1. YAZARLAR

  2. Fikret BAŞKAYA

  3. 'Emperyalizm savaşsız, hegemonya düşmansız yapamaz'
Fikret BAŞKAYA

Fikret BAŞKAYA

Fikret BAŞKAYA
Yazarın Tüm Yazıları >

'Emperyalizm savaşsız, hegemonya düşmansız yapamaz'

A+A-

- Güneri Cıvaoğlu köşesinde Japonya'daki nükleer sızıntı ile ilgili başlık atmış: 'Panik Yok'. Medyada niçin nükleer tehlikesini saklama, aklama telaşı var?

-Egemenliğin devamı, gerçeğin gizlenmesinden geçiyor. Dolayısıyla egemen olmak, egemenlerin gerçeği gizleme ‘yeteniğine’ ve ‘kabiliyetine ’ bağlıdır. Şimdilerde medya sadece egemenliğin aracı değil oligarşinin bir parçası durumunda [tabii ‘sosyal medya’ denilenin durumu biraz farklı]. Gazeteler, televizyonlar, vb. sadece büyük sermayenin ve onun devletinin hizmetinde değil, bizzat büyük sermayenin bir parçası, kendisi... O zaman gazetelerin, televizyonların yükseklerine kimlerin nasıl tırmandığı da bir sır değildir. Söz konusu gazetecinin misyonu sermayenin, küresel oligarşinin ve tabii devletin ayıbını gizlemekten başka ne olabilir ki? Artık medya sadece egemenliğin hizmetinde değil, tipik bir kapitalist işletme haline gelmiş durumda. Tabii olup bitenlere oligarşi ve devlet tarafından bakarsanız her şey farklı görünecektir... Her sermaye grubunun 40 tarakta bezi var, bunlardan biri de medya... Böyle bir medya, böyle bir gazete, radyo, televizyon olabilir mi? Onun için bu sefil durumu teşhir etmek gerekiyor ve bu mümkün...

-Başbakan, “Riski olmayan hiçbir yatırım yoktur. O zaman evinize tüp de koymamak gerekir” dedi. Zararlı etkileri yıllarca devam edecek nükleer ile tüpü eşleştirmesinin ötesinde; “Risksiz yatırım yoktur” derken aslında haklı değil midir Başbakan; yani “kalkınma”, “ilerleme” diye yüceltilen bir şeyi arzuluyorsanız riski de kabullenmiş oluyorsunuz?

-Elbette siz bir şey üretmeye kalktığınızda, zorunlu olarak doğadan bir şey alıyorsunuz, çekiyorsunuz ve hem üretim hem de tüketim aşamasında doğaya bir şeyler de atıyorsunuz. Böyle bir sürecin elbette az ya da çok ama mutlaka doğaya zarar vermesi kaçınılmazdır. Zarar kaçınılmazdır ama bunu doğanın dengesine, kendini yenileme yeteneğine olabildiğince az zarar verecek şekilde de yapabilirsiniz... Böyle bir şey, sizin iradenizi aşan bir şey değildir... Gözden kaçan, sorun edilmeyen şey, üretimin kapitalist mantığa göre, kapitalizm koşullarında yapılıyor olmasıdır. Kapitalizm söz konusuyken üretimin birincil, aslî amacı kârdır. Her seferinde daha çok kârdır. Üretimle tüketim arasındaki ilişki, ancak ‘piyasa’ aracılığıyla kurulabiliyor. Fakat kapitalist üretim yıkıcı bir rekabet ortamında gerçekleşiyor. Her bir kapitalist işletme, her seferinde daha büyük sermayeye, daha ileri teknolojilere ihtiyaç duyuyor. Aksi halde toplam artı-değerden yeterli pay alamaz. Bu da işletmeleri sürekli büyümeye zorluyor. Ben buna ileriye doğru kaçma zorunluluğu diyorum... Ya büyüyecek ya da yok olacak... O zaman ancak her üretim çevrimi sonunda elde ettiği kârın en büyük bölümünü yatırıma yönlerdirmesi gerekiyor... Tabii o zaman da tuhaf bir durum ortaya çıkıyor: Kâr amaçlı, piyasa için üretim tuhaf bir şekilde üretim için üretim biçimine dönüşüyor. Yani araçlarla amaçlar yer değiştiriyor, ters-yüz oluyor. Bu tam da öküzün arabanın arkasına koşulması durumudur ki, işte ‘rasyonelliğinden’ ve ‘etkinliğinden’ şüphe edilmeyen kapitalizm böyle kör bir mantığa göre işliyor. Özetlersek, sınırsız üretim ve sınırsız tüketim mantığı geçerli ki, bu sefil süreçte yapılan her hamlenin insana ve doğaya zarar vermeden yol aması mümkün değildir. Eğer kapitalizmin, kâr mantığının dışına çıkarsanız ki bu hem mümkün hem de gereklidir. O zaman yaptığınız yatırımın insana ve doğaya maliyetini dikkate almak mümkün hale gelir...

-Mustafa Kemal, "Memleket için kaçınılmaz olan sanayinin kurulması bitmedikçe, her yönden kalp huzuru bulmamıza imkan yoktur." diyor. Sanayide "kalp huzuru" aramaktan bugüne, Kemalist ilerlemeciliği, modernleşmeyi bu bağlamda nasıl okuyabiliriz?

Son kitabım [Yeni Paradigmayı Oluşturmak- Kapitalizmden Çıkmanın Gerekliliği ve Aciliyeti Üzerine bir Deneme], tam da sizin bu sorunuzla ilgili. Muasır medeniyet denilen aslında kapitalizmdir ve kapitalizm emperyalizmdir. Kapitalizm emperyalizm üretmeden, emperyalizm savaşsız, hegemonya da düşmansız yapamaz. Kapitalizm demek, mülksüzleştirerek sermaye biriktirmek demektir ki, bu niteliğinden ötürü de kutuplaştırıcıdır. Başka türlü ifade edersek, bir tarafta zenginlik üretmek için karşı tarafta yoksulluk üretmek zorunluluğu vardır. Yani piramide benzeyen, pramidal bir dünya sistemidir şu kapitalizm denilen. Eğer öyleyse ve sistem sürekli eşitsizlik ve hiyeyarşi üremeye ‘mahkûmsa’, piramidin alt tarafındakilerin yukardakileri taklit etmeleri, yani yakalama mümkün değildir. Bu istisnai olarak mümkün olabilir ama biliyorsunuz istisnalar kuralı doğrulamak içindir. Dolayısıyla TC’nin, Kemalist rejimin, ‘muasır medeniyet seviyesini yakalama’ perspektifi tam bir yanılsamaydı. Sonu olmayan bir yolda “ilerlemekti...” Dolayısıyla söz konusu paradigma çoktan iflas etmiş bulunuyor... Eğer bugün ‘muasır medeniyet’ denilenin timsâli şu emperyalist ABD, İngiltere, Almanya, Fransa, vb. ise orada imrenilecek ne var? Onun için vakitlice yeni bir paradigma oluşturmak üzere harekete geçmek gerekiyor... Üstelik bunu da vakitlice yapmak şartıyla... Aksi halde geriye kurtarılacak pek bir şey kalmayabilir...

-Nükleer enerjiye karşı olmak “vatan hainliği” olarak tanımlanıyor kimilerince. İktidarın nükleer karşısındaki tavrı da belli... Peki bugün CHP'nin bu meseleye bakışı nasıl, genel politikasına bakılırsa?

CHP’nin ilke olarak nükleer enerjiye bir itirazı yok. Teknik bilim fetişizmine bunca bulaşmış, ilerleme ideolojisini bunca içselleştirmiş bir siyasi partinin nükleere karşı çıkması zaten beklenemezdi. Onlar teknik bilimin her türlü sorunun üstesinden geleceğinden asla şüphe etmiyorlar... O alandaki imanları tam... Oysa şimdilerde ‘sosyal bilim’ denilen burjuva egemenliğini meşrulaştırmanın/ kabullendirmenin/ dayatmanın, teknik bilim de külliyen kâr etmenin ve kârı büyütmenin hizmetinde... Böyle bir bilimsel faaliyeti ve etkinliği sorun etmemek ne anlama geliyor? Şu saçma bilim ve teknik ilerleme fetişizminden ve saplantısından acilen kurtulmak gerekiyor. Sadece CHP değil, şu anda siyaset alanındaki aktörlerin tamamı akıl almaz bir bilim ve teknik fetişizmiyle mâlül ki, bunların teşhir edilmesi gerekiyor... Sorunların çok gerisindeler... Tabii amaç kitleleri aldatmak, oyalamak olunca asıl sorunlar, temel sorunlar, can alıcı sorunlar da gündemin dışında kalıyor...

-“Nükleerin, enerjide dışa bağımlılığı sonlandırması”ndan dem vuruluyor. Bu doğru mu bir tespit midir?

Bundan daha büyük bir yalan olabilir mi? Pek emin değilim. Nükleer enerji her şeyiyle dışa bağımlı bir enerji türüdür. Her şeyi, başlarda ‘teknik personel’ de dahil dışardan gelecektir. Ve bir miktar elektrik enerjisi pahasına yaşam yok edilecektir... Siz bir nükleer reaktör kuracak teknolojik yetkinliğe sahip misiniz? Nükleer hammaddesi olan uranyum, toryum, vb. gibi ham maddeye sahip misiniz? O hammaddeyi işleyecek teknolojik donanıma sahip misiniz? Bırakın yıkıcılığı, yok ediciliği, öldürücülüğü tartışmasız bir gerçek olan nükleer enerjiyi gündeme getirmeyi, fosil yakıt kullanımından da vakitlice ve olabildiğince uzaklaşmak gerekiyor... Durum böyleyken nükleerde ısrar tam bir aymazlıktır.

-Artan nüfus için artan enerji ihtiyacı ile ilgili midir nükleer? Devletlerin nükleer ısrarı neden kaynaklanıyor?

-Nüfus artışı da, artan enerji ihtiyacı da kapitalizmin ortaya çıkardığı bir durumdur. Neden yoksul ülkelerde nüfus daha çok artıyor? Neden her ülkede yoksul kesimlerde nüfus artış oranı daha yüksek? Sorun kimin neyi ne kadar tükettiği, yok ettiğiyle ilgili değil mi? Brezilya’da mı nüfus daha çok yoksa İngiltere'de ve Hollanda’da mı? Neden Kara Afrika’da nüfus artışı yüksek de Almanya’da düşük? İkinci soru enerji ihtiyacının neden hızlı artttığıyla ilgili. Bunca lüzümsuz, bunca gereksiz, bunca zararlı, bunca saçma şey üretirseniz ve her seferinde de daha çok üretirseniz elbette enerji ihtiyacı da sürekli artar. Eğer kapitalist mantığın dışına çıkmazsanız başka türlü olması mümkün değildir... Şu etrafımıza bir bakalım... İnsan refahıyla ilgisi olmayan onca şey ortalığı kaplamış durumda değil mi? Dünya tam bir çöplük görüntüsü vermiyor mu? Herkesin elinde bir iki cep telefonu oluşu bir ihtiyaçtan mı kaynaklanıyor... Hafifliğiyle öğünülen bir dizüstü bilgisayar üretmek için ne harcanıyor, doğaya na kadar atık bırakılıyor? Şu otomobil, araba çılgınlığını kim bana savunabilir... Gereksiz onca şey üretilmeye devam ederse, elbette her seferinde daha çok enerji gerekecektir ama bu dünyada hiç bir şey karşılıksız değildir... Size verilen hediyenin mutlaka bir karşılığı vardır... Onun için soruyu doğru sormak gerekiyor... Bu saçmalık sürdürülebilir mi ve daha ne zamana kadar? Onun için sorulması gereken soru, enerji sorununu nasıl çözebilirizden önce nasıl bir toplumda yaşamak istiyoruz olmalıdır... Aksi halde insanlığın da uygarlığın da bir geleceği olmayacak...

-"Gerici" olarak tanımlanmaktan rahatsızlık duyan kimi müslümanlar, İslam'ın bilimden, ilerlemeden yana olduğuna dair bir refleks, kompleks geliştirdiler. Bugün iktidarın da dahil olduğu ilerlemeci-kalkınmacı islamcılar "yeryüzünün insanın hizmetine sunulduğu"nu dolayısıyla hertürlü girişimlerininde bu şekilde haklılaştırabileceğini düşünüyorlar. Bu yaklaşımın inanç pratikleri ve kaynakları açısından doğrulanması mümkün müdür?

Sözünü ettiğiniz islamî çevrelerin diğerlerinden farklı bir toplum projeleri var mı da teknoloji, ilerleme, bilim ve teknik konusunda farklı, orijinal görüş sahibi olsunlar... Kapitalizmi sorun etmiyorlar, oportünistçe, ikiyüzlüce yaptıklarını meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Bu amaçla dini araçlaştırıyorlar. Bu kesimin söyleminin teşhir edilmesi için fazla zaman gerekmiyor, gerekmeyecek, zira her şey apaçık ortada...

-İran, Mart ayında uzaya yaşam kapsülü fırlattı. 2020’de de insan taşıyan kapsül gönderecekmiş. Bu tip gelişmeler insanların kafasında “teknolojisiyle, nükleeriyle Amerika'ya karşı dik durabilen ülke” imajı yaratıyor... Sosyalistler arasında da 'emperyalistlerin karşısında güçlü, başı dik bir devlet' için bunların gerekliliği savunulabiliyor. 'Güçlü ve başı dik' olmanın bu projeler dışında bir alternatifi var mıdır?

İran'ın ilginçliği veya bazı çevrelerde sempati yaratması, Batı'nın ikiyüzlülüğünü teşhir etmesinden kaynaklanıyor. Gerçi bugünkü İran rejimi emperyalizmin ikiyüzlülüğünü teşhir ediyor [ nükleer, Siyonist İsrail'de, Pakistan'da, vb. olduğunda sorun edilmiyor da İran aynı şeye sahip olmak istediğinde cıngar çıkarıyorlar] ama İran asla anti-emperyalist değil. Onun yaptığı Batı karşıtı olmak, Batı düşmanlığı... Oysa, kapitalizme karşı olmadan emperyalizme karşı olunamaz. İran tipik bir teokrasi ve rejimin bu haliyle İranlılara teklif edebileceği bir şey yok. Güçlü ülke safsatasından da kurtulmak gerekiyor. Mesela ABD güçlü bir ülke... Onun nesi matah ve nesi sizi cezbediyor? İnsanlığın ihtiyacı güçlü ülke değil, yaşanabilir toplum olmalıdır. Sosyalistlerin İran'daki rejime sempati duymaları için ne gibi bir neden olabilir? Teokrasinin onları cezbeden nesi olabilir?

-Komünist Manifesto'da burjuvazinin teknolojisine yağdırılan övgüyü, hayranlığı nasıl yorumlamak gerek? Bir yandan doğadan uzaklaşmanın yabancılaştığını söylerken öte yandan kalkınmaya, sanayiye yapılan vurgu...

-Gerçekten Komünist Manifesto’da burjuvazinin ürettiği teknolojiyle ilgili değerlendirmede ölçünün kaçtığında şüphe yok ama sadece orada söylenene dayanarak, özellikle Marx’ın kapitalizmin ürettiği teknolojiye dair eleştirel değerlendirmelerini görmezlikten gelmek haksızlık olur. Kaldı ki, aynı Manifesto’da tam tersi anlamına gelen ifadeler de var: “Burjuva üretim ve değişim koşulları, burjuva mülkiyet ilişkileri, öylesine büyük üretim ve değişim araçlarını oluşturma büyüsünü başarmış o burjuva toplumu, yer altından kendi çağırdığı güçlere artık hükmedemez olan cinci hocalara dönüşmüş durumda”... Marx’ın eserinin tamamı üzerinden konuşmak daha uygun olur. Nitekim, Marx, Kapital’de kapitalizmin insana ve doğaya zarar vermeden yol almasının mümkün olmadığını açıkça ifade ediyor. Bir şey daha: Marx’a yaklaşımdaki sakatlığı da bertaraf etmek gerekiyor. Zira marifet, Samir Amin’in de ısrarla söylediği gibi, Marx’ta durmak değil, ondan hareket etmeyi başarmaktır...

-Nükleer enerjiye alernatif olarak sunulan Rüzgar Enerjisi Santralleri, Güneş paneli tarlalarının da müthiş tehlikeleri olduğu; 'alternatif enerjiler'in de doğayla dost olmasının mümkün olmadığını gösteren raporlar var. Her türlü girişim doğaya tecavüz oluyor... Nasıl bir çıkış mümkün bu sorunun içinden?

-İşe, kapitalizmle birlikte kopan üretimle ihtiyaçlar arasındaki bağı ihya ederek başlandığında, şeyler de farklı bir görüntü alır ve farklı görünür. Değişim değeri için, pazar için, kâr için üretim yerine, kullanım değeri üretildiğinde -ki, komünist toplumda öyle olması gerekiyor-, şimdilerde sorun olan bir çok şey de sorun olmaktan çıkar... Batı burjuva kültüründe antroposantrist [insan merkezli] bir saplantı var. Bu anlayış, insan soyunun doğaya, canlı dünyaya patalojik yaklaşımını meşrulaştırdı. Doğa, sınırsız yağmalanabilir, talan edilebilir, pasif, cansız bir nesne olarak görülünce, bu günkü sefil tablonun ortaya çıkması kaçınılmazdı... Doğaya saygısız, her türü etik değere ve kaygıya yabancılaşmış kapitalist uygarlığı sorun etmeden işin içinden çıkmak mümkün değildir. Elbette her üretim eylemi doğaya zarar verir ama, önemli olan doğanın kendini yenileme yeteneğine zarar verecek eşiğin aşılıp, aşılmadığıdır. Son 60 yılda geçerli üretim ve tüketim çılgınlığı yüzünden o sınır maalesef çoktan aşılmış durumda...

( Mesud Ata, Yeni Harman, Nisan 2011 )

ozguruniversite

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.