1. YAZARLAR

  2. Muhsin KIZILKAYA

  3. ‘Evet isyan!’&nbsp
Muhsin KIZILKAYA

Muhsin KIZILKAYA

Yazarın Tüm Yazıları >

‘Evet isyan!’&nbsp

A+A-

Gündelik hayatımızı sürdürürken otobüste, minibüste, uçakta, gemide, sokakta, lokantada velhasıl kalabalık herhangi bir muhitte, tanımadığımız yabancı birisinin bize dokunması bizi rahatsız eder, çoğu zaman kavga sebebi bile olur bu durum. Bazen bu dokunuş ‘taciz’ olarak addedilir, bazen de ‘sehven’ bile olsa karşıdaki özür dileyinceye kadar geçen sürede gergin bir hava oluşur; bazen dokunanın özrü kabul görür, bazen de özür bile kâr etmez, şiddetli bir kavga vuku bulur.

‘Kitle ve iktidar’ üzerine çağımızın en büyük eserlerinden birisini aynı adla yazmış olan Nobel ödüllü yazar Elias Canetti, bu bilinmeyen ‘dokunuşun’ insanı en çok korkutan şey olduğunu anlatır. Büyük ustaya göre hırsıza karşı duyduğumuz korku, onun bizi soyacak olması değildir; bizi korkutan asıl şey, karanlığın içinden aniden bize uzanan beklenmedik bir ‘el’dir.

Safları sıklaştıran etki

‘Öteki’nin irademiz dışında bize dokunmasının bir korku nedeni olmamasının tek ‘istisnası’ vardır. Bir nümayiş için bir araya gelmiş olan ‘kitle’ içinde olmak... Burada korku ‘karşıtına’ dönüşür. Yaslandığımız, omuz omuza geldiğimiz, bazen kol kola girdiğimiz, hep bir ağızdan birlikte slogan haykırdığımız kişilerin kimliği önemli değildir o anda. Vücudu vücudumuza değen, aynı anda aynı şey için bağırdığımız kişinin hiç karşılaşmadığımız, ilişki kurmadığımız, tanışmadığımız bir yabancı olması sorun teşkil etmez. Hatta cinsiyeti bile o sırada önemini yitirir. “Safların daha da sıklaşması” için biraz daha birbirimize sokuluruz. Yine Canetti’ye göre, “insan kendini kitleye bırakır bırakmaz, artık kitlenin dokunuşundan korkmaz olur.” O sırada herkes eşitlenir; bize dokunan, bizi iten, zorlayan birisinden gocunmayız, o kişi de bizden biridir çünkü. Aynı amaç uğruna yan yana gelmişiz. “Birden bire her şey tek ve aynı vücutta oluyormuş gibi olur.” O anda birbirimize ne kadar yaslanırsak, ne kadar dokunursak o kadar birbirimizden korkmadığımıza emin oluruz.

Tunus’ta bir gencin kendini yakmasıyla başlayan “halk hareketinin” Sudan, Yemen, Cezayir, Fas, Suriye, Uman, Mısır, Ürdün gibi Arap ülkelerine yayılmasıyla birlikte aniden sokaklara dökülen binlerce insanın eylemleri üzerine bütün dünya uzun bir süreden beri konuşuyor. Ve hemen hemen herkes aynı soruyu soruyor: Nasıl oldu da herkes sözleşmişçesine aniden,-şairden desturla- “evet, isyan” dedi?

Diktatörler, en az halktan korkarlar; en çok da aydınlardan... Günün birinde bir bela gelecekse eğer, o belanın münevverlerden geleceğine inanırlar çünkü. Münevverlerin dilleri uzun, nefesleri kuvvetlidir. Yüksek sesle konuşmayı, bildiklerini başkalarına aktarmayı görev bilirler. Bir yolunu bulur, mesajlarını mutlaka halka ulaştırırlar. Halk dediğin de zaten istim üzerinde. Çabuk kanar, her yalana kolayca inanır. Onun için ne yapıp edip önce münevverleri susturmalı. Onları susturduğun zaman da, halk nasılsa yattığı derin uykusunu sürdürmeye devam eder. Hem zaten halk dediğin koyundur, diktatör dediğin ise kurt... Koyunun kurdu yediği görülmemiştir. Kurda yem olan hep koyun olmuştur.

Aydınların susturulduğu, muhalefetin olmadığı, en ufak bir hak aramanın büyük bir cezaya karşılık geldiği, milli varlıkların alabildiğine sömürülüp lükse şatafata harcandığı, demokrasi denilen nimetten toplumun yararlanmadığı, tek kişi egemenliğinin kalıcı hale geldiği, diktatörlerin tekmil ülkeyi kendi babalarının tapulu malı sandığı Arap ülkelerinde son günlerde baş gösteren halk ayaklanmaları, yakın bir gelecekte “koyunun kurdu yediği” yeni bir dönemle sonlanacak gibi görünüyor.

Devrimler birbirine mi benzer?

Peki, neden böyle oldu? Diktatörlerin hesaba katmadığı şey neydi? Neden en çok korktukları aydınlar değil de, kendi köleleri olarak gördükleri, ağzı var dili yok, ölene kadar iktidarlarını başlarına gelebilecek en iyi şey olarak gören “çapulcu takımı” başlarına bela kesildi?

İlmi sorulardır bunlar ve cevapları için alim olmak lazım. Ben alim değilim, soruların cevapları beni aşar. Sadece cevapları bildiklerini sananların yazdıklarını okuyorum bu günlerde. Bazıları bütün bu nümayişlerin ‘devrimle’ sonuçlanacağını söylerken, berikiler “böyle devrim olmaz, devrimin liderleri, yürütme konseyleri, merkez komiteleri, öncü partileri olur,” diyor; tarihte bundan sonra olabilecek bütün devrimlerin, daha önce vuku bulmuş devrimlere benzemesi gerektiğini belirterek ‘devrimleri’ de tek tipleştiriyorlar.

Hedef ‘en karanlık nokta’

Onlar bu ‘ağır’ meseleleri tartışadursunlar, ben Canetti’nin yazdıklarından giderek kitlenin hareketlerini anlayalım istiyorum. Gelin büyük ustanın rehberliğinde “kitle hareketlerine” biraz daha yakından bakalım: Hayat olağan seyrindeyken, kimse kimseyi eylem için bir alana çağırmamışken, örneğin Sudan’da bir gencin başına benzin döküp kendini ateşe vermesiyle birlikte aniden sokaklara dökülen büyük kitle hadisesine benzer bütün büyük hadiseler, bütün zamanlarda olduğu gibi “gizemli ve evrensel” hadiselerdir. Böylesi durumlarda birden bire her yerden insanlar çıkar ortaya. Sokaklar hınca hınç dolar. Sanki sokakların tek bir yönü varmış gibi her yerden daha çok insan nehir gibi akarak gelir. Çoğu neden oraya geldiğini bilmez. Sorsan birçoğunun buna dair fikri yoktur. Ancak diğer insanların biriktiği yere doğru varmak için bütün güçleriyle acele ederler. Hareketlerinde, yüzlerinde bir merak ifadesi olmaz çoğu zaman. “Bakalım hele orada ne oluyor,” dürtüsüyle oraya koşmazlar. Tam tersine nereye, niçin gittiklerini çok iyi biliyorlarmış gibi yüzlerinde kesin ve kararlı bir ifade vardır hepsinin. Hedefleri sanki içgüdüsel olarak ayarlanmıştır. O hedef tek bir yerdir, büyük ustanın deyimiyle kitlenin biriktiği “en karanlık nokta...”

O andan itibaren büyüme istediği, kitlenin en önemli niteliği olur. İnsan yapısına sahip herkes kitleye katılabilir. Usta bunu “açık kitle” diye tanımlar. Açık kitlenin büyümesinin sınırı yoktur; hiçbir engel tanımaz, o dakikadan itibaren gelip kendilerine katılmayan herkesi ‘zan’ altında bırakır, dışarıda kalanların evlerine hücum eder, kapılarını, pencerelerini kırar, evlerini yağmalarlar.

Çünkü kitle ‘yıkıcı’dır. “Evleri ve nesneleri; pencere camları, aynalar, resimler ve tabak çanak gibi kırılabilir nesneleri yok etmekten özellikle hoşlanır. Çünkü yıkımın sebep olduğu gürültü, yıkımın yarattığı tatmine katkıda bulunur.” Kırılma sesleri, yeni bir hayatın sesleri olarak yansır kitleye; Canetti bunu “yeni doğan bir şeyin ağlamasına” benzetir. Her şey darmadağındır artık. Taştan yapılmış heykeller parçalanmıştır. İnsanoğlunun önce heykellere saldırmasını büyük usta, “reddedilen bir hiyerarşinin yok edilmesi olarak” görür. Artık mesafeler ihlal edilmiştir. Heykellerin sağlamlığı, kalıcılıklarının ifadesiydi. Daha önce hiç kimse onlara düşmanca bir niyetle yaklaşmamıştı. Onların parçalanmasıyla ‘deşarj’ tamamlanır.

Kitle asla bir tatmin duygusu yaşamaz. Ulaşmadığı tek bir insan bile varsa, hâlâ açtır.

“Zulme uğramış olmak” duysu onu bu hale getirir. Bu duygu büyük bir öfke şeklinde dışarı vurur. Büyüme en büyük arzusudur. Büyüdüğünü hissettiği sürece, büyümesini karşı duran her şeyi düşman görür. O noktadan itibaren “akan suya kilit vurulmaz.” Polis tarafından dağıtılma girişimini Canetti, “sivrisinek sürüsünü elle uzaklaştırmaya” benzetir, yalnızca geçici bir etki yapar. Dışarıdan yapılan saldırılar, kitleyi büyütmekten başka bir işe yaramaz. Böylesi durumlarda dağılmış olanlar tekrar geri gelir.

Kitle bir takım niteliklere haizdir. Öncelikle sürekli büyümek ister. Büyümenin hiçbir doğal sınırı yoktur. Konulacak her türlü doğal sınır, çok kısa sürede bertaraf edilir. Canetti’ye göre, “kitlenin büyümesini kesin olarak önlemek için mutlak olarak güvenilebilecek hiçbir kurum yoktur.” 

Kitle içinde eşitlik vardır. Bu olgu mutlaktır, bunu kimse tartışmaz, sorgulamaz. Baş baştır, kol koldur ve tek tek baş ve kollar arasında farkların hiçbir önemi yoktur.

Koyunların kurtları yeme zamanı

Kitle yoğunluğu sever. Birikenler hiçbir zaman sayılarını yeterli bulmaz. Yoğunluk onu tatmin etmez. Hiçbir şey onları bölmemelidir, her şey kitlenin kendisi olmalıdır. Yoğunluk duygusu deşarj anında doruk noktasına çıkar.

Ve kitlenin bir yöne ihtiyacı vardı. Hareket halinde bir yöne doğru hareket eder. Herkes için gidilen aynı yön, eşitlik duygusunu güçlendirir. Ortak hedef kişisel hedefleri bertaraf eder. Erişilen hedef kitlenin dağılmasına sebep olur. Erişilmemiş hedef olduğu sürece kitle varlığını sürdürür.

Uzun yıllar insan muamelesi görmemiş, horlanmış, aşağılanmış, ezilmiş, iktidarını mutlak bir iktidar olarak gören diktatörler tarafından yönetilmiş büyük, yoğun, yönü belli ve eşitlerden oluşan bir kitle, canlarını yakan ortak bir sızı duygusuyla harekete geçerse orada devrim kaçınılmaz olur. Canetti’nin deyimiyle “onca zaman savunmasız olanlar aniden dişlerini göstermeye başlarlar.” Artık, koyunların kurtları yeme zamanı gelmiştir. Koyunların etyemez oldukları düşünmek ise ayrı bir şeydir artık.

Ünlü Fransız Devrimi’nin Bastille baskınıyla başladığı bilinir. Oysa devrim bu baskından bir ay önce büyük bir tavşan kıyımıyla başlamıştır.

Ortadoğu’da bugün hareketlenen Arap halklarının Tunus’ta bir gencin kendisini yakmasından çok önce ortak sızıyı hissettiklerini söylemeye bile gerek yoktur.

muhsink63@gmail.com

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.