zedeler. Anadolu insanını bir arada tutan ise "Anadolu mayasıdır

Nurettin Topçu, bazıları haklı gerekçelere dayan ve tarihsel nedenleri olan felsefeye karşı oluşan bu olumsuz tavrı yıkmaya çalışan düşünürlerden biridir. İslam dünyasında sınırların gelişmesi ve diğer kültürel havzalarla girilen ilişkiler, özellikle Yunan felsefesinden yapılan tercümeler ve buna bağlı olarak gelişen düşünceler, felsefe hakkında bazı düşüncelerinde ortaya çıkmasını sağlamış ve gelişen tartışmalar din –felsefe, akıl-vahiy ilişkilerine ilişkin bir külliyatın doğmasına yol açmıştır. Bu tartışmaların finali Gazali ve İbn Rüşt arasındaki “Tehafüt” geleneğidir. Bu tartışmada Gazali, felsefi düşünce karşısında eleştirel bir tutum tanırken ünlü bir fakih de olan İbn Rüşt felsefe tarafında yer almıştı. Görünen o ki, Gazali’nin tavrı İslam düşüncesi üzerine belirleyici olmuş ve felsefe kuşkuyla bakılan bir alan olagelmiştir.

Osmanlı geleneğinde felsefeye karşı olan kuşkulu tavırda Gazali geleneğinin etkisi belirleyici olmuştur. Fatih’in huzurunda yapılan son tehafüt tartışmasında, Gazali geleneğine mensup Hocazade’nin galibiyeti felsefe karşıtlığında belirleyici olmuştur.

Cumhuriyet devrinde ise felsefe daha çok pozitivist-ateist yorumu benimseyen aydınlar üzerinden savunulduğundan, bu tutum özellikle dindar/muhafazakar halkın ve İslamcıların felsefeye olumsuz bakmalarına dayanak oluşturmuştur. Felsefi düşünceyi savunanların büyük ölçüde pozitivist-ateist kültür üzerinden dine yaklaşmaları karşı, geniş İslamcı kitleleri ve onların entelektüel temsilcilerini felsefeye tavır almaya zorlamış; bu olumsuz bakış açısı zamanla egemen bakış açısına dönüşmüştür. Özellikle Aksiyoner anlamda muhafazakar-milliyetçi-İslamcı gençlik üzerinde oldukça etkili olan Necip Fazıl özelinde bu tutum oldukça belirgindir. Bu tutumun aykırı örneklerinden biri “Hareket felsefesini “ ülkemize taşıyan Nurettin Topçu olmuştur.

Nurettin Topçu, Türkiye’deki felsefeye karşı olumsuz bakışa karşı, felsefeyi savunmuştur.“Felsefe bize, üstümüzde ve yükseklerde bulunan hedeflere doğru ilerlemesini öğretir. İnsan düşünürken, yeryüzünün bütün süfli hadiselerine yükseklerden gelen bir ulvi bir mayayı farkında olmayarak muttasıl karıştırır. Sanki hayatı onunla bir mana kazanır. İşte bu insanın felsefe yapmasıdır.” (15)

Nurettin Topçuya göre bir toplumda yaşayan insanlar, düşüncenin ürünü olan felsefeye karşı ilgisiz kalamaz. Her cemiyetin kendine özgü bir düşünce faaliyeti vardır. “ Acaba bizim felsefeniz nedir?” (16) sorusunu tartışmaya açan Nurettin Topçu bu konuya yaklaşımları ele alarak eleştiriyor.

Felsefeye bakış konusunda iki farklı bakış açısı karşımıza çıkmaktadır.
1-Batının felsefesinin olduğuna, bizim o felsefelerden birini kabullenmemiz gerektiğine inanan batıcılar.

2- Kur’an bize yeter felsefeye ihtiyacımız yoktur diyen muhafazakarlar.
İki görüşü de eleştiren Nurettin Topçuya göre “ Felsefi görüşümüz olmazsa büyük Kitabı hakkıyla anlayamayız, sadece ezberleriz ve ezber okuya okuya doktorun reçete kağıdını batırdığı bardağın suyunu içmekle tedavisini uman hastanın haline benzeriz. (17)

Nurettin Topçu’ya göre felsefe bize gereklidir, çünkü;
“1- Felsefe her şeyden önce biricik kılavuzumuz olan aklın kullanılmasını öğretir.
2- Aklımızın alemi bütün halinde kavrayışı demek olan felsefe, ahlakımızın da sanatkarıdır.
3- Felsefe, siyasi nizamın da yapıcısıdır. Bir millet rejiminin hususiyetlerini, o milletin felsefesi tayin eder.

4- Bizzat kendimize karşı zalim olmak istemiyorsak kendimize bir felsefe arayalım. Zira sabah uykudan gözlerimizi açarken, üstümüze çöken ümitsiz karanlık, o içler oyucu yaşamak korkusu, ruhumuza imanın aydınlığını getirecek bir felsefenin eliyle uzaklaştırılabilir.

5- Felsefe dini inanışlarımızın da üstadıdır. O olmazsa din adı altında halka sunulan her efsaneyi dini inanış yaparız. İbadet hareketleri yapan herkesin din diye arkasından gideriz. Daha mabetlerini bir gulgule ticarethanesi olmaktan kurtaramayan adamların telkinlerine kıymet veririz.

6- Felsefe, hürriyetimizin de hayat kaynağıdır. Düşünen adam hürriyetini anlar, hareketini doğurmuş olan sebepleri bilen insan, o sebeplerin idaresini kendi eline alabilmekle hürriyetini gerçekleştirir. Bizi hayat yolunda durdurup düşündüren felsefe, her adımda hürriyet sunmaktadır.

7- İnsan anlaşılmadan insanlık aleminde inkılap yapılamaz. Nedir bu insan ki hayvanların hepsi ondadır; öyle iken Allah’a götüren yol da ondadır. Varlığımızın Allah’la münasebetinin sırrına ermesek bile, kendimizi bilmeden Allah’ı anlayamıyoruz. İnsanı tanıtan felsefe olduğundan inkılaplarımızın hepsi ona muhtaçtır.”(18)

Bir toplumun sağlıklı bir şekilde yaşayabilmesi, inancını anlayabilmesi ve tarihteki yerini alabilmesi için felsefe gereklidir. Felsefenin hikmeti aramada ve ruhumuzu sefaletten kurtarmak için gerekli olduğunu savunan Topçu şöyle demektedir: “Felsefenin bize neler verebildiğini gördük. O halde insan cemiyetlerinin felsefesiz yaşamadığını söyleyebiliriz. Çünkü hikmetsiz hayat olmaz. Mesela, yaşatan felsefenin sistem halinde ifadesini ortaya koymaktır; bütün bir cemiyeti bir hikmet sofrası etrafında toplamaktır. Eğer bu yapılmazsa temayüller, hisler ve hareketler halinde kalarak bir türlü şuurlarımıza ulaşamayan felsefemiz, ruhumuzu sefaletten kurtarıp ideale kavuşturamaz.”(19)

Topçu’ya göre toplumsal yapının mimarları filozoflar olacaktır. Bu anlamda felsefe, Türk toplum yapısının oluşmasına da büyük katkı yapacaktır. Topçu, felsefenin niçin olması gerektiğini analiz ettikten sonra, “Bizim felsefemiz ne olmalıdır?” sorusunu analiz etmektedir. Kısaca Topçu’nun felsefi sisteminin temelleri şu ilkelere dayanmaktadır:

1-Tekamülcülük.

2- Ruhçu Anadolu Sosyalizmi.(Topçu’nun sosyalizmi, Batı’da geçerli olan ve materyalizme ve ateizme yaslanan ideolojik sosyalizmden oldukça farklıdır)

3- İslam ruhçuluğu. ( Topçu’nun anlayışı tasavvufi temelde İslam anlayışıdır)

4- İdealist şahsiyetçilik.

Nurettin Topçu, felsefesini oluştururken Batı felsefesinin omurgasını oluşturan felsefi sistemleri de eleştirmektedir. Pozitivizm, pragmatizm ve sosyolojizmi “hakikat düşmanı üç felsefe” akımı olarak değerlendirmektedir. “Pozitivizm, hakikati deneylere, pragmatizm menfaate,sosyolojizm ise onu cemiyete esir etmektedir. Bu sistemler hiçbir şeyi izah etmiş değillerdir.

Topçu, felsefemizi inşa ederken Rönesans hareketlerini incelemekte ve bize özgü bir rönesans hareketinin imkanlarını ortaya koymaktadır. Topçu’ya göre yapmamız gereken rönsansın basamakları şunlar olmalıdır.

“1- Birinci basamak: İlkin her ilahi harekete başlangıç olacak aşkın, yepyeni bir neşvenin doğması lazımdır. Zira, onsuz hiçbir ruh hareketi yapılamaz. Bu ruh hareketi bir felsefe sistemi olacaktır. Evvela kainatta yerimizi belli etmek, hayatın kıymetine dair fikir edinmek ve sonsuz istikbale ait ideali ortaya koymak icap edecektir.

2- İkinci basamak: Aşkımız kanatlandı. Kendimizi ve gözle görünen vehimlerin dışında, ancak aklımızın ulaşabildiği kainatımızı arıyoruz. Bu arayışın gayesine ulaştırılması için her şeyden üstün bir iktidara ihtiyaç var. Aklın saltanatını ilan etmeliyiz.

3- Rönesansımızda üçüncü basamak, hür düşünüşe ulaşmaktır. Biliyoruz ki, hürriyetimizin düşmanı olan kuvvetler hem dışımızda hem de içimizdedir.

a)Dıştan esaretimiz, otoritelerin elinden çektiğimiz esarettir.

b) Bizi esir eden ikinci kuvvet ihtiraslarımızdır.

4- Zihin bütün esaretlerden kurtulduktan sonra rönesans, ebedi bir güzellik manzarası halinde bizi karşılıyor. Dayandığımız felsefe, bir elde, ilmin hakikatini tanıma metotları öbür elde olarak, dördüncü basamakta kavuştuğumuz bahçe,bir nevi çokluk sevgisi halinde bizi kucaklayan sanatın bahçesidir. Edebi sanatlarla musikinin, resim, heykel ve mimarlığın rönesansını orada arayacağız.

Bizim Kur’an’dan alacağımız metafizik ve idealist ilhamla Anadolu folklorunun bahçelerinden toplayacağımız realite demetleri birleşerek edebi rönesansımızın kapısını açacaktır.

5- ‘Bu rönesansı hazırlayacak olanlar nereden yetişecek?” diye soracaksınız. Vakıa rönesans ferdi dehaların eseridir, onları mektep yetiştirmez. Ancak, kitap yakanlar zihniyetinin nihayet bularak kitap yapanlar zihniyetinin doğmasına elverişli muhit hazırlamak, bir rönesansın kurucu ve yaşatıcılarına hayat verecek zemin üstünde bir mektep açmamız lazımdır.”(20)

Topçu’ya göre yeni bir rönesans oluşturmak için, buna uygun bir felsefe sistemi, aklın belirleyiciliğini kabul etmek, düşünce özgürlüğünü sağlamak için, düşünce özgürlüğünün önündeki iç ve dış engeller olan otoritelere bağlanmak ve ihtirasları ortadan kaldırmak, sanatta rönesansın yollarını aramak ve nihayet rönesansı oluşturacak kişileri yetiştirecek okullar kurulmalıdır.

Nurettin Topçu kendine özgü bir milliyetçilik düşüncesi oluşturmuştur. Onun milliyetçiliği Kemalist ulusalcı milliyetçilikten de, Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura’nın milliyetçiliğinden de, Nihal Atsız’ın İslam’ı dışlayan milliyetçilik anlayışından da, Turancılıktan da farklıdır. Onun milliyetçiliği Anadolu tipi, İslam’la bağlantılı, ruhçu bir milliyetçiliktir.

Kuşkusuz felsefe karşıtlığının altında tarihsel ve aktüel nedenler bulunmaktadır. Tarihte Gazali ile başlayan felsefe eleştirisi geleneğinin oluşturduğu dini zemin ile cumhuriyet döneminde ülkemize gelen felsefe akımlarının etkisi felsefeye karşı olan bakışı etkilemiş ve yerleşmesine sebep olmuştur.

İslam bir felsefe değildir sözü bir anlamda doğrudur. Çünkü İslam teorik bilginin değil o bilginin pratiğe uygulanması üzerinden yürümüştür. Bundan dolayı insanlar düşündüklerinden değil, yaptıklarından sorumlu tutulurlar. Hatta söylediklerini yapmayanlara kitap yüklü eşekler denir. Ancak konu bu kadarla sınırlı değildir. Neredeyse her on ayetinden birinde akletmek veya tefekkür etmekten bahseden bir öğreti felsefeyi dışlayabilir mi? Galiba sorun akıl, felsefe veya tefekkür etmekte değil; bizim bunlardan ne anladığımızdadır. İslam dünyasında en kapsamlı felsefe eleştirisini yapan Gazali bile felsefenin tümünü reddetmemiş, konuyu meselelere ayırarak incelemiştir. Ünlü Maliki fakihi de olan (Bidayet’ül Müçtehit adlı fıkıh kitabının yazarıdır.) İbn Rüşt, felsefeyi reddedenlerin durumunu şöyle değerlendirir: "Felsefeyi reddetmek, su içerken boğulan birini gerekçe göstererek suyu yasaklamaya benzer; oysa yaşamak için su gereklidir." Necip Fazıl gibi cumhuriyet sonrası İslamcı düşünürlerin felsefe karşıtlığı, felsefenin ne olduğundan değil, daha çok ülkemizde felsefenin pozitivist-ateist karakterinden kaynaklanıyordu. İslam medeniyetinin en üst düzeyde olduğu dönemler İslam felsefesinin de zirvede olduğu dönemlerdedir.

Nurettin Topçu, felsefesiz bir medeniyetin kurulamayacağı görüşündedir. Bu nedenler Anadolu insanına özgü bir felsefi sistem yaratmak gerekmektedir ki, bu sistem Nurettin Topçu’ya göre “Hareket Felsefesidir”.

Nurettin Topçu’ya göre Anadolu’nu manevi kurtuluş mücadelesi henüz yapılmamıştır. Kendi rönesansımızı yapmak için, Anadolu’nun özünü oluşturan ruh köküne inmek gerekmektedir. Alemin varlık, düşünce ve hareket gibi üç unsurdan oluştuğu savunan Topçu, hareketi hayatın gayesi olarak görür. “Tam ve gerçek hareket, önce hareketin sahibi olan insanda başlar, hareket iradesi olur. Sonsuz imkanlarla yüklü kainata çevrilir, hareketin safhalarını meydana getirir. Hedefi sonsuzluktur, meyvelerini sonsuzlukta verir. İnsan onu sonsuzluğun sınırına kadar götürür, orada sonsuzluğa teslim eder.”(21)

Topçu’ya göre hareket ahlakı kişi ile Allah arasında bağlantıyı kurmaktadır. Aile, millet ve medeniyet bu ahlaki hareketin unsurlarıdır. Bu anlamda hareket insanla Allah’ın terkibidir.

“Nurettin Topçu’ya göre alem, varlık, düşünce ve hareketin bütünüdür. Topçu, varlığı kalkış noktası, düşünceyi kılavuz, hareketi ise hayatın gayesi olarak görür. Ona göre hareketsiz yaşamak imkansızdır. Düşünce bile, varlığın dışına çıkamayıp bizzat kendi üzerine katlanan içsel bir hareketten ibarettir… Varlık olmadan alem, hareket olmadan da insanı düşünmek abestir. Hareket, insan varlığını her an yenileyip kendi kendisini daima sonsuzluğa yönelme isteğiyle yeniden yaratmasıdır… Her hareketin temelinde, hareket edenin yine kendine çevrilen sevgisi vardır ve bu sevgiye uygun şekilde hareket etmek için kendini ortay koymak lazımdır, her hareket, bir tehlikeyi göze almayı ihtiva eder. Eşyayı değiştirdikçe, insan kendisinin de değiştiğini ve bu yolla gittikçe Allah’a yaklaşıp bütünleştiğini deruni bir şuur içinde duyup kurtuluşunu hakikat yapmakta ve demek ki, ebedi yaşayış doğuşla birlikte daha bu dünyada iken başlamaktadır. O sebeple her harekette bir iman hareketi vardır.(22)

“Öyleyse hareket, insanı Allah’a ulaştıran bir köprü ‘insan ile Allahın bir sentezidir’. Bu sentez ne insanın isteğiyle ne de Allah’ın isteğiyle bozulabilir. Bu sentezin bozulması iki tarafın yok olmasıdır. Hareket bu sentezle tamamlanır. Sentezin bozulması, hareketin yokluğu, ,iflası, ölümü demektir. Bu, bizde ilahiliğin inkarı, dolayısıyla kendi kendimizin de inkarıdır. Hareket iledir ki, imana dolayısıyla kurtuluşa erişilebilir. Hareketin olduğu yerde Allah, Allah’ın olduğu yerde hareket vardır. Hareket, tabiat-üstü alana kadar Allah’ın bizdeki isyanıdır. Tabiat-üstü alanda ise kendi kaynağına ulaşan irade kendini, yani Allah’ını bulmuştur.”(23)

Nurettin Topçu, Anadolu özelinde bir felsefe geliştirmeye çalışan bir düşünür olarak, kendine özgü Anadolu sosyalizmi, hareket felsefesi, Anadolu merkezli milliyetçilik gibi konularda incelenmeye değer düşünceler üretmiştir.

 

  1. Mehmet Vural, Tanzimat’tan Günümüze Türkiye’de Felsefe, Elis yayınları, s:48.
  2. Mehmet Vural, Tanzimat’tan Günümüze Türkiye’de Felsefe, Elis yayınları, s:62
  3. Dücane Cündioğlu, Felsefe’nin Türkçesi, Kapı Yayınları, s:21
  4. İhsan Süreyya Sırma Kitabı, Pervari'den Paris'e, Adnan Demircan, Beyan yayınları
  5. Kemal Karpat, Dağı Delen Irmak, Timaş yayınları, s. 252.
  6. Aliya İzzetbegoviç, Özgürlüğe kaçışım/ Zindandan Notlar, Klasik Yayınları
  7. Nurettin Topçu, 29 Nisan 1957 tarihli mektup.
  8. Nurettin Topçu, Maarif Davası, Dergah yayınları, s. 118-119.
  9. Nurettin Topçu, Maarif Davası, Dergah yayınları
  10. Nurettin Topçu, Maarif Davası, Dergah yayınları, s. 80
  11. Ihsan Fazlıoğlu, Kendini Aramak, s: 43
  12. Hüsamettin Arslan, Epistemik Cemaat, Paradigma yayınları, s: XXXIII
  13. Hüsamettin Arslan, Epistemik Cemaat, Paradigma yayınları, s: XXXIV
  14. Hüsamettin Arslan, Epistemik Cemaat, Paradigma yayınları, s:XXXIV)
  15. Yarınki Türkiye, Nurettin Topçu, Dergah yayınları, s: 52
  16. Yarınki Türkiye, Nurettin Topçu, Dergah yayınları, s: 52
  17. Yarınki Türkiye, Nurettin Topçu, Dergah yayınları, s: 54
  18. Yarınki Türkiye, Nurettin Topçu, Dergah yayınları, s: 55-62
  19. Yarınki Türkiye,Dergah yayınları,  Nurettin Topçu,s: 65
  20. Yarınki Türkiye, Nurettin Topçu, Dergah yayınları, s: 97-105
  21. Yarınki Türkiye, Nurettin Topçu, Dergah yayınları, s: 19
  22. M. Sarıtaş, Nurettin Topçu’da Sosyo- Pedagojik Yapı, Mesaj yayınları
  23. Ali Osman Gündoğan, Topçu ve Hareket felsefesi, Hece Dergisi, Nurettin Topçu Özel sayısı, sayı:109,s:18.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.