1. YAZARLAR

  2. Kutbeddin Nurlubaş

  3. En doğru yol ne demektir?
Kutbeddin Nurlubaş

Kutbeddin Nurlubaş

Yazarın Tüm Yazıları >

En doğru yol ne demektir?

A+A-

İnsan bütün yaratıklardan farklı olarak çok seçkin ve güzel şekilde yaratılmıştır. Buna bağlı olarak çok değişik meyiller, istekler ve emeller ortaya çıkmıştır. Mesela en güzel şeyleri ister, çok mükemmel bir hayat talep eder ve insaniyete layık bir seviyede ilerlemek arzu etmektedir.

 

Fakat bu istek, talep ve arzularını gerçekleştirmek için, tek başına gücü ve imkânı bulunmamaktadır. Onun için diğer insanlarla işbirliği yapmak mecburiyetindedir. Bundan dolayı, her bir insan çalışmasının sonucunu, diğer insanlarla mübadeleye, yani değiş-tokuş etmek ihtiyacındadır. Bu durumda da muamelatta, karşılıklı ilişki ve alış verişte adaletsizlikler, haksızlılar ve zulümler ortaya çıkabildiğinden, adalete muhtaçtır.

 

Çünkü bu âlemi kevnû fesatta, yani oluş ve bozuluş dünyasında insan ruhunun yaşayabilmesi ve cüzi ihtiyari tabir edilen özgür iradesi ile yükselişini temin etmek için, üç ana duygu yerleştirilmiştir. Ve bu duygular fıtri olarak, yaradılıştan bir had, bir sınır konulmadığından ifrat, tefrit ve vasat, yani aşırı, noksan ve orta olmak üzere üç değişik mertebelere ayrılmışlardır. Yaradılıştan insanın duygularına sınır konulmamış ise de, şeriatça bir sınır belirlenmiştir.

 

Bu nedenle, uygulamada her şahsın aklı mutlak adaleti temin edemediğinden, bütün aklıselimlerin kabul ettiği külli, yani bütünlüklü ve kapsayıcı bir akla ihtiyaç vardır. Öyle bir akıl da vahiy rehberliğinde, bütün kesimlerin uzman temsilcilerinin katılımıyla meşru ve meşveret (danışma) zemininde çıkarılacak kanun olabilir. Böyle bir kanuna da şeriat denilir.  (bakınız, erisale.org  İşaratül-İ’caz, s,194)

Şeriatın bazı meseleleri muhkemat, yani açık kesin ve nettir. Bazıları da müteşabih, yani içtihat ve yoruma açıktır. İnsanların kabiliyet ve gelişmesine bağlı olarak o da inbisat edip genişlemektedir. “Onların işleri kendi aralarında istişare(danışma) iledir.” (Şura:38)  “Sen iş(yönetim) konusunda onlarla danış”. (Aliİmran:159)

 

Tarihteki İslam fıkıh mezhepleri, her ne kadar resmi bir danışma meclisinde, çözümler çıkartılmamış gibi görünse de, sivil olarak bir içtihadın vahiy rehberliğinde, doğru ve yeterli olup olmadığı, ulamanın ittifakıyla ve halkın kabulü ile gerçekleşmiştir. Yoksa o içtihat ve o yorum, kabul görmemiş ve ortadan kalkmıştır. Onun için mesela, Hanefi, Şafi, Maliki, Hanbelî ve Şia’da Caferi gibi fıkıhlar (hukuk okulları) hala yaşayıp uyuluyorsa, toplumun katılımı ve tasvibi ile devam etmektedir. Nitekim binlerce içtihat ve yorumlar kabul görmediği için, tarihten silinmişlerdir. Elbette bu demek değildir ki, yeni sorunlar çıkmamış ve yeni çözümler gerekmemektedir…

 

İnsan ruhunda yerleştirilen ana duygular;                   

1-Menfaati çekme duygusu olan, kuvveyi şeheviye,

2-Zararlardan korunma duygusu olan, kuvvei gadabiye,

3-Menfaat ve zararı birbirinden ayıran, kuvveyi akliye dir.

 

Şimdi bu duyguların her birini aşırı(ifrat), orta(vasat) ve noksan(tefrit) olan üç değişik mertebeleriyle detaylı anlamaya çalışalım. En doru yol olan sıratı müstakim, bu üç duygunun orta(vasat) mertebelerinde ki, iffet, şecaat ve hikmetin birleşiminden ortaya çıkar. (erisale.org   İşaratül-İ’caz, s,45-47)

 

1- Menfaati çekme duygusu olan kuvveyi şeheviye’nin;

A: İfrat yani aşırı mertebesi olan fücur;

Helal haram demeyip, hak edip etmediğini nazara almayıp, başkasının hakkının gaspına girip girmediğini sorgulamayıp, her türlü menfaati, zevki ve hazzı kendine çekmektir. Sınır tanımayan cinsellik ve fıtrata uymayan fantezilerden tutun reel karşılığı olmadığından doymak bilmez bir hırs ile çalışanın ve toplumun vergilerini midelerine hortumlamak olan faize kadar ve rüşvetle iş yapılmasından tutun soygun ve hırsızlığa kadar, bütün bu hak edilmeyen çıkar ve menfaatleri kendine çekme, bu mertebenin tezahürü olarak karşımıza çıkar. Bir milletin veya cemaatin muvaffakiyet ve başarısını da bir şahıs sahiplenip, kendi gurur ve kibrine basamak yapıp yalancı bir şöhret kazanması da, bu kategoridendir. Çünkü makam ve şöhretin de hak edilmeyeni, bu mertebenin içine girer. Şahsi olarak, yatma, yeme ve konuşma gibi ayrıntılarda da, fücura tekabül eden, aşırı mertebeleri olduğunu unutmayalım.

 

Burada her şahsın benliği, egosu böyle uygulama alanı bulabildiği gibi, benliklerin birleşiminden ibaret ve tüzel kişilik kazanan kavim, cemiyet, millet, devlet ve ırkların da sadece kendi menfaatlerine olduğu için başkasının menfaatine ve hakkına engel olabilecek uygulama alanları vardır. İnsanlık tarihinde bunun temsilciliğini Nübüvveti dinlemeyen Felsefe tutmuş, eski Yunan, Babil ve Mısırda olduğu gibi benliği, gururu ve riyakârlığı, okşadığı için insanlık âleminde ulûhiyet dava eden tanrıları ve tağutları insanlığın başına musallat etmiştir. Günümüzde de sanat, spor ve müzik gibi alanlarda da yıldızları ve tanrıçaları ortaya çıkarmıştır. İnsanları onlara kul yaptığı gibi onlar da önlerinde tekrar eğilmekle kullarına kulluk yapmaktadır.

 

B: Vasat yani orta mertebesi olan iffettir ki;

Helale, yani meşru hakkına iştihası, isteği var ve kullanır, gayri meşrusuna, hak etmediğini veya hakkı olmayanı kullanmaz. Bu alanda halim selim, hayâlı, namuslu itidalli insanlar ve kerem namdarlar meyvesini vermiştir. Kuranı Kerimin Hz Yusufun bütün imkânlara ve Züleyha’nın taleplerine rağmen, iffetini korumasını en güzel olay(Ehsenel Kassas) olarak nitelemesi, bu mertebenin en güzel meyvesi olarak ortaya çıkmıştır.

 

Medine’deki ilk İslam kardeşliği örneğinde olduğu gibi, ensar’dan Sad bin Rebi ile muhacirlerden Abdurrahman bin Avf arasında yaşanan fedakârlık ve istiğna olayı, bu mertebenin uygulaması olarak karşımıza çıkar. Sad bin Rebi evini, bahçesini, tarlasını ve hatta iki hanımı olduğundan birini boşayarak nikâhlaması teklifini, Abdurrahman bin Avf’a yapınca, şöyle cevap verir: “Kardeşim senin evin, bahçen, tarlan ve hanımın sana mübarek olsun. Sen çarşının, ticaretin yolunu bana göster”. İşte bu istiğnanın, yani başkasına muhtaç olmama duygusunun sonucu olarak, Allah onu zengin eder. Yedi yüz yüklü develerle Şamdan Medine’ye geldiği haberini, Hz Peygamber (a.s.m) alınca, “Abdurrahman yürüyerek cennete girdi” der. O ise bu haberi duyunca, ben koşarak cennete gitmek istiyorum.” söyler. Bütün o meşru kazancını, yoksullara dağıtır. Abdurrahman bin Avf, aşerei mübeşerre’dendir. Yani cennetle müjdelenen on kişiden biridir.  Ve onun cennetle müjdelenmesi, başka bir nedenden değil, bu bahsettiğimiz meşru ve helal kazancından dolayı yapılmıştır. Hz Peygamber(a.s.m) ise, bu iffet mertebesinin zirvesinde devamlı hareket etmiştir.

 

C: Tefrit yani noksan mertebesi olan Humud’dur ki;

Helale bile, iştihası ve isteğinin olmayışıdır.  Bütün tembellikler, ataletler ve duyarsızlıklar bu mertebenin mahsulü olarak ortaya çıkarlar. Belki bu mertebeyi anlamak için ssrı saadette yaşanmış bir olay izah edici olabilir. Hz Ali ve birkaç arkadaşı, bir evde bir araya gelip, karar alırlar ki, biz gece sürekli ibadet edeceğiz, gündüz sürekli oruçlu olacağız ve ailelerimizin yanına gitmeyeceğiz, dünyadan el etek çekeceğiz. Hz Peygamber (a.s.m) bunların bu karar ve uygulamasını duyunca, karşı çıkar ve devamında kendisinin hem gece ibadet ettiğini hem ailesinin yanında olduğunu ve hem de çalıştığını, bazen oruç tutup, bazen de tutmadığını ve bu tarz yolun sünneti olmadığını söyleyerek eleştirir ve terk ettirir. 

 

Bosna-Hersek devlet başkanı, Ali İzzetbegoviç Nehir yayınları arasında çıkan “Doğu Ve Batı Arasında İslam” adlı kitabında Hz peygamberin ne dünyevileştiğini ne de dünyayı terk ettiğini söyler ve devamında dervişliğin, Hz Muhammed’den Hz İsa’ya dönüş olduğunu ifade eder. Şöyle ki;

“Dervişlik (dünyadan el etek çekme anlamında kullanıldığı zaman)  Müslüman’ın alçalması demektir. İslam Hz İsa’dan, Hz Muhammed’e doğru ilerleme demektir. Derviş ise tam tersine Hz Muhammed’den Hz İsa’ya dönüşü ifade eder.” (S: 280)

 Ali İzzetbegoviç der ki, İslam’ın zirve şahsiyeti ve figürü “şehit”tir. Çünkü o hem mücahit hem de velidir. Yani hem çalışkan, hem de kalbini güçlendirmiş, nefsine egosuna gem vurmuş terbiye etmiş bir evliyadır.(s:295)

 

Ali İzzetbegoviç, yukarıda aldığımız paragrafında ifade ettiği İslam, Hz İsa’dan, Hz Muhammed’e doğru ilerleme demekle şunu kast ediyor; İnsanın duyguları ideal hale gelmesi için, terbiyeden geçecek, ondan sonra dünyaya, topluma ve medeniyete karışacaktır. Nitekim Hz Peygamber hira’da iken, İsa gibi ruhunu durulatıyordu. Ama hep orada kalmadı, Mekke’ye indi ve sosyal hayata karıştı.  Mekke’de ki sadece fikri ve ahlaki öğretide de kalmadı, Medine’ye gelip, sosyal düzeni, yani devleti kurdu.  Merhum bilge melikin bu muhteşem kitabını okumayı tavsiye ediyorum…

 

Sırası gelmişken Bahaddin Sağlam hocanın Risale Akademide çıkan bir makalesinde çok güzel bir vurgusu vardı: Fetih suresini sonunda Kur’an, sahabelerin Tevrat ve İncil’de misallerini, yani örneğini, modelini ve özelliklerini bildirir: “Onları rükûa varırken, secde ederken, Allah'tan lütuf ve hoşnutluk dilerken görürsün. Onlar, yüzlerindeki secde izi ile tanınırlar. İşte bu, onların Tevrat'ta anlatılan vasıflarıdır. İncil'de de şöyle vasıflandırılmışlardı: Filizini çıkarmış, onu kuvvetlendirmiş, kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş, ekincilerin hoşuna giden ekin gibidirler. Allah böylece bunları çoğaltıp kuvvetlendirmekle inkârcıları öfkelendirir.” Tevrat’ta “Onlar, yüzlerindeki secde izi ile tanınırlar” demekle, Yahudi toplumu, çok dünyevileştiği için uhreviyi, iç dünyadaki ruh ve  kalp temizliğini hedef göstermektedir. Hıristiyanlık ise, zaten ruhaniyeti ve maneviyatı ön plana aldığı için, İncil, hedef ve model nesil olarak, toplumda güçlenip çoğalarak sosyal düzen ve medeniyeti olarak hedef gösterilmiştir ki, her iki özelliği bünyesinde barındıran Hz peygamberin Sahabeleri ve sadık ve dürüst ümmetidir.

 

(Devam Edecek .. )

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.