1. YAZARLAR

  2. Azad SERHILDAN

  3. Eski İslamcılık Sendromu
Azad SERHILDAN

Azad SERHILDAN

Azad SERHILDAN
Yazarın Tüm Yazıları >

Eski İslamcılık Sendromu

A+A-
Çağların konjonktürel yapısına ayak uydurma adına, her dönemin İslami kesiminde ilkeleri yumuşatma noktasında çeşitli girişimlerde bulunulmuştur. Üst anlatı konumunda olan siyasi-ideolojik doktrinlerin tesirinde kalan dini öbekler, İslam’ı egemen bütüncül ifade tarzlarıyla uyumlu gösterme çabasında bulunarak uzlaşı yollarını aralamaya çalışmışlardır sürekli.

Dünya sathında varlığını hissettiren siyasi ve fikri üst anlatılar, egemen oldukları süre içinde tali planda kalan ve üst anlatı niteliği taşıyan diğer siyasi ve fikri anlayışları tesiri altında bırakır. Etkin bütüncül bakış tarzlarının hegemonyaları bazen bir asır, bazen de birkaç asır devam eder. Beşerin göreceli kafa yapısından neşet eden bütüncül anlayışlar, tarihsellik vasfına sahiptirler aslında. Ama ilahi kimlikli üst anlatı olan din olgusu, değişkenlik özelliği taşıyan zaman ve mekân unsurlarının dışında olduğundan, tarihsel bir üst anlatının aksine evrensel bir üst anlatı niteliğine haizdir. Bundan dolayıdır ki, çağların egemen söylemlerinin büyülü havasına kapılma gibi bir lüksü yoktur dindar insanların. Her ne kadar İslami akide ve yaşam tarzı halk nezdindeki popülaritesini yitirmişse de, bir Müslüman’a düşen görev, onun Allah nezdinde her zaman en üstün anlayış olduğu bilinciyle hareket etmektir. İnsanların kendilerini hakim doktrin ve ideolojilerin cazibesine kaptırmaları normal karşılanması gerekirken, bir Müslüman’ın kendini bu cezpedici havaya kaptırması anormal karşılanmalıdır. Çünkü bir Müslüman şunu çok iyi bilmeli ki, adalet ve huzuru tesis edebilecek yegâne sistem İslam dinidir. Beşer aklının ürünü olan nazariyelerin ve akımların, her ne kadar dıştan parlak görünse de, içte birçok eksikliği ve kusuru bünyesinde barındırdığının farkında olabilmelidir bir Müslüman. Bu farkındallığı zihninde sağlam ve berrak bir hale getirerek, daimi bir İslami atmosferin gerekliliğinin bilinciyle hareket edebilmelidir.

Tarihin değişik dönemlerinde dominant olan siyasi ve ideolojik bakış tarzları, insanlığı felaketin eşiğine doğru sürüklemiştir daima. Kralcılık yönetiminden tutun da günümüzün ideolojik yapılanmaları olan Faşizm, Kapitalizm ve Komünizm’e kadar tüm beşeri üst anlatılar, çekici söylemlerinin arkasında korkunç bir yok etme mekanizmasını da bünyelerinde diri bir ruh olarak taşımışlardır. Tarihin beyaz sayfalarını kirli elleriyle kana boyayarak nice katliamların oluşmasına yol açan bu kara zihniyetler, egemen oldukları zaman dilimlerinde aynı zamanda insanlar arasında suni ayrımlara yol açarak, kendi fırkalarının üstünlüğünü perçinleştirmişlerdir. Bir taraftan asillerin ve beyazların üstünlüğü, bir taraftan proletaryanın(işçi) görünen üstünlüğü, diğer taraftan da ırkların üstünlüğü anlayışlarını temsil ederek, sınırlı ve göreceli dünyevi yaşam sahasında insani değer ölçülerinde kriter olarak tuttukları batıl endeksli bütüncül yaklaşım tarzlarıyla, felaketten başka bir şey getirmemişlerdir. Halbuki ilahi referanslı İslam dini, insanlar arasında bu tür yapay ayrımların yerine, insanları vahye dönük adalet ve ahlak modlarına çağırarak ideal bir toplum yaratma hedefine yoğunlaşır. Her ne kadar İslam dini pratik alanda egemenliğini çok kısa zaman dilimleri dışında tesis edememişse de, söylemlerinin doğallığı ve beşer ürünü olmaması onu zihinde de olsa evrensel bir hale getirmiştir. Bununla beraber, peygamber ve dört halife döneminde uygulamaya dönük ideal yüzü, adeta tüm çağların hayranlık besleyeceği ve örnek almaya çalışacağı yeryüzü sathındaki ideal nizamın en önemli göstergesidir.  

İslami söylemlerin tüm insanların yaratıcısı tarafından belirlenmesi, onun zaman ve mekân sınırları dışına çıkan genel-geçer özelliğe sahip olduğunu gösterir. Yeryüzü ölçeğinde baskın güç olup olmaması bu durumu değiştirmez. Fakat, etkin üst anlatı olmadığı çağlarda genellikle onu hâkim bütüncül ifade tarzlarıyla uyumlu gösterme girişimlerinin olduğu görülmektedir. Orta Çağ’da her ne kadar siyasi erkin emelleri uğruna kullanılan bir araç olsa da, kültürel ve bilimsel alanlarındaki gelişmişlik düzeyiyle, örnek alınmaya çalışılan bir algılayış tarzıydı. Bundan dolayıdır ki, o dönemin politik modeli olan Kralcılık sisteminin etkisinde kalmamıştır. Ama dünya sathında gerilemeye başladığı on altıncı yüzyıldan itibaren yavaş yavaş Batı’da ortaya çıkan Rönesans, Reform hareketleri ile Aydınlanma Felsefe’sinin tesirinde kaldığından, kendisi ile yeni ortaya çıkıp filizlenen bu düşünce akımları arasında ortak yanlar aranmaya başlanmıştır. Fransız İhtilali’yle birlikte hakim üst anlatı konumuna gelen Kapitalist ekonomi modeli ve onun siyasi ayağı olan demokrasi nizamı, İslam düşünürlerinin bir kısmını etkileyerek, bu sistem ile İslam arasında siyasi açıdan ortak paydalar arama telaşına düşmelerine neden olmuştur. Yirminci yüzyılda sesi gür çıkan diğer bir tümsel ideoloji olan Sosyalizmle de İslam arasında ekonomik açıdan ortak bağlar aramaya kalkışan nice İslam aydınları olmuştur. Bununla beraber, Faşizmin tesirinde kalıp onun sembolleri olan asker, bayrak, vatan, devlet gibi göstergeleri yüce İslam dininin sembolleriyle iç içe geçirmeye çalışan İslamcı geçinen aydın ve din adamları da her zaman var olmuştur.  

İslam’ın özellikle siyasi erki elinden yitirmesiyle başlayan gerileme, onun kültürel, sanatsal ve felsefi ayaklarını da etkileyerek ciddi bir sosyal erozyona yol açmıştır. Batı ürünü olan bütüncül ideolojilerin dünya sathındaki cezpedici ilerlemeleri İslam dünyasını da etkileyerek, onlarda aşağılık kompleksine yol açmıştır ve bu ruhsal travmatik durum onların egemen ideolojilere yamanıp, kendilerini modern(!) gösterme adına İslam’ın ilkelerini yumuşatma yollarına girişmelerine neden olmuştur. Bu yumuşatma projeleri, Demokratik İslam, Sosyalist İslam,  Milliyetçi İslam gibi tabirlerin ortaya çıkmasına neden olarak, İslam’ı tali plana itme noktasına gelmiştir. Aydınlar arasında kullanılmaya başlanan bu tabirler, daha sonraları Müslüman halkın da içine girerek, Demokrat İslamcı halk,  Sosyalist İslamcı halk ve milliyetçi İslamcı halk şeklinde zihinlere kazınmaya başlanmıştır. Tek başına İslam artık, modern(!) çağa ayak uyduramayan ve gerici yaftasıyla özdeşleşen bir hale dönüşmüştür. Peygamber dönemindeki saf İslami söylemleri savunmak ve onu fiili yaşam sahasına olduğu gibi aktarma, adeta hayal kurmakla denkleştirildi. Hâlbuki Kur’an tek bir fert kalınsa dahi, ilkelerden asla taviz verilmemesi gerektiğini öğretiyordu Müslümanların öz Kuran’a dönme, batıl ideolojilere karşı İslam’ı her noktada savunma, Cemaledin Afgani ile başlayıp, Muhammed Abduh, Hasan El Benna, Seyyid Kutup, Mevdudi, Ali Şeriati, Muhammed Bakır Es Sadr’a kadar uzanarak geniş bir yelpazede filizlenmeye başlanmıştır. Bu anlayış tüm olumsuz şartlara rağmen, Müslüman halka diri bir ruh aşılamıştır. İslam’ın her açıdan çöküşe girdiği on dokuzuncu ve yirminci yüzyıllarda boy vermeye çalışan bu İslam alimlerinin ve aydınlarının görüşleri, etkisini ciddi manada göstererek, adeta İslam’ın revaçta olan ideolojilere meydan okuyup onları fikirsel açıdan mağlup ettiği ve geniş Müslüman halk yığınlarına umut olduğu yeni bir çığır açmıştır.  Fakat yirmi birinci yüzyılın eşiğinde, bu diri ruhun etkisini birçok yerde yitirdiğini ve tekrar çağa ayak uydurma ve aşağılık kompleksinden sıyrılma adına hakim üst anlatı olan kapitalist, liberal, demokratik sisteme yamandığını ne yazık ki, müşahede etmekteyiz.

Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinde yaşadığımız bu zamanlarda, demokrasi’nin kirli tarihini ve onun aslında burjuva sınıfının elinde bir oyuncak olarak kullanıldığını unutarak, gücünün zirvesinde olmasından ötürü İslam ile onun arasında dirsek bağı kurmaya çalışmak, tamamıyla gayr-i İslami bir tutumdur. İlahi hiçbir tarafı bulunmayan ve tamamıyla beşer ürünü olan bu nizam, zaten tağuti sistemler tarafından idare edilen İslam dünyasında, bu sisteme ayak uydurmaya çalışan gönüllü sözde İslamcılar eliyle halka da sirayet ederek, saf İslami kavrayıştan uzaklaşılmasına ve Allah’la beraber birçok yeni putun da Müslüman halkın kafasına yerleşmesine neden olunmuştur.  Demokrasi propagandasının vatan, millet, bayrak aşkıyla yanıp tutuşan ve dini ritüelleri yerine getiren İslamsız İslamcılar eliyle yürütülmesi de, bilinçli yapılan bir girişimdir. Müslüman halkın demokratik sisteme ayak uydurup onun ilkelerini benimsemesi, bu zevat eliyle demokrasinin en önemli aracı olan seçim gibi süslü, kandırmaca vasıtayla gerçekleşmektedir.  Süreç içinde burjuvanın tekelinde olup kanlı bir geçmişe sahip olan bu sisteme, entegre olma adına çeşitli feragatlerde bulunup onun propagandasına yapma noktasına bile kadar gelen, kendini gerçek İslamcı olarak tanıtan nice sahtekârlar türemeye başlamıştır. Bunların gözünde, İslam konjonktürel  yapıya ayak uydurmazsa, fonksiyonsuz bir din olarak yaşamaya mahkûm olacaktır. Maslahat gereği, İslam ile günümüzün popüler ideolojisi olan demokrasi arasında ortak taraflar bularak, İslam’ı canlı tutmaya çalışmak gerekir. Sanki, İslam’ın diri olmak için küfrün görünen süslü tarafına yaklaşması gerekir imajını uyandırmaya çalışmaktadırlar. Şüphesiz, Allah’ın denetiminde olan İslam’ın tükenmek bilmeyen dipdiri ruhu, başta demokrasi olmak üzere hiçbir batıl ideolojiye yamanma gibi bir tarafı yoktur.

Müslümanlar için bin dört yüz yıl önce indirilen kutsal Kuran dışında hiçbir kurtuluş yolu yoktur. Günün süslü ama geçici batıl ideolojilerine azıcık yaklaşma bile, onları dejenere etmeye yetecektir. İnsan ürünü olan tüm üst anlatılar en fazla birkaç asır yaşayabilirler. Ama kutsal kitabın ve peygamberi yaşamın özünü oluşturduğu İslam, değil bin dört yüz yıl, kıyamet kopana kadar varlığını muhakkak sürdürecektir. Bu noktada bir Müslüman'ın beşer ürünü olan sınırlı ve eksik ideolojilerden hoşnut olma ya da onların dümenine su çekme gibi bir hakkı asla olamaz. Yirminci yüzyılın önemli İslam düşünürlerinden Mevdudi'nin "Dört Terim" adlı eseri ile Seyyid Kutub'un "Yoldaki İşaretler" adlı eseri bir Müslüman'ın batıl anlayışlara karşı nasıl bir zihniyete sahip olması gerektiğini yeterli derecede açıklayan iki önemli baş yapıttır. "Dört Terim"in İslam'ın ana esası olan kelime-i tevhide getirdiği sağlam teorik dayanak, "Yoldaki İşaretler" adlı eserle pratik bir hal almıştır. Her iki eserde, hangi çağda yaşarsak yaşayalım, hangi beşeri ideoloji o çağa hâkim olursa olsun, bir Müslüman'a düşen, onların cazibesine kapılmamak ve onlara karşı var gücüyle mücadele etmektir. Onlarla mücadele edilirken, asla ama asla taviz verilmemelidir. Verilecek en ufak bir taviz, diğer tavizleri de peşi sıra getirecektir ve zamanla İslam'ın temel ilkelerinin ayaklar altına alınıp çiğnendiğinin farkına bile varılamayacaktır. İslam ile küfür arasında sünnetullah gereği asla uzlaşı olmaz, olmamalıdır.  Allah bizden başarıya ulaşmamızı değil, bu hak yolda taviz vermeden sonuna kadar yürümemizi istemektedir. İşte, bu iki önemli eser kısaca bize bunu anlatmaktadır. Hem Mevdudi, hem de Seyyid Kutub dünyayı iki kutba ayıran Kapitalizm/Demokrasi ile Komünizm/Sosyalizm üst anlatılarının güçlerinin zirvesinde oldukları yirminci yüzyılda yaşamışlardır. Cazibe noktası halinde oldukları bir çağda bu batıl ideolojilere karşı, İslam'ın bayraktarlığını yapıp, bir Müslüman'ın zamanlar üstü ve mekânlar üstü bir zihniyetle evrensel İslami düşünüş ve duyuşa sahip olmasını sağlamışlardır.

Bir Müslüman, İslam için eski ve yeni tabirlerini hiçbir şekilde kullanmamalıdır. İslam, doğası gereği Allah'ın kelamı olduğundan hep yenidir. Yaratılanların yaratımlarıyla kıyaslanamayacak derecede olgun ve mükkemmel bir nizamdır. Bu yüzden onu, etkin konumda olan bir doktrin ve ideolojiye yakınlaştırma gibi bir hakka hiç kimse sahip değildir. 

Önceki ve Sonraki Yazılar