1. YAZARLAR

  2. Kutbeddin Nurlubaş

  3. En doğru yol ne demektir? - 2
Kutbeddin Nurlubaş

Kutbeddin Nurlubaş

Yazarın Tüm Yazıları >

En doğru yol ne demektir? - 2

A+A-

2- Zararlardan koruma olan, kuvvei gadabiye,

A: İfrat yani aşırı mertebesi tehevvür’dür ki:

Maddi ve manevi hiçbir şeyden korkmaz, yani yaptığı haksızlık, zulüm ve istibdadın sorumluluğunu düşünmez, her türlü katliam ve cinayetlere meyilli olur. Bütün insanlık tarihinde ne kadar katliam, zulüm ve baskı varsa hepsi bu mertebenin sonucudur. Adeta Âdem yeryüzünde halife, yani yetkili olarak yaratılırken, meleklerin:”Yeryüzünde fesat çıkartacak ve haksız yere kan dökecek birini mi var edeceksin?” diye endişelerini haklı çıkartacak uygulamalar insanoğlu tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu öyle aşırı bir zarardan koruma tepkisidir ki, diyelim biri bir tokat atmışsa, bu duygunun bu mertebesinde hareket eden şahıs rakibinin böğrüne hançer saplayarak aşırı bir karşılık verir.

 

Mesela ABD, New York’taki ikiz kulelerin yıkılması üzerine, İslam dünyasında Afganistan ve Irak olan, iki ülkeyi işgal ederek öyle bir aşırı tepki verdi ki, milyonlarca nüfusunun katliama maruz kalmasına, hapislerde odun muamelesi görmesine ve göçmen haline getirilmesine sebep olmuştur. Bunların yanında, şehirlerin tahrip edilmesine, kurumların bozulmasına ve tedavi edilmez yaraların açılmasına sebep olunmuştur. Bir suçludan veya bir zalimden kurtulmak için yapılanlar, mevcut zulümden çok oluyorsa başka bir yöntem devreye sokulmalıdır. Yani bir gemide veya bir evde bir cinayet işleyen yüzünden dokuz masum, batırılamaz ve yakılamaz. Eğer batırılıp yakılıyorsa bu mertebenin uygulaması ve vahşeti olarak görünecektir.

 

Türkiye’de batı felsefesinin etkisiyle menfi milliyetçiliği neticesi olarak, yaradılıştan olan Kürtlerin milliyet ve dillerine insani vicdani ve İslami olmasına rağmen, kendini zarardan korumanın aşırı mertebesi olan bölünme endişesinden, bu temel haklar, aşırı tepkisel olan bu mertebeden dolayı müsaade edilmemektedir. Hâlbuki geriye dönüp bakıldığında, yanlış yöntemlerle birlik sağlanmaya çalışılmış, buna bağlı olarak temel hak ve hürriyetler engellenmiştir. Yani vehmi bir zarar gelmemesi için, gerçek hak ve hürriyetler engellendiği için bu mertebenin uygulaması olarak tezahür etmiştir. Çünkü Şark İslahat Planı ve Mecburi Göç Kanunlarıyla gayri insani uygulamalar yapılmıştır.  Şeyh Said hadisinden sonra Takriri Sükun Kanunun bir gereği olarak ortaya çıkan İstiklal Mahkemeleri sadece Kürtlere değil her tarafta şeyh, ülema ve eşrafa karşı bir cadı avı gibi çalışmış, Genç ve Lice ilçelerin civarındaki köy ve merkezlerde yapılan askeri operasyonlarla on binlerce insan, kadın çoluk çocuk katliama maruz bırakılmıştır. Yine Dersimde on binlerce masum, uçak bombardımanıyla, fare zahiriyle, toplarla ve süngülerle katledilmiştir. Yine 1990 terör yöntemlerini aratmayacak şekilde, binlerce insan mahkemesiz, hukuksuz kurşunlanmış ve toplu mezarlara veya mağara ve kuyulara atılmıştır.  

 

B: Vasat yani orta mertebesi olan şecaattir ki;

Dini ve dünyası için, malı ve canı için, namusu ve vatanı için meşru müdafaasını yapar. Haddini aşmaz. Kendini zarardan korurken başkasına zulüm edecek ve haksızlığa sebep olacak tepkiden kaçınır. Cihad yapılırken, İslam savaş hukukunda buna çok riayet edilmiştir. Mesela Bakara 190. Ayette “Sizinle savaşanlarla siz de Allah yolunda savaşın. Fakat haddi aşmayın. Kesinlikle Allah haddi aşanları; aşırı gidenleri sevmez.” buyrulmaktadır. Müfessirler, “la te’tedu; haddi aşmayın” kavramını anlatırken, zarardan korunurken başkasına hak ettiğinin haricinde aşırı zarar vermenin yasaklandığını anlatırlar; Savaşta bile, savaşmayan sivil insanların öldürülemeyeceğini, kadın, çocuk, ihtiyar ve münzevi din adamına karışılmayacağı, şehirlerin tahrip edilmeyeceği, ekinlerin yakılmayacağı, hayvanların telef edilmeyeceği, “müsle” yapılmayacağı, yani kulak, burun, el ve kol gibi azaların kesilmeyeceği, hadisi şeriflerin referansıyla, fıkıh kitaplarında detaylı anlatılmakta ve İslam devletleri tarafında çoğunlukla uyulmuş olan temel prensiplerdir.

 

 Hatta savaşan kesimler esir edildiğinde, İnsan suresi 8. Ayette buyrulduğu gibi “ Yemeği seve seve yetime, yoksula ve esire yedirirler” demekle, düşmanın mağlubiyeti sonucu ortaya çıkan esire, bir yetim ve yoksul şefkati ile muamele edilmesini istemektedir. Burada aklıma gelmişken Libya’da Kaddafi canlı olarak muhaliflerin eline geçmesine rağmen, görüntülere yansıdığı kadarıyla, Kur’an ahlakı ile muamele yapılmamıştır. Kin ve gayz ile yaklaşılarak dübürüne bıçaklar sokularak esir halde iken öldürülmüştür.

 

Hz Ali’nin bir savaş muhalifine yüzüne tükürürken yaptığı davranışı hatırlayalım. Zaten, Resüli Ekrem (a.s.m) Kuvveyi gaddabiyesi hep şecaatin zirvesinde olarak davranmıştır. Bir gün bir gece, Medine’de gürültü kopar. Meşhur ve cesur atlılar hemen çıkıp, ne olup olmadığına araştırmak için yola çıktıklarında, karşıdan bir siluetin gelmekte olduğunu fark ederler. Bakarlar ki Resuli Ekrem (a.s.m) dır. İşte kutsal şecaati gereği herkesten önce, Hz Talha’nın atına binerek herkesten önce harekete geçmiş, gidip bakmış ve bir şey olmadığını öğrenip geri dönmüştür. Hz Talha’ya da senin atın sarsmadan gayet çabuktur demiştir. Hâlbuki Hz Talha’nın atı diğer bütün atlardan geri ve yürüyüşsüz kısmından idi. Demek o at ta onun atmosferinde çeviklik elde edip, şecaat kazanmıştır. Yine Hz Ali efendimiz, şecaat kahramanı olmasına rağmen der ki “Savaş esnasında savaş kızışırken biz kendimizi Resuli Ekrem (a.s.m) arkasında saklardık”.

 

Bu şecaat mertebesinde çok zayıf ve güçsüz olmasına rağmen, yine izzet korunabilir. Diyelim ki bir zalim sizi yere atmış ve ayağını da boğazınıza basmış. Eğer siz o adamın ayağını öperseniz, ruhunuz bedeninizden evvel ezilir, kalbiniz cesedinizden önce ölür. Ama adamın yüzüne tükürmekle ruhunuz kurtulur, cesedinizde bir mazlum şehit olur.  Hz peygamberin Mekke’deki tavrı ve sabrı ve maddi karşılıkta bulunmaması şecaate ters değildir. Tedbir alarak Erkam’ın evinde faaliyetini sürdürmesi, Habeşistan’a, sonra Medine’ye, sahabeleri göndermesi ve dışarıdan gelenlere panayırlarda hakikati anlatması, hikmetli şecaatinin gereğidir. Çünkü teslim olunmamış karşı tarafın dem ve damarlarına dokunacak ve bütün temel fikirlerini çürütecek tebliğ vazifesine devam edilmiştir. “Bir elime ayı diğer elime güneşi verseniz yine bu davamdan vazgeçmeyeceğim. Ya Allah bana yüklediği bu vazifede beni muvaffak kılar veya bu yolda ölür giderim.” diye cesaretin ve şecaatin zirvesini dile getirmiş ve uygulamıştır.

 

Maddi karşılık olan savaş izni ise, ancak Medine’ye hicretinden, sosyal düzen kurulup devletleştikten sonra, Bedir harbi öncesi ancak çıkmıştır. Hendek Harbinde, müşrik ordusundan bir pehlivan hendeği, atıyla geçer ve karşısına bir savaşçı davet eder. Hz Ali şecaati gereği “ben çıkacağım” deyince Hz Peygamber, üç kere yapılan teklife, aynen üç kere “Ya Ali O Amr’dır “diye düşünmesini ister.

 

Said Nursi de “Binler başım olsa her gün biri kesilse Hakaiki Kuraniyeye feda olan bu baş size teslimi silah etmeyecektir.” diye Resüli Ekrem(a.s.m) dersiyle aynı şecaat örneğini göstermiştir. Kısacası şecaat demek, paldır küldür rakibini karşısına tedbirsiz ve hazırlıksız ve sonuç alınmadığını bile bile dikilmek demek değildir. Tavizsiz ve fakat öfkesiz bir müdafaa ve mücadele tarzı benimsenmelidir. Şecaat, elbette ki Kuvveyi akliyenin hikmetiyle yapılan kuvveyi gadabiye uygulamasıdır.

 

C: Tefrit mertebesi olan cebanet, yani korkaklıktır ki:

Korkulmayan şeyden bile korkar. Meşru müdafaasını bile yapmaz. Zillet içinde kalmaya mahkûm olur. Boynuna bir darbe indirilip, ağzındaki lokma bile çıkartılsa tepki göstermez. Zulme rıza gösterir. Zalim, aç aslan gibi onu parçalasa dişinin kirasını bile verir. Hâlbuki bu iman ile bağdaşamaz. Çünkü Bütün kâinatın Rabbine iman ile bağlanan bir insanın, en ümitsiz durumlarında bile ümitsizliğe düşmesi mümkün değildir. “Allahın rahmetinden ümit kesilmez”(Zumer,53) hakikatine zıt hareket etmektir. Bu mertebede olan tavır, “Kulum beni nasıl tanırsa onunla öyle muamele ederim” kutsi hadis gerçeğine aykırı bar davranış biçimidir. “Bir şey bütün bütün elde edilmez ise bütün bütün terk edilmemeli” prensibine aykırı harekettir. “Bir kötülükle karşılaşınca önce elinizle; yani kuvvetle, o imkan yoksa dilinizle, yani söylem ile, o imkan da yok ise kalbinizden buğz edin”  hadisi, çok önemli metotları hatırlatarak cebanetten, yani korkaklıktan çıkma disiplin ve yollarını göstermekte ve mevcut olumsuz şartların kabulünü en nihayette içselleştirilmemesi mesajını vermektedir.

 

Her kötülük gibi cebanetin, korkaklığın da kaynağı küfürdür, inkârdır. En büyük dayanak noktası olup, bütün kâinatın ve mahlûkatın olumsuzluklarından kurtarabilecek tek sığınak olan İmanı Billah’tan mahrumiyettir. Tabii ki bu dünya yolculuğunda, çanta ve silahını, yani ibadet azığını ve takva kalkanını taşımadığı için, bütün varlıklardan korkacak ve her olaydan titreyecek konumda kalır. İmanın sağladığı mutlak hürriyetten bütün eşyanın kölesi durumuna düşer. Sabır ile bu korku ve zillet karıştırılmamalıdır. Sabırda, potansiyel bir hak arama vardır. Ama korkaklık ve zillette faaliyet olmadığı gibi potansiyel de kaybolmuştur. Yalnız korkma duygusunun hayatı korumak için fıtri hali meşrudur. Mesela araba çarpmaması için refleks halindeki çekinme ve korkma gibi…

 

3-Menfaat ve zararı birbirinden ayıran, kuvveyi akliye dir.

A: İfrat mertebesi olan cerbeze, yani demegojidir ki:

Batılı hak, hakkı batıl gösterecek derecede aldatıcı bir zekâya malik olur. Hakikati saptırmak, Akı kara, karayı ak gösterme çabasıdır. Binlerce bilgi yığını ve kitapları zihninde taşısa da marifet, hikmet ve gayeye ulaştırmama düşüncesidir cerbeze…

 

Bu düşünce tarzı, kâinat bakışında ve yorumlanışında kendini gösterdiği gibi, ahlak ve hukuk alanında da kendini gösterir. Mesela Evrenin sahibi olduğuna inanmaksızın düzenlilikler bulma ve tüme varıma gitme bir cerbezedir. Tek düze kanunlar bulunur gibi olduğu halde, bu kategoriye girmeyenleri tesadüf ile açıklama ve buna bilimsel bilgi demenin hiçbir mantığı yoktur. Gelin görün ki, bu günkü bütün bilim paradigması bu anlayış üzerine kuruludur. Allahın varlığını kabul etmeksizin hiçbir bilim ve araştırma yapılamayacağı halde, Allah isminden bahs edilmeyi neredeyse bilim dışı olarak kabul edilmesi bunun delilidir. Halbuki, Allaha verilmese, bu kadar kompleks ilmi düzen ve sanat neyle izah edilmektedir. Nasıl oluyor da bütün varlıkların en şuurlusu insan, bu kadar ilerleyişine rağmen kendisinin anlamakta zorluk çektiği düzeni, sistemi ve bilimi cansız, bilinçsiz, sebeplere vermektedir. Eğer tesadüfe verse, tesadüfün yaptığını bilim adamları nasıl oluyor da incelemeye ve araştırmaya değer buluyorlar.

 

Felsefe Vahiyi kabul ettikten sonra kendisi de kabul edilebilir bir hikmet olarak karşımıza çıkar. Yani Felsefe bir hikmete dönüşür. Zaten felsefenin tarifi hakikati sevmektir. Hikmetle aynı anlamdadır. Bizim itirazımız hikmeti kalmamış veya bulmamış, kâinatı hikmetsiz, anlamsız ve gayesiz gösteren tabiatçı ve maddeci felsefeyedir. Yoksa vahiy güneşi rehberliğinde istenildiği kadar akıl yürütmesi yapılabilir. Ve üstelik bu akıl yürütmeyi vahiy istemektedir.”Onlar derler: Keşke dinleseydik ve akletseydik.” (Mülk,10)  Kısacası tatil, yani Allah’ı inkar, kuvvei akliyenin ifrat mertebesi olan cerbezenin ürünüdür.

 

Başörtüsü tartışmalarında özellikle bir örtülü milletvekilinin meclise girip girmemesi ile ilgili o günün büyük gazetelerinin köşe yazılarına bakılsa nasıl bir demogoji içinde olduğu ve hatta meclise başörtüsü ile girmenin sutyenli girmek ile aynıdır diyecek kadar önemli bildiğimiz yazarların o günlerde yazdığına şahit olmuş ve okumuştum. Veya örtülü bir milletvekilinin meclise girmesi, meclisin temsil ettiği cumhuriyete düşmanlıktır diye meclisten dışarı kovulması ve bütün milletvekilliği haklarından mahrum bırakılışı, cumhur ve toplumun katılımı ile gerçekleşen cumhuriyet yönetimi düşüncesi hakkında cerbezeden başka bir şey değildir. Veya dört yüzden fazla milletvekilinin yaptığı bir anayasal düzenlemeyi, milletvekillerinin temsil ettiği rejime aykırıdır diyerek, yine bu mertebenin tezahürü olarak gerçekleşmiştir.

 

Üstad Said Nursi’nin “Osmanlı bir Avrupa devletine hamildir, günü gelince doğuracaktır.” veciz ifadesiyle batı düşünce ve felsefesinin etkisiyle, bütün kurumlarıyla batı etkisine girildiği ve en katı laiklik ve milliyetçiliğin uygulaması yapıldığı halde, bu  memleketin yerleşik ve kalabalık nüfusuna sahip, yaradılıştan ve fıtri olan Kürtlerin milliyet ve dil hukuku müdafaa edildiğinde, dış mihrakların etkisi ve milliyetçilikle suçlama cerbezesine girilmektedir. Çünkü milliyetçiliğin alası başka milletlerin zararına uygulanmaktadır. Lozan’daki tanınma görüşmelerinde “Bu milletler, İslam milletleridir. Azınlık değiller.” denilerek, arkasından da İslam’ın bütün düşünce ve kurumlarını kaldırılarak, diğer milletlere İslami davranılmadığı gibi, en katı bir şekilde batı tarzı inkârcı ve düşmanca bir milliyetçilik uygulanmıştır. İlginçtir, milliyetçiliğin sadece kelimesi millidir. Onun haricinde bütün paradigma ve uygulama felsefiktir ve batı kaynaklıdır. Hâlbuki o yaradılıştan dili kullanmak milliyetçilik değil, milliyet tezahürüdür ve ontolojiktir, yaradılıştandır. Yasaklamak milliyetçiliğin tezahürüdür. Milliyetçilikle suçlayanların en başta kendileri milliyetçiliği bırakmaları lazım değil mi? Denilse ki,  “Milliyetçilik” değil de, “müspet milliyetin” yaradılıştan tezahürünü koruyoruz denilirse, o zaman, aynı şeyi başka milletler için de düşünmek lazım gelmez mi?  Allah bizi cerbezeden, yani hakkı batıl, batılı hak gösterecek anlayıştan korusun.

 

 

Aynı şekilde, Bosna-Hersek Devlet Başkanı Ali İzzetbegoviç, yukarıda sozünü ettiğimiz kitabın kitabının 278. sayfasında, konu ile ilgili bu ayetten referansla şöyle der; “Bu hususta, Yahudilik milliyetçiliktir. Hıristiyanlık soyut cemaat prensibini ilan eder. İslamiyet, milliyetleri tanımakta fakat kendisi onların üstünde yeni bir boyut - Müslümanların milliyetler üstü bir cemaati(ümmet)- olarak ortaya çıkmaktadır.”

İslam tarihinde Cebriyeciler denilen ekolün temsilcileri de ifrat yaparak bütün insana ait her şeyi Allaha vermişler ve insana sorumluluğuna dair bir şey bırakmamışlar. Adeta bu dünyanın yaratılması, peygamber ve kitapların gönderilmesi, insanlığın ikaz ve irşadının yapılması ve neticede cehennemin varlığı gibi meselelerin izahını yapmakta güçlüklerle karşılanmış ve çözümsüz kalmıştır.

 

B: Vasat mertebesi hikmettir ki;

Hakkı hak bilir uyar, batılı batıl bilir ve çekinir. Sebepler dünyasında yaşadığımız için eşyaya sebeplere hikmet gözü ile bakıldığında ve derinlemesine düşünüldüğünde, sebeplerin aciz sonuçların mükemmel, sanatlı, gayeli ve süslü olduğu görüldüğünden, sonuçları bütün sebepleri kullanan ve bütün kâinat şartları elinde olan ancak Rabbül âleminin yaratıkların sahibi ve gerçek yaratıcısıdır gerçeği ortaya çıkar. Yani “le ilahe illallah” hakikatini görür. Önce, “la ilahe”yi fark eder. Yani sebepler, tabiatlar ve tesadüfler ilah olmazlar, diye batılın ne olduğunu bilir ve çekinir ve neticede geriye Hak olan “İllellah; ancak Allahtır” kalır ve bulur. İşte kâinatı değerlendirmede çıkarılacak tevhid hakikati, hikmet mertebesinin gereği olarak karşımıza çıkar.

 

Bu mertebedeki şahıs veya toplum, ahlak alanında da bütün aklıselimin kabul ettiği ve vahiy bilgisinin belirlediği sınırı,  ideal olarak yine bu hikmet mertebesinde yaşar. Sosyal hayattaki iktisat, tutumluluk, hak ve özgürlükleri de bu hikmet mertebesinde bütün gerçekleriyle fark eder. Hatta Kur’an hikmetinin toplum hayatına verdiği prensipler, dayanak noktası hak, hedefi fazilet, hayatı bir yardımlaşma, insan toplumları arası bağı, din vatan ve sınıf bağı, gayesi yüksek ve olumlu duyguları harekete geçirip hakiki insan etme prensipleri bu mertebenin mahsulüdürler. (“Batı felsefesi mi? Kur’an Hikmeti mi?” adlı makalemize müracaat edilebilir)

 

Başta Kur’an ve Resuli Ekrem(a.s.m) olarak bütün peygamberler hikmet mertebesinde düşünmüşler, yaşamışlardır. Sahabeler, âlimler ve evliyalar hep bu hikmet çizgisinde kalarak bilgi ve marifet ortaya koyup insanlığı hakka ve hakikate ulaştırmışlardır. Kuranı Kerim peygamberleri anlatırken hep onlara kitap ve hikmet verildiğinden bahs eder. Yasin suresinin başında .”Yasin vel Kur’anil Hekim” diye hikmetli Kur’ana yenin edilir. İslam’ın bütün emir ve yasaklarının hikmetlerle dolu olduğunu, milyonlarca İslam ulaması, hikmetlerini anlatıp ispat etmişlerdir. Hatta “hükümet” kavramı, hikmetle yönetmek anlamına gelir. Ne yazık ki hikmetle değil de kuvvetle, çoğu zaman hüküm edilmektedir. Kuranı Kerim “ Kime hikmet verilmişse ona çokça hayır verilmiştir.” (Bakara,269) denmektedir. Ve “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel anlatım ile davet et.” (Nahl,125) demekle hem İslamiyet’in fikri temellerinin yanında davet metodunun da, hikmetli olması gerektiği dersini verir. Mesela Musa(a.s.) ve Harun (a.s.) “İkiniz gidin firavuna muhakkak o çak azgınlaşmıştır. Ona kavli leyin; yumuşak üslup ve tatlı dille anlatın.”(Taha,43,44) demekle bu hikmetli davetin nasıl olacağının da örneğini verir.

 

Memleketimizde milliyetçilik gündemde olduğu için, biraz bunun üzerinde durmak istiyorum. Hucurat,13 ayetinde, “Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışasınız diye sizi milletlere, kabilelere ayırdık. Haberiniz olsun ki, Allah katında en şerefliniz, en takvalınızdır. Muhakkak ki, Allah, Alim; bilendir, Habir; her şeyden haberdardır" 

 

Birinci cümle, bütün insanların bir ana ve babadan yaratıldığı ve ortak yaratılış özelliğinde olduğunu ifade ediyor. Genellikle Kürt meselesine duyarlı olanlara, İslami referans la şöyle denir: Millet önemli değil, mühim olan insanlık ve Müslümanlıktır. Fakat ikinci cümle onlar için unutulur. İkinci cümle milletlere ve kabilelere ayrıldığını anlatır. Üçüncü cümle ise, takva sorumluluğuna davet etmekle, orta yol olan hikmet’te hareket etmemizi istemektedir. Yani ne kavim ve millet, mabutlaştırılıp ve yüceltilip, diğerlerinin inkârına ve düşmanlığına sebep olunacak, ne de mühim olan İslamiyet ve insanlığımızdır deyip, milletler ve kabileler nereden çıkmış denilecektir. Nasıl ki, kadın ve erkek insandırlar ve çok ortak yönleri var. Kadın ve erkek olarak birbirlerine karşı hakları ve sorumlulukları vardır. İslam ve insan olmaları bir birine karşı hakları ve sorumlulukları olmadığı anlamına gelmez. Bilakis Müslüman olmak demek, bu hak ve sorumlulukların şuurunda olmak demektir. Aynen bunun gibi, mühim olan Müslümanlık ve insanlık deyip fıtri olan milletlerin birbirine karşı hak ve sorumluluklarını unutmak ta yanlış, milleti yüceltip, mabutlaştırıp diğerlerinin inkârına ve düşmanlığına kadar götürmek de yanlıştır. Müslümanlık ve takva demek, bu ayetin birinci ve ikinci cümlesinin gereği olarak karşılıklı hak ve sorumlulukları gerektirir. Son dördüncü cümle ise, hepsini kapsayan kanun niteliğindeki iki önemli isim olan Alim; biliyor, ve Habir; haberdardır ile bitiyor. Bu isimler, haksızlık yapan için bir tehdit, hakperest olan için müjde anlamını taşıyor. Yani ne Allahın “ceale” fiili ile yaptığı farklılıklar, milletler inkâr edilecek, ne de bu farklılık ve milletler mabutlaştırılıp şerik yapılacak, takva denen sorumluluk bilinci ile hareket edilecektir. Yani var olan olduğu gibi kabul edilecek, fakat var olan putlaştırılmayacaktır. İnsan gibi, insan bir sanat eseri ve mümtaz kişilik olarak hürmet ve kıymet görecek, fakat bu insan ene ve benliği ile tağutlaşmayacaktır. Veya kâinat, Allahın bir sanat levhası olarak değerlendirilecek, yoksa putlaştırılıp, tabiat tağutuna dönüşmeyecektir.

 

C: Tefrit kısmı gabavet yani cahillik tir ki:

Hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi yaşar. Tembel ve gerekli bilgilerden yoksun bir hayat geçirir. Varlık nedir? İnsanın yaradılış amacı nedir? Hayat nedir? Sorular onun için önemli değildir. Nasıl bir ahlaki tavır veya nasıl bir sosyal düzen içinde yaşamak gerekir gibi meseleler dünyasında yoktur. Birçok şahsi, ailevi ve sosyal olaylarda fikir teatisinde bulunmaz ve gerekli çözüm önerilerini merak etmez ve ilgilenmez. Genellikle taklitçidir. Eskiler “benim ağam bilir” dedikleri gibi, yeniler “bilim adamları” yerimize düşünür deyip akletme yeteneğini köreltir. Dini, sadece hoca ve imamların uğraşısı olarak görür. Bilimi de Avrupalılar bizden iyi bilir ve onlar ne derse doğrudur der. Konjonktüre göre hareket eder. Ve toplumsal paradigmanın etkisinde kalır. Bağımsız fikir yürütme kabiliyetinden mahrum olmuştur. Kendi mesleğini çok iyi bilebilir, fakat bir robot gibi, sabah akşam bütün etrafından soyutlanmış olarak ömür tüketir. Mesela kâinat tasavvuruna bağlı olarak imanda şirk bu mertebenin sonucu karşımıza çıkar. Kader meselesinde insan kendi yaptığının yaratıcısıdır bu mertebede kendini gösterir.

 

Özetlersek, bu duyguların her birinin aşırı(ifrat), orta(vasat) ve noksan(tefrit) olan üç değişik mertebeleri vardır. Kuvvei şeheviye’nin ifrat mertebesi fücur, tefrit mertebesi humud ve vasat mertebesi ise sıratı müstekim, yani en doğru yol olan iffettir. Kuvveyi gadabiye’nin ifrat mertebesi tehevvür, tefrit mertebesi cebanet ve vasat mertebesi sratı müstekim olan şecaattir. Kuvveyi akliyenin ifrat mertebesi cerbeze, tefrit mertebesi gabavet ve vasat mertebesi sıratı müstekim olan hikmettir. 

 

İşte namazda fatiha’da, ”İhdina ssiratel müstakim; Bizi en doğru yola hidayet eyle” dediğimizde, kuvveyi şeheviye’nin iffetinde, kuvveyi gadabiye’nin şecaatinde ve kuvveyi akliyenin hikmetinde düşünüp, hareket edip ve yaşamamızı sağla, diye talepte bulunuyoruz.

En azında sadece namazlarda bile olsa günde beş vakit bütün rekâtlarda, Fatiha okurken bu duayı yapıyoruz. O halde bu kadar tekrarın hikmeti nedir? Namaz ve namazın dışında karşılaştığımız her bir düşünce, tavır ve davranışta en uygun düşünme biçimi, en uygun hareket tarzı hangisidir, diye her bir defasında hassasiyetle ayağımızı denk atmamız ve bu iffet, şecaat ve hikmet çizgisinde kalıp, ifrat ve tefrite kaymamak için devamlı dikkat etmeliyiz. Ta ki “festekim kema umirt;  Emr olunduğun gibi dos doğru ol” hakikatini devamlı yerine getirmiş olalım. Gerçi Hz peygamber(a.s.m) bu ayeti kastederek ihtiyarlandığını söylemiş, bizim ise bari yüzümüzü kızartıp, dikkate sevk etsin. Vesselam…

 

اَلصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ “En doğru ve istikametli yol.” (Fatiha Sûresi,6 )

Sırat-ı müstakim şecaat, iffet, hikmetin mezcinden ve hülâsasından hasıl olan adl ve adalete işarettir. Şöyle ki:

Tagayyür, inkılâp ve felâketlere mâruz ve muhtaç şu insan bedeninde iskân edilen ruhun yaşayabilmesi için üç kuvvet ihdas edilmiştir. Bu kuvvetlerin,

Birincisi, menfaatleri celp ve cezb için kuvve-i şeheviye-i behimiye,

İkincisi, zararlı şeyleri def için kuvve-i sebuiye-i gadabiye,

Üçüncüsü, nef’ ve zararı, iyi ve kötüyü birbirinden temyiz için kuvve-i akliye‑i melekiyedir.

Lâkin, insandaki bu kuvvetlere, şeriatça bir had ve bir nihayet tayin edilmişse de, fıtraten tayin edilmemiş olduğundan, bu kuvvetlerin herbirisi, tefrit, vasat, ifrat namıyla üç mertebeye ayrılırlar.

Meselâ, kuvve-i şeheviyenin tefrit mertebesi humuddur ki, ne helâle ve ne de harama şehveti, iştihası yoktur. İfrat mertebesi fücurdur ki, namusları ve ırzları pâyimal etmek iştihasında olur. Vasat mertebesi ise iffettir ki, helâline şehveti var, harama yoktur.

İhtar: Kuvve-i şeheviyenin yemek, içmek, uyumak ve konuşmak gibi füruatında da bu üç mertebe mevcuttur.

Ve keza, kuvve-i gadabiyenin tefrit mertebesi, cebanettir ki korkulmayan şeylerden bile korkar. İfrat mertebesi tehevvürdür ki, ne maddî ve ne mânevî hiçbir şeyden korkmaz. Bütün istibdadlar, tahakkümler, zulümler bu mertebenin mahsulüdür. Vasat mertebesi ise şecaattir ki, hukuk-u diniye ve dünyeviyesi için canını feda eder, meşru olmayan şeylere karışmaz.

İhtar: Bu kuvve-i gadabiyenin füruatında da şu üç mertebenin yeri vardır.

Ve keza, kuvve-i akliyenin tefrit mertebesi gabâvettir ki, hiçbir şeyden haberi olmaz. İfrat mertebesi cerbezedir ki, hakbâtıl, bâtılı hak suretinde gösterecek kadar aldatıcı bir zekâya malik olur. Vasat mertebesi ise hikmettir ki, hakhak bilir, imtisal eder; bâtılı bâtıl bilir, içtinap eder. وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِىَ خَيْرًا كَثِيرًا  “Kime hikmet verilmişse işte ona pek çok hayır verilmiştir.” (Bakara Sûresi, 269)

İhtar: Bu kuvvetin şu üç mertebeye inkısamı gibi, füruatı da o üç mertebeyi hâvidir. Meselâ, halk-ı ef’al meselesinde Cebr mezhebi ifrattır ki, bütün bütün insanı mahrum eder. İtizal mezhebi de tefrittir ki, tesiri insana verir. Ehl-i Sünnet mezhebi vasattır. Çünkü bu mezhep, beyne-beynedir ki, o fiillerin bidayetini irade-i cüz’iyeye, nihayetini irade-i külliyeye veriyor.

Ve keza, itikadda da tatil ifrattır, teşbih tefrittir, tevhid vasattır.

Hülâsa: Şu dokuz mertebenin altısı zulümdür, üçü adl ve adalettir. Sırat-ı müstakimden murad, şu üç mertebedir.” ( erisale.org  İşaratül-İ’caz, s,45-47)

 

Not: Bu yazının ana çerçevesi olan, İnsanda yerleştirilen duygular,  mertebeleri ve tarifleri; Bediüzzaman Said Nursi’nin “İşaratül İ’caz” Kitabından, Fatiha suresinde ki “İhdina ssiratel müstekim; Bizi En doğru yol’a hidayet eyle” Ayetinde yapılan ve yukarıya aldığım tefsirden alınmıştır. İzahlar ve örneklemeler ise şahsıma aittir.

 

 

 

 

Yazının özet tablosu:

 

 

En Doğru yol

 

 

 

Mağdub

Dallin 

(Sıratı Müstakim)

Mağdub

Dallin 

 

 

 

 

 İnsan ruhunda yerleştirilen

Noksan

Orta

Aşırı

 Duygular ve Mertebeleri

 (Tefrit)

(Vasat) 

(İfrat) 

 

 

Menfaati Çekme Duygusu

İsteksizlik

Helale iştahı var

Gayri meşruya  meyilli

(Kuvveyi Şeheviye)

(Humud)

(İffet)

(Fücur)

 

 

 

 

Zarardan Koruma Duygusu

Korkaklık

Meşru Müdafa

Hukuk tanımamak

(Kuvveyi Gadabiye)

(Cebanet)

(Şecaat)

(Tehevvür)

 

 

 

 

Menfaat ve Zararı ayıran Duygu

Cahillik

Doğru düşünmek

Demegoji yapmak

(Kuvveyi Akliye)

(Gabavet)

(Hikmet)

(Cerbeze)

 

 

 

 

 

Duyarsızlar

Peygamberler

Putperestler

 

Gafiller, Ahmaklar

Dürüstler, Sahabeler

Tabiatçı Filozoflar

 

Korkaklar

Şahitler, Şehitler

Maddeciler

 

Zeliller

İyiler, Alimler, Veliler

Nemrutlar, Zalimler

 

Pısrıklar

Adil Melikler,Cömertler

Fravunlar, Müstebitler

 Kaynak: İşaratül İ’caz “İhdina ssirat el müstekim” Tefsiri

 

Vahiy ışığında Düşünürler

Uluhiyet dava edenler

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.