1. YAZARLAR

  2. Zeki Savaş

  3. Farkında mısınız?
Zeki Savaş

Zeki Savaş

Yazarın Tüm Yazıları >

Farkında mısınız?

A+A-

20 Temmuz'da başlayan şiddet anaforu, bütün toplumu çekim alanına alarak döndürüyor, toplumun dengesini bozacak sınıra doğru da hızla ilerliyor.

Peki bu duruma nereden nasıl geldik?

Kesintili de olsa barış umutlarının estiği, yaşamak ve yaşatmak duygu ve düşüncelerinin güçlendiği bir ortamdan ölmenin ve öldürmenin revaç bulduğu bir atmosfere sürüklenmemizin nedenlerinden biri, silahın siyasete, silah imkanının siyaset imkanına tercih edilmesi ve siyasetin işletilmemesidir.

Yaklaşık iki buçuk yıl süren barış sürecinin sonunda yapılan seçimde, Kürd siyasal hareketinin önde gelen partisi olan HDP, Kürd siyasetinin Cumhuriyet tarihindeki en büyük başarısını sağladı, 80 milletvekiliyle meclise girerek iktidar ortağı olabilecek, ülkenin yönetiminde önemli söz sahibi olabilecek siyasi bir imkan elde etti.

HDP'nin yakaladığı bu imkan, esasen Öcalan'ın 2013 Newrozunda "Artık silahlar sussun, fikirler ve siyasetler konuşsun" şeklindeki doğru çıkışının sağladığı bir imkandı. Zaten HDP projesi de Öcalan'a aitti. AK Partiye oy veren seçmenin bir kısmının 7 Haziran seçimlerinde HDP'ye oy vermesinin nedeni de buydu. Yani siyasetin alanını genişletmek, siyaset zeminini güçlendirmek, sorunları siyaset yoluyla çözmek için HDP'ye kredi açmıştı.

Ne var ki, HDP seçimden sonra, niçin seçildiğini, kendisine kimin neden oy verdiğini, kurucusu olan Öcalan'ı ve kuruluş felsefesini unuturcasına 'Mr. No'ları oynamaya başladı. Siyaset yapmak, siyasetin önünü açmak yerine karşıtı olan MHP ile aynı stratejileri izleyerek siyasetin sızabileceği her menfezi tıkamaya başladı.

Sonuç:Siyaset imkanının önüne set çekerseniz, silah imkanının önündeki bariyerleri kaldırmış olursunuz ve öyle de oldu.

HDP başkanlık sistemine karşıydı ve bu nedenle seçim kampanyasında AK Parti karşıtlığı üzerinden seçim propagandasını yürüttü. Bu, doğal ve anlaşılır bir durum. Başarılı da oldu. Seçim sonuçları, başkanlık sistemine geçit vermedi. Eğer bir kısım seçmen, başkanlık sistemi gelmesin diye HDP'ye oy verdiyse, seçimle bu amaca ulaşılmıştı. Ne ki, HDP, bu başarısını verime çeviremedi. İktidar ortağı olma imkanından da vazgeçti. Sanki, iktidar ortağı olmayacaksın şartıyla kendisine oy verilmiş gibi hareket etti.

7 Haziran seçimleri AK Parti-CHP, AK Parti-HDP, AK Parti-MHP ve CHP-MHP-HDP şeklinde dört ayrı hükümet formülü çıkarmıştı. Bu formüllerin arasından yeni anayasa yapabilecek, Kürd sorununu çözebilecek, toplumsal barışı sağlayabilecek en iyi formül, AK Parti-HDP hükümetiydi. Zira anayasa komisyonlarında verilen öneriler incelendiğinde başkanlık meselesi hariç, birbirine en yakın öneriler bu iki partiye aitti. Çünkü bu iki parti de çevre kökenliydi. Biri çevreden merkeze taşınmış, ötekisi de çevreden merkeze yürüyüş halindeydi. Biri Cumhuriyet tarihi boyunca dışlanmış muhafazakar kesimi, ötekisi muhafazakarıyla soluyla dışlanmış Kürd kesimini tümden olmasa da büyük ölçüde temsil ediyordu. İdeolojik bakımdan birbirleriyle zıt olsalar da köken ve hedef olarak birbirine en yakın iki partiydi ve henüz de öyledir.

AK Parti-HDP koalisyonu yeni anayasayı referanduma götürebilecek çoğunluğa sahipti. Ne yazık ki, bu imkan her iki parti tarafından ellerinin tersiyle itildi. HDP, anlamsız ve tehlikeli bir AK Parti karşıtlığı çizgisinde ısrarcı oldu. Varlığını inkar eden, kendisini yok etmeye yeminli MHP ile iktidar ortağı olabileceğini söyledi ama Cumhuriyet tarihinde Kürd sorununu çözmeye tek aday olan AK Partiyle iktidar olmamaya sanki yeminliydi. Binlerce KCK üyesini içeriye tıkan paralel ile dirsek temasına vardı ama sorunu çözmek isteyenle asla. HDP'nin bu tarz siyasetleri, onun Kürd meselesi diye bir kaygısının olup olmadığı sorularını gündeme getirir. Kürd katliamcısı Ahmet Kürkçü'nün torunu Ertuğrul Kürkçü ile Figen Yüksek Dağ'ın Kürd diye bir meselelerinin olup olmadığı da ayrı bir kuşku konusu. HDP'yi Kürdlerin mi yoksa Türk solunun mu yönettiği de bir diğer konu. Bu çelişkiler ilkesizlik ve pragmatizmin ötesinde bir durum. İktidar olacağız, Kürd sorununu çözeceğiz diye Kürdlerden oy alacaksın, sonra da MHP ile ortaklığa evet, çözüm partnerine hayır diyeceksin. Siyasetin önünü tıkayacaksın, sorumluluk almaktan kaçınacaksın. Kürdler sizi siyaset yapmayasınız diye mi seçti? İktidar olmayasınız diye mi seçti? Siyaseti tıkayıp silahın önünü açasınız diye mi seçti?

Eğer 8 Haziran günü HDP çıkıp, 'HDP Öcalan'ın önerisiydi. HDP'nin başarısı, silahlar sussun, fikirler konuşsun yaklaşımının başarısıdır. Başkanlık sistemini engelledik. Bugün iktidar olma günümüzdür ve Ak Partiyle hükümet kurabilir, yeni anayasayı hazırlayabilir, Kürd sorununu çözebiliriz' deseydi, AK Partiyi partner olmaya zorlamış olmaz mıydı? Eğer AK Parti kabul etmeseydi, toplum vicdanında mahkum olmaz mıydı?

Hakeza Ak Parti 8 Haziran günü benzer bir teklifi HDP'ye sunsaydı onu iktidar ortağı olmaya zorlayamaz mıydı? HDP kabul etmeseydi, toplum vicdanında mahkum olmaz mıydı?

AK Parti de HDP'nin AK Parti karşıtlığı çizgisinden adeta hoşnut bir vaziyette benzer bir karşıtlık üzerinde ısrarcı oldu. Seçim öncesi olanlar anlaşılır şeylerdi ama ya seçim sonrası? AK Parti de seçim sonrasında aynı karşıt politikada diretti; HDP'nin kendisine yakınlaşmasını istemezcesine. AK parti de ortamı yumuşatmadı, hiçbir zaman HDP'ye zeytin dalı uzatmadı, HDP'li bir hükümet formülüne sıcak bakmadı. Gerçekte kendisine en yakın ve benzer olan partiye en uzak duruşu sergiledi.

AK Parti-HDP hükümeti kurulmadıysa, hatta kuruluşu bile konuşulmadıysa, bunun müsebbibi bu iki partinin yöneticileridir ve bedelini de bugün bu ülke ve bu ülkenin evlatları ödemektedir.

Öcalan

Barış ve umut ortamından kör şiddet girdabına yuvarlanmamızın bir diğer önemli nedeni de şudur:

2013'ün başında start alan barış sürecinin en azından o gün itibariyle baş aktörü konumunda olan ve siyaseti silaha tercih eden Öcalan'ının zaman içinde bir yandan hükümet, öte yandan PKK ve HDP tarafından etkisiz hale getirilmesi oldu.

Hükümetin hatası, Öcalan'a PKK ve HDP üzerinde etki oluşturacak, onları yönlendirecek imkanı ona tanımaması oldu. Bu imkanı ya tanımak istemedi veya bu riski göze alamadı. Sebep ne olursa olsun, stratejik bir hataydı. Öcalan'a manevra alanı tanınsaydı, gücünü açığa çıkarma imkanı ona sunulsaydı, kesinlikle süreci ilerletebilecek, siyasi yöntemleri silahlı yöntemin yerine ikame edebilecekti.

PKK ve HDP de zaten AK Partiyle bu işi ya çözmek istemiyorlardı veya AK Partiye inanmıyorlardı. Öcalan kontrolü ele alamayınca, PKK ve HDP de kendi bildiğini okumaya devam etti. Sonuçta iki tarafın ortak katkısıyla silahların susması ve fikirlerin konuşmasını savunan aktör, etkisiz hale getirilmiş oldu. Bu yaklaşım, hiç kimseye fayda sağlamadı, tam aksine herkesin zarar göreceği sürece zemin hazırladı.

Tekrar başa dönmenin yolları tümden tıkanmamış ama daha da zorlaştığı ve risklerinin arttığı kesin.

Silah ve Şiddet

Kürd sorununu silahla çözme dönemi sona ermiştir; özellikle de Bakur'da. Afganistan, Suriye, Irak, Libya Yemen silahın, ölümün, öldürmenin sorun çözmediğine dair en makro ve çarpıcı örnekler olarak dururken, korkunç sonuçları gözlemlenebilirken silahlı yöntemde ısrar etmenin, makul ve inandırıcı bir yanı yoktur. Üstelik siyaset yolu açıkken ve siyaset imkanı yakalanmışken tekrar silaha ve ölüme dönüş, kabul edilemez.

Silah ve şiddet tahripkardır. İç savaşa dönüştüğünde ise felakettir. Hangi sebeple olursa olsun, ister ulusal haklar adına ister din ve mezhep adına olsun, bir mücadele iç savaşa dönüşürse ne din kalır ne ulus. Ne mezhep kalır ne kimlik. Dahası insanlık da kalmaz. Irak ve Suriye halklarının iç savaş sonucu içine düştükleri felaket ve fecaat örnek olarak bize az mı geliyor? On milyonlarca insanın der be der olduğu, dinini de, ulusunu da, kimliğini de, insanlığını da yitirdiği, nasıl itilip yerlerde sürüklendikleri, çöp kutularından beslendikleri, okyanusların karanlık ve dev dalgaları arasında boğuldukları, çocuklarının kıyılara vurdukları, can havliyle emin bir beldeye doğru koştuğunu sanarken ayaklarına çelme takılıp yüzü koyun yere serildikleri, kişilik ve kimliklerinin yok edildiği manzaralar bize az mı geliyor? Aynı akıbete mi duçar olmak istiyoruz?

Ulusal mücadele adına da dini değerler adına da silahlı mücadeleyi, şiddeti hep beraber reddetmeliyiz. Ulusal haklar ve dini değerler adına modern silahlarla ilkel savaşlara karşı olmalıyız. Bugün Ortadoğu'da modern silahlarla din ve ulus adına yürütülen ilkel savaşların kurbanı oluyoruz. İç savaşlar, ilkelliktir. Siyaseti bilmeme, siyaset imkanını kullanamama demektir. Medeni insanlar, birbirlerini öldürmeden, kardeşlerini öldürmeden, soydaşlarını öldürmeden, vatandaşlarını öldürmeden, hepsiyle konuşarak, onları yaşatarak, siyaset sanatını işleterek sorunlarını çözerler. Medeni insanlar, insanı yaşatmak üzere kimlik inşa ederler. İlkel insanlar da insanı öldürmek üzere kimlik inşa ederler. Biri, insanı yaşattığı için sevinir, ötekisi insanı öldürdüğü için. Biri yaşama ve yaşatmaya sevinir, ötekisi ölüme ve öldürmeye.

PKK, sivil toplum kuruluşlarının, akil insanların çağrılarını kulak ardı edebilir. Devletin çağrılarını reddedebilir ama ya kendi kurucu liderinin çağrısını? Onu ne adına reddediyor? Bir hareket için kendi kurucu liderinin çağrısı mı önemli yoksa başka devletlerin aksi yöndeki teşvik ve çağrıları mı?

PKK, kurucu lideri Öcalan'ın çağrısına uyarak Bakur'da silahlı mücadeleye ve şiddete kesin ve daimi bir şekilde son vermelidir. Şiddeti sürdürmek, başta Kürdler olmak üzere herkese telafisi imkansız zararlar verecektir. Bu sürece sevinenler, bizim birbirimizi öldürmemizi isteyenlerdir. Bunu görüyor ve yaşıyorum. Ölümümüze sevinenleri görmek, insanın kanına dokunuyor. Görmesini bilen herkes de bu gerçeği görebilir.

Devlet de siyaset alanını açmalı, silahlı insanların silahı bırakıp siyasete girme imkanını oluşturmalı.

PKK, asker ve polisi öldürmekle övünüyor, devlet de dağlarda binlerce insanı öldürmekle övünüyor. Siz birbirinizin cenazelerini sayıp övünürken dışarıdakiler de size bakıp, 'nasıl da onları birbirinin canına düşürdük' deyip seviniyorlar, farkında mısınız Beyler?

PKK, diğer devletleri sevindireceğine, Bakur'da silahı, silahlı mücadeleyi ve şiddeti bıraksın, siyasete dönerek kendi halkını sevindirsin. Çünkü onlar yaşamayı ve sevinmeyi daha çok hak ediyor. Halkınızı yaşatıp sevindirin ki, sevinerek yaşayasınız.

Devlete elindeki silahı bırak denmez ama devlet de elindeki silah imkanı yerine siyaset imkanını kullanarak diğer devletler yerine kendi halkını sevindirsin. İnanın onlar yaşamayı ve sevinmeyi daha çok hak ediyor. İnsanı yaşatın ki, yaşayasınız.

Taraf ve bi Taraf

Sorun çözmenin en kolay yolu olarak öldürmenin ve şiddetin tercih edildiği dönemlerde sınır tanımayan bir tarafgirlik dalgası da oluşur. 'Bi taraf olan bertaraf olur' deyimi sıklıkla kullanıma girer. Oysaki kör şiddet, tarafları da bi tarafları da bertaraf eder. Suriye'de, Irak'ta, Libya'da, Afganistan'da bertaraf olmayan kim kaldı?

Elbette ki insan tarafsız olmaz. Şiddetin terviç edildiği yerde taraf olunması gereken barıştır, akl-ı selimdir. Haklıyı da haksızı da şiddetten uzaklaşmaya çağırmaktır. Şiddet kültürüyle mücadele etmektir. Siyaseti, diyalogu, konuşmayı ihtilafları gidermede, hak aramada en etkili yöntem olarak savunmak ve onun revaç bulmasını sağlamaktır.

Şiddetin yükseldiği yerde çatışanların arkasında saf tutup ölmeyi ve öldürmeyi teşvik etmek, intikam yeminleri etmek, herkesi kamplaşmaya zorlamak, toplumsal felaketi hızlandırmaktan başka bir işe yaramaz.

Gün, akl-ı selim ve sükunetle hareket edip herkesin şiddetten uzak durmasını sağlama günü, etnik hınç ve öfkeyle toplumu kutuplaştırmaktan uzak durma günüdür.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
7 Yorum