1. YAZARLAR

  2. Davut Hoca

  3. EMPATİK ALDANMA
Davut Hoca

Davut Hoca

Yazarın Tüm Yazıları >

EMPATİK ALDANMA

A+A-

 

 

Sudanın Darfur kentinde bir sahra hastanesinde üç aylık geçici bir görevle çalışan bir arkadaşımla telefonda görüntülü olarak konuşuyoruz. Kendisi, bana oranın yaşantısı ile ilgili olarak telefonun kamerasından canlı olarak bir şeyler göstererek anlatıyor. Sonra her ikimiz de bütün bunları kendi hayatımızla kıyaslıyoruz. Çoluk çocuğumuzun bu yaşam şartları karşısında nasıl bir tepkide bulunabilecekleri hususunda tartışıyoruz. Oradaki insanların bir tek battaniyeyi bir ev gibi kullandıklarını, geceleri o battaniyenin altında geçirdiklerini, gündüzleri ise o battaniyenin üzerinde oturduklarını anlatıyor. Yani anlayacağınız bir battaniyesi olanın hayatını idame hususunda büyük bir imkâna sahip olduğunu anlatıyor. Tabi ben bunları dinlerken yumuşak bir koltuğun üzerinde ilginç, ironik olacak ama elimde, tasavvufun önemli şahsiyetlerinden olan Feridüddin Attar’ın tasavvuf erlerinin hal ve keşiflerini, nice melik ve maliklerin gerçek aşkı bulduktan sonra mal ve makamlarını terk ettiklerini anlatan şaheseri olan Mantıku’t Tayr(Kuşların İlahisi) adlı eseri var. Tuzu kuru olan birinin böyle bir deryadan bir damla bile içemeyeceği gün gibi aşikâr.

Ümmetin coğrafyası ile birlikte kalpleri de parçalandı ve her bir parçanın birbiriyle bir bağı kalmadı. Aç ve açıkta kalanların sadece kendisi üşüyor, tüm ümmetin bireylerinin üşümesi gerekirken. Dert ve kederi paylaşan, derde derman yetiştiren, feryada kulak veren vardır illa ki ama devede kulak. Kulların, yapması gereken yardımı, ‘Allah yardımcıları olsun’ diyerek Yaradana yıkanlar, bir anda her şeyden savuştuğunu sanarak aldananlar ne kadar da çok. Sayısız insanın yaşamaya çalıştığı kampların yanında koca koca lüks binalarda hayat sürenler, hayat ve yaşamın aynı şey olduğunu nasıl iddia edebilirler ki?!. Yaşamın zorluklarının cenderesinde akıllarını yitirenlerin yanında akıllı evlerde yaşayanlar, aynı gökyüzünü paylaşsalar bile aynı dünyada yaşamıyorlar. Bazılarının havai fişekle gökyüzünde renk cümbüşünden aldığı keyif, bazılarının üzerlerine yağan bombaların ateşiyle aydınlattığı gökyüzünün dehşeti, aynı dünyada olup bitiyor. Bir kısmının sokakları lavanta kokarken, bir kısmının da atılan kimyasal bombalarla elma kokar. Bazı şehirlerin sokaklarında hafif müzik çalarken, bazılarının siren sesleri çınlatır. Kimi beldelerde sarhoş naraları, zevk-sefa çığlıkları, kimilerinde soykırım ağıtları. Bazı caddelerde festivaller, sergiler, bazılarında yıkılmış, harap olmuş evler, ocaklar. Bazılarında yemek, ziyafet buharları, bazılarında enkaz toz bulutları. Şehirler farklı da insanlar farksız mı? Hiç yoktan haksız bir iftiraya kurban gidipte evini ocağını yitiren insanın yerine koyun kendinizi bakayım, yani empati kurun! Zulme uğrayan, yaşadığı beldesi bombalanan, soykırıma uğrayarak tüm yakınlarını kaybeden, ülke ülke, sokak sokak, köşe bucak yaşayacak bir yer arayan insanların yerine koyun kendinizi! Çocukları balıklar gibi kıyıya vuran insanları, tüm ailesini kaybedip annesinin ve kız kardeşinin giysilerini bir poşetle yanına alan ve bir ülkeden başka bir ülkeye sınır boylarından yürüyerek geçmeye çalışan 7-8 yaşlarındaki bir çocuğun yerine koyun kendinizi! Maalesef birçoğumuz tüm bunlardan sadece acı duyuyordur. Oysa yukarıda verilen tüm gerçek yaşam kesitlerindeki insanların acısını duyabilen kaç kişi vardır ki? Bu hususta büyük düşünür Tolstoy; ‘İnsan acı duyabiliyorsa canlıdır. Başkasının acısını duyabiliyorsa insandır’ sözüyle son noktayı koyar.

Evet, şimdi gel de, bu şekilde yaşananları, şu hayatın acı gerçeklerini, empati diye geçiştirdiğimiz bir kelimeyle izah et bakalım! Şu hayatta yaptığımız en büyük kıyımlardan biri de, çok derinlikli, çetrefilli, karmaşık olayları, olguları sadece ve sadece bir kelimeyle geçiştirerek ifade etmeye yeltenmektir. Ateş düştüğü yeri yakıyor. Acısı olan acısıyla baş başa kalıyor. Damdan düşenin halini ancak damdan düşen anlıyor. Siz ne yaparsanız yapın, istediğiniz kadar empati kurun nafile, Maya Angelou’nun; ‘İnsanlar söylediklerinizi ya da yaptıklarınızı unutur, ama onlara neler hissettirdiğinizi asla unutmaz’ dediği gibi; onlara neler hissettirdiğiniz önemlidir. İnsanoğlunun, empati olarak geçiştirdiği ince anlayış ve halden anlama ile ilgili karnesi maalesef ki çok zayıf. ‘Kuşlar insanları neden anlamazlar? Çünkü insanlar yazın tarlalara korkuluk dikerler, kışın da kuşlara buğday tanesi serperler’ der Ronner.

Hayattaki en büyük rol modelimiz olan Hz. Peygamberin(sav) her hal ve hareketi, karşısındaki insanı anlayan, anlamaya çalışan ve buna yönelik hal ve tavır sergilemeye gayret eden bir yaşam düsturu vardır. Bir insanın yerine kendimizi koymak demek, kendimiz için ne istiyorsak o insan için de aynı şeyi istemek demektir. Gerçek bir mümin, kendisi için istediği şeyleri diğer kardeşleri için de isteyebilmelidir Bu durum Hz. Peygamber tarafından açıkça dile getirilmiştir: “Kendiniz için istediğinizi başkaları için de istemedikçe gerçekten iman etmiş olamazsınız.” Bu açıklama Hz. Peygamber’in empati adına getirmiş olduğu temel ilkedir. Bu ilkede, gerçek mümin olabilmenin şartı, “insanın kendi nefsi için istediğini başkası için de istemesi” olarak gösterilmiştir. Yine bunun gibi; “Sana yapılmasını istemediğin bir hareketi başkasına da yapma!”, “Komşusu aç iken tok olan bizden değildir.” Düsturları da, bu manada empati olarak ifade ettiğimiz halin zirve noktasıdır. Mekke’de, müşriklerin Müslümanları boykotu hengâmında çok acıkan bir sahabi, Peygamber Efendimize(sav), karnına bağladığı taşı göstererek çok acıktığını ifade eder. Peygamber Efendimizde karnına bağladığı iki taşı göstererek durumunu anladığını fakat kendi durumunun da onunkinden farklı olmadığını ifade eder ve sabır tavsiyesinde bulunur. İşte, sözde değil özde bir örnek. Empatiye sempatik bir hal katarak yaşatan bir timsal.

Beyazıdı Bestami Hazretleri talebeleriyle yoldan geçerken karşılarına bir köpek çıkar. Beyazıd ve köpek kısa süreliğine göz göze gelir. Beyazıd, talebelerine; “bu köpek bana ne dedi, biliyor musunuz?” Talebeler şaşkın bir şekilde; “Hayır!” Derler. Beyazıd; “bu köpek bana dedi ki; Ey Beyazıd, seni evliyaların sultanı yapan, beni de böyle köpek yaptı. Ne sen övün ne de ben yerineyim!” İşte, hal erleri de, her hali bu şekilde görürlerdi açık olan kalp gözleriyle. Kalbi uyanık olanın gözleri de kör olmazdı, gördüğünü zanneden bakar körlere nispetle. Şu kâinatta olan bitenleri her göz görmez, her gönül katlanmaz. Bunca yaşananları da her insan anlamaz, anlasa da yaşayamaz. Yaşamak için gören göz, hisseden bir kalp, uyanık bir vicdan gerek. “…Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır”.(Araf/179)

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.