1. HABERLER

  2. MAKALELER

  3. Endülüs’te Medeniyetimizi Suriye’de İnsanlığımızı Kaybettik/ Arş.Gör. Erkan Baysal
Endülüs’te Medeniyetimizi Suriye’de İnsanlığımızı Kaybettik/ Arş.Gör. Erkan Baysal

Endülüs’te Medeniyetimizi Suriye’de İnsanlığımızı Kaybettik/ Arş.Gör. Erkan Baysal

A+A-

 

Asırlar sonra Endülüs’te kaybedilenin “İslam Medeniyeti” olduğu anlaşıldığı gibi Suriye’de kaybedilenin ise “insanlık/insanlığımız” olduğu ileriki yıllarda anlaşılacaktır. Çünkü orada kaybedilen sadece Suriye halkı ve Suriye’de yaşayan farklı kesimler değil bizatihi “insanlığın” kendisidir.

Bir din ve medeniyet olarak İslam’ın temel özellikleri vardır. En önemli özelliklerinden birisi, ilmî ve felsefî geleneklerin bulunmadığı Arap Yarımadası’nda ortaya çıktıktan kısa bir süre sonra kendine has “bilim anlayışı”, “felsefe sistemi” ve “düşünce metodolojisi”ni inşa etmiş olmasıdır. İslam bilim ve düşünce tarihini bilenler, Müslümanların erken dönemde kısa denecek bir sürede bu konuda büyük bir başarı elde ettiklerini, asırlardan itibaren devam edegelen birçok felsefe ve düşünce havzalarını geride bıraktıklarını itiraf etmektedirler.

Müslüman filozof ve bilim insanları, Kur’an ve İslam kültürü ile birlikte başta Yunan, Hint ve İran olmak üzere kendilerine intikal eden ilmi ve felsefi birikimlerden azami derecede istifade etmişlerdir. Dünyanın birçok yerinde unutulmaya yüz tutan mantık, tıp, felsefe ve diğer ilimleri tahlil ederek ve bu konuda yazılmış eserlerin büyük bir kısmını Arapçaya tercüme ederek onların zayi olmasını önlediler. Emevî Halifesi Halid İbn Yezid (ö. 85/704 [?]) döneminde başlayan bu süreç, Me’mun (ö. 218/833)  döneminde kurumsallaşarak Orta Çağ ilimler akademisi konumuna ulaşan Beytü’l-hikme’nin ortaya çıkmasına vesile oldu.

Burada dikkat edilmesi gereken en önemli husus, Müslüman âlimlerin sadece tercüme ile yetinmemiş olmalarıdır. Onlar, İslam dünyasının son birkaç asırdır Batı kültürü ve felsefesi karşısında sergilediği tutumun tam aksine miras aldıkları ilmî ve felsefî geleneklere karşı tamamen “pasif” ve “alıcı” konumunda değildiler. Bilakis büyük gayretler sarf ederek, adeta kılı kırk yararak kadim ilim ve felsefe geleneğini İslam’ın kesin ilkelerine hizmet edecek şekilde tanzim ettiler veya yeniden yorumladılar. Böylelikle İslam medeniyetinin kendine has bir dünya görüşü ve bilim anlayışını tesis ettiler.

Elbette bu konuda tamamen başarılı oldukları ve hatasız oldukları söylenemez. Ancak onların bu konudaki ilmi gayretlerinin bir benzerine tarihte çok ender rastlanmaktadır.

Bunun en iyi örneklerinden birisi “atom”, “cevher/töz” ve “araz/ilinti”dir. Atom nazariyesi, evren ve işleyişini anlamak için Demokritos (ö: M.Ö. 460-470) tarafından savunulan bir “kuram”dı. Bu teorinin kendi çağında veya mahallinde günümüzdeki Kuantum teorisi işlevini gördüğünü söylemek mümkündür.

Aristo’dan sonra bu kuram etkisini yitirmeye başladı. İslam düşüncesinde atomcu anlayışın savunucusu Ebü’l-Hüzeyl Allâf’tan (ö. 235/849-50 [?])itibaren atomcu anlayış asırlar boyu kelam ilminde varlığını sürdürdü. Burada dikkat çekmek istediğimiz husus, Müslüman âlimler Antik Yunan düşüncesinden bu kuramı alırken ona İslâmî bir form giydirerek onu gerek “Allah’ın varlığını” ispat etmede gerekse “âlemin hadis” olduğunu temellendirmede kullanmalarıdır.

“Yüksek” ve En Güçlü “Kaleler”

İslam bilim, düşünce ve felsefe tarihinde yukarıda ifade edilen misyonu yüklenen önemli şehirler öne çıkmıştır. Yarasını hâlâ yüreğimizde ve zihnimizde taşıdığımız Endülüs; İslam din, bilim, sanat, felsefe ve kültürün en “yüksek” ve en “güçlü” kalelerinden biriydi. Bağdat, Şam, Horasan, Semerkant, Kahire ve Musul diğer önemli kalelerdendi. Ancak Endülüs medeniyetini diğerlerinden ayıran, hatta onlardan üstün kılan bazı özellikler vardır. En önemlisi de onun kendine has metot ve güçlü birikimiyle Avrupa’da asırlarca ilim, felsefe ve sanatın bayraktarlığını yapmasıdır. Bu nedenle Endülüs’te ortaya konulan ilmi ve felsefi birikimin üç temel özelliği göze çarpmaktadır. Birincisi, “aklî yönelim”in baskın olması; ikincisi “sentezci ve diyalektik” olması; üçüncüsü ise “cihanşümul” olmasıdır.

Uzayı temsil eden bir gök küresi kuran ve Avrupa’da astronominin gelişmesinde etkili Sindhind tablolarının çizimlerini yapan, bir ara uçmayı denediyse de yaptığı uçuş takımında kuyruk kısmı bulunmadığı için inişi çok sert olan ve ölümden zor kurtulan (DİA) büyük kimyacı ve fizikçi İbn Fernâs (ö. 274/887), fizik, kimya, matematik ve mantık otoritesi Mesleme el-Macrîtî (ö. 398/1008), çağının en büyük tıp otoritesi, Müslümanlardan ameliyatla ilgili ilk eser yazan Ebü’l-Kasım ez-Zehrâvî (ö. 404/1013) İbn Hazm (ö. 456/1064), Ebu Ubeyd el-Bekrî (ö. 487/1094), İbn Zerkâle (ö. 493/1100), İbn Rüşt (ö. 595/1198), İbn Bacce (ö. 533/1139), İbnü’l-Baytâr (ö. 646/1248), ve Şatıbi (ö. 790/1388) Endülüs İslam medeniyetinin yetiştirdiği âlimlerden sadece birkaçıdır. Başta İslam bilim ve kültürü olmak üzere ilim ve felsefe geleneklerini Batı toplumlarına aktaran ve orada büyük bir çığır açanlar ismi geçen filozof, âlim ve bilim adamlarıydı.

Ancak kaderin ve tarihin bir cilvesi olarak Endülüs İslam medeniyeti ortadan kalktı/kaldırıldı. Hristiyanlar oraya hâkim olduktan sonra Müslümanları ya tehcire zorladılar ya da Hristiyanlaştırdılar. Endülüs’ün Müslümanların elinden alınması sadece bir siyasi zümre veya toplumun ortadan kaldırılması değil; bizatihi oradaki İslam bilim, kültür ve felsefesinin ortadan kaldırılmasıdır.

Hiçbir İnsani ve Toplumsal Felaket Zamanında Tam Olarak Kavranmış Değildir

Günümüz İslam dünyasına baktığımızda benzer bir durum söz konusudur. Yıllardır bütün dünyanın gözü önünde Suriye İç Savaşı devam etmektedir. Dünyanın neredeyse bütün güçleri orada nüfuz peşindedir. Her biri pay sahibi olmak için elinden geleni yapmaktadır. Başta İran ve Suudi Arabistan olmak üzere Müslüman ülkeler de bu günahın ortaklarıdır.

Orada yıkılan şehirler, tehcir edilen siviller, tacize ve tecavüze uğrayan kadınlar, denizlerde boğulan çocuklar, katledilen aydınlar, bombalanan camiler, okullar, hastaneler ve tarihi eserler, iş yerlerinde düşük ücretlerle köle gibi çalıştırılan gençler, körfez zenginleri pazarında satılan masum kızlar, toprağın altına gömülen yüzbinler ve zindanlarda en acımasız işkencelere maruz kalan tutuklular, genelde modern dünyanın özelde İslam dünyasının ikiyüzlülüğü ve nifakını ortaya koymaktadır. Bu acımasız durum, başta savaştan kaçarak hayatını bir şekilde kurtaran bir kısım Suriyeliler olmak üzere kimsenin umurunda değildir. Oradaki insani trajediyi dert edinenlerin sayıları oldukça sınırlıdır.

Hiçbir insani ve toplumsal felaket zamanında tam olarak kavranmış değildir. Kuşkusuz Suriye’deki iç savaş, bölgesel ve küresel güçlerin nüfuz kavgaları da bunlardan biridir. Yıllardır Suriye’de devam etmekte olan iç savaşın sonuçları, özellikle Müslüman toplumlar için çok ağır olacaktır. Başta Türkiye olmak üzere Suriye’ye komşu olan bütün ülkeler bunun acısını yaşamakla birlikte Suriye İç Savaşı’nın bir kısım yaraları daha taze olduğu için oradaki insânî felaket tam olarak kavranmış değildir. Katledilen ve tehcir edilen milyonlarca insan ile yıkılan şehirlerin daha büyük sonuçları doğuracağı muhakkaktır.

Ebu’l-Hasan en-Nedvî’nin (ö. 1999) “Mâzâ hasire’l-âlem bi’nhitâti’l-müslimîn/Müslümanların gerilemesi ile dünya ne kaybetti?” isimli meşhur bir eseri vardır. Bu eserde, tarihi ve ilmi veriler ışığında Hz. Peygamber döneminden modern zamana kadar Müslümanların insanlığa kazandırdığı hususlar ana hatlarıyla ele alınmaya çalışılmaktadır. Bu şekilde İslam dünyasının daha sonra gerilemesinin insanlığa neleri kaybettirdiği sonuçlarına ulaşılmak istenmektedir. Çünkü bir medeniyetin düşmesinde kayıplar tespit edilmedikçe kazanımların tekrar elde edilmesi söz konusu değildir.

Bunun gibi yıllardır devam etmekte olan Suriye İç Savaşı’ndan nelerin kaybedildiğinin çok iyi bilinmesi gerekir. Başladığı günden itibaren Suriye’deki gelişmeleri takip eden ve ona dair geniş bir makale yayınlayan (http://www.yorungedergi.com/2019/02/suriye-savasi-ve-cografyamizin-gelecegi/) biri olarak şunu ifade etmek isterim:

Asırlar sonra Endülüs’te kaybedilenin “İslam Medeniyeti” olduğu anlaşıldığı gibi Suriye’de kaybedilenin ise “insanlık/insanlığımız” olduğu ileriki yıllarda anlaşılacaktır. Çünkü orada kaybedilen sadece Suriye halkı ve Suriye’de yaşayan farklı kesimler değil bizatihi “insanlığın” kendisidir.  

 

                 

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.