1. YAZARLAR

  2. Zeki Savaş

  3. Eriyen Sermayeyi Yatırıma Dönüştürmek
Zeki Savaş

Zeki Savaş

Yazarın Tüm Yazıları >

Eriyen Sermayeyi Yatırıma Dönüştürmek

A+A-

Zatın biri bir gün pazarda dolaşırken, buz satan bir adamın yüksek sesle, “Ey ahali! Sermayem eriyip gidiyor. Sermayemin tümü budur ve o da güneşin altında eriyip gitmektedir. Buzlarımı alınız” diye haykırdığını görür ve adama yaklaşarak, bütün buzlarının parasal tutarını sorar. Buz satıcısının söylediği tüm meblağı, satıcıya öder ve bu defa kendisi oturup ağlamaya başlar. Buzcu, “Sen niçin ağlıyorsun” diye sorar. Buzların parasını ödedikten sonra oturup ağlayan adam, “Sen bana çok önemli bir hakikati hatırlattın. Senin sermayen olan buzların eriyordu diye ağlıyordun, ben ise, hayat sermayemin eriyip gittiğini fark ettim. Hayat sermayemin eriyip gitmesine ağlıyorum” der.

 

Hayat ve hayatın her lahzası, bir defalığına insana sunulan imkandır. Hayatın her lahzası bir defalığına tanınan bir şanstır. Hayat; durdurulamayan, geriye sarılamayan, sürekli eksilerek sona doğru ilerleyen bir mahiyete sahiptir.

 

İnsanoğlu bu hayata gözünü açtığı ve ilk aldığı nefesle yani hayata merhaba dediği andan itibaren gerçekte geriye doğru sayıma da başlamış olur. Çünkü her insanın nefes sayısı muayyen ve mahduttur. İlk nefes, hayata merhaba demek olduğu gibi, hayat denen sermayeden de ilk tüketim sayılmaktadır. İnsan hayatının başlangıcı, bir bakıma aynı hayatın sonlanacağının da habercisidir.

 

Her doğum, gerçekte ölüme giden yolculuğun başlangıcıdır. Ölüm ne kadar üzücü ise, doğum da o kadar sevindiricidir ancak nedense her doğumun aynı zamanda ölüme mahkûm olduğu gerçeği fazla hissedilmez; her yeni yapının, eskimeye ve yıkıma mahkûm olduğu gibi. Bir doğum haberini aldığımda veya yeni bir yapıyı gördüğümde,  çoğu kez Arap şairinin, “Lidu lilmevti vebnu lil harab” ‘Ölüm için doğunuz, yıkım için yapınız’ mısraını hatırlarım.

 

Hayat, güneşin altında eriyen buz gibidir. Bu erimeyi durdurmaya hiç kimsenin gücü yetmez. Yaz güneşi altında elimizde tuttuğumuz buzun gözlerimizin önünde eriyip gitmesi gibi, bize tevdi edilen bu hayat sermayesi de gerçekte öyle eriyip gitmektedir. Sermaye buz olduğunda, sermayenin kaybını önlemek,  buzu satmakla mümkündür. Sermaye hayat olduğunda, erimeye karşılık ne yapılabilir? Hayat öyle bir sermayedir ki, erimekle kalmıyor, erimenin sonucunda hayatın nasıl eritildiğine bağlı olarak yeni bir süreç başlıyor ve o yeni sürecin mutlak mutluluk mu yoksa mutlak azap mı olacağını hayatın eritilme şekli tayin ediyor. Peki, eriyen sermaye nasıl kazanca dönüştürülür? Eriyen sermaye nasıl kalıcı bir yatırıma dönüştürülür?

 

Hz. Ali, “ Bu artığı( dünya hayatını) ehline iade edecek özgür bir insan yok mu” diye soruyor ve “Sizin hayatınızın/canlarınızın karşılığı cennettir. Öyleyse canlarınızı ancak cennet karşılığı satınız” diye ekliyor.

 

Eriyen hayatı, cennet karşılığı satmak mümkündür; eriyen buzu para karşılığı satmak gibi. Eriyen hayatı cehennem karşılığı da satmak mümkündür. İnsanoğlu, bu muameleye inansa da inanmasa da gerçek değişmeyecektir.

 

Hayat, eriyen bir sermaye olduğu gibi, yatırım için de altın fırsattır. İdeal yaşama yatırım yapmak için iyi değerlendirilmesi gereken bir şanstır. İdeal hayat nimet açısından mükemmel olan, hiçbir sorun içermeyen ve ebedi olan hayattır. Böyle bir hayat da ancak cennette vardır. Dünya hayatında yatırım fırsatlarını iyi değerlendirenler ideal hayata ulaşabilir.

 

Hayat sermayesinin eridiğinin veya hayatını cehennem karşılığında sattığının farkında olmayanlar, gerçekleri gördüklerinde, geriye dönmek isteyecekler ama hayat ne yazık ki tekrarı olmayan bir fırsattır. Fırsatı kaçıranların hüzün, pişmanlık ve azaba tahammülden başka yapabilecekleri bir şey yoktur.

 

Bu hakikatin sarsıcı tablolarından biri Secde suresinde yer alır: “O günahkarların, Rableri huzurunda başlarını öne eğecekleri, ‘Rabbimiz! Gördük, duyduk, şimdi bizi(dünyaya) geri gönder de salih ameller işleyelim, artık kesin olarak inandık’ diyecekleri zamanı bir görsen!”

 

Fırsatı kaçırdıktan sonra hakikatleri görmenin, işitmenin ve onlara iman etmenin artık bir yararı olmayacaktır.

 

Hayat sermayesi, ilk ve tek şanstır. Hayatı doğru algılayamayan, hayatı doğru okuyamayan, doğru düşünemeyen, ilahi vahyi ve Peygamberin uyarılarını dikkate almayanlar, beşere tanınan eşit fırsattan kendi lehlerine istifade edemeyen ve kendi aleyhine kötü gelecek hazırlayan insanlardır. Bu gerçek, Fatır suresinde çok çarpıcı bir şekilde beyan edilmiştir:

“Onlar orada: Rabbimiz! Bizi çıkar, (önce) yaptığımızın yerine salih ameller işleyelim! Diye feryad ederler.

Size düşünecek kimsenin düşüneceği kadar bir ömür vermedik mi? Size uyarıcı da gelmedi mi? Şimdi tadın azabı. Zalimlerin yardımcısı yoktur

Peygamberimizin Ebu Zer’e nasihati meşhurdur. Bu nasihatin bir bölümünde Ebu Zer’in şahsında ümmete şu tavsiye ve bildirimlerde bulunur:

“Ey Ebu Zer! Siz gece ve gündüzün güzergâhında sürekli eksilen bir hayata sahipsiniz. Amellerinizin tümü kayıt altına alınır. Ölüm aniden gelir. İşte o zaman iyi amellerde bulunanlar, iyi sonuçlar elde edecektir ve kötü amel işleyenler de pişmanlık devşireceklerdir. Her kim ne ekerse, onu biçecektir

 

Hayat çoğu kez insanoğluna çok uzunmuş gibi gelir. Çoğu kez hayatı ebediymiş gibi algılar. Mukayesede hataya düşülür. Dünya hayatı, ebedi hayata oranla kıyas edilemez. Mahiyeti de kıyas kabul etmez. Bu kıyasta yanılanların Mahşerdeki anımsamaları ve gelecekte vaki olacak bu sahnelerin Rabbimiz tarafından bize bildirilmesi, insanoğlunun uyanması için gerçekten büyük bir fırsattır. Ahkaf suresinde şu sahne, ibret vericidir:

“Onlar vaat edildikleri azabı gördükleri gün sanki dünyada sadece gündüzün bir saati kadar kaldıklarını sanırlar. Bu bir tebliğdir.”

 

Ahiret gerçekleri karşısında, bütün bir dünya hayatı, bir saat kadar gözükmektedir. Bir saatlik hayat için ebedi hayatı tehlikeye atmak, akıl sahibi insanın tercihi olabilir mi?

 

Naziat suresinin son ayetinde de mücrimlerin Kıyamet günü dünya hayatını anımsadıkları ama bütün bir dünya hayatını birkaç saatlik bir zaman gibi algıladıkları bildirilir:  “Kıyamet gününü gördüklerinde (dünyada) sadece bir akşam vakti ya da kuşluk zamanı kadar kaldıklarını sanırlar

 

Hayatın uzun boylu olacağını sanmanın bir diğer olumsuz neticesi de tesviftir. Tesvif, sonra yaparım umuduyla yapılması gereken salih amelleri ertelemektir. Bugün yapılması gerekenleri, nasıl olsa yarın da var, yarın yaparım. Yarın olunca bir başka yarına ertelenir ve böyle sürüp gider. Beşerin mübtela olduğu bu hastalığa işareten Hz. Resul Ebu Zer’e, “Ey Ebu Zer! Sakın arzularından/emellerinden dolayı tesviften sakın” diye tavsiyede bulunuyor. Yani dünya hayatına ilişkin arzu ve emellerin seni salih amelleri erteletmeye yöneltmesin.

 

Hayat sermayesinin ne kadar kıymetli olduğunu, ölümden sonra herkes anlayacak. Ne var ki, ölümden sonra insanın salih amel işleme gücü ve imkânı olmayacaktır. Özgürce karar verme ve tercih yapma hakkı kalmayacaktır. İşte o zaman insanoğlu buz gibi erittiği ve yitirdiği hayatın ne kadar önemli bir fırsat olduğunu kavrayacak ve dönüp Allah’a,  “…Rabbim! Beni geri gönder der. Ta ki boşa geçirdiğim dünyada salih ameller işleyeyim.” diye yalvaracak. Ancak alacakları cevap, bütün umutların sonu olacaktır.

“Hayır! Onun söylediği bu söz ‘boş) laftan ibarettir. Onların gerisinde ise, yeniden dirilecekleri güne kadar (süren) bir berzah vardır.” (Müminun 99–10)

Aslında hayatın her gün nasıl elimizden kayıp gittiğini gösteren önemli bir olay vardır ki, tekrarı bizi onun anlamından gafil bırakıyor. Bu olay, uykudur. Uyku için, küçük ölüm denmektedir. Çünkü insan uykuda bir tür ölümü tatmaktadır. Konuya ilişkin Zümer suresinde, “Allah, ölenin ölüm zamanı geldiğinde, ölmeyenin de uykusunda iken canlarını alır da ölümüne hükmettiği canı alır, ötekini muayyen bir vakte kadar bırakır. Şüphe yok ki, bunda iyi düşünecek bir kavim için ibretler vardır.” Diye buyurulmaktadır.

Bu hakikate binaen olsa gerek ki, Peygamber(s.a.v.)’in uyumak istediği zaman şu duayı yaptığı rivayet edilir:

“Rabbim senin isminle uyuyor ve senin gücünle yeniden kalkıyorum. Eğer nefsimi alırsan, onu bağışla. Eğer onu geri gönderirsen, salih kullarını koruduğun şekilde onu koru”(1)

 

Yine Peygamberimizin uykudan uyanınca şu duada bulunduğu rivayet edilir:

“Bizi öldürdükten sonra dirilten Allah’a hamd olsun; dönüş onadır”(2)

Uyurken ve uyanırken bu duaları okumayı meleke haline getirmenin büyük faydalara vesile olacağı umut edilir.

 

Esasen bu türden konuları yazmak veya konuşmak istediğimde ‘nasıh-ı kevval be kevl’ durumuna düşmekten korkarım ve bu tür konuların, ‘nasıh-ı faal be fiil’ olanların işi olduğuna inanırım. Bu tereddütlerime rağmen böylesi konulara, cuma hatip ve imamlarının, hutbelerin başında “Size ve kendime takvayı tavsiye ediyorum” demeleri babından ele alıyor önce kendi nefsimle sonra da muhataplarımla paylaşmaya açıyorum. Yazdıklarım, kaygılarımı ve umutlarımı paylaşmak içindir.

------------------------------------------

1) باسمک ربی وضعت جنبی و بک أرفعه ان امسگت نفسی فاغفر لها و ان ارسلتها فاحفظها بما تحفظ به عبادک الصالحین

2) الحمد لله الذی احیا نا بعد ما اماتنا وإلیه النشور

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.