1. YAZARLAR

  2. Cihan AKTAŞ

  3. Eleştiri hayattır
Cihan AKTAŞ

Cihan AKTAŞ

Yazarın Tüm Yazıları >

Eleştiri hayattır

A+A-

Önceki hafta sonu Malatya’da 21. Yüzyılda İslam Dünyası’nın Gelecek Tasavvuru başlığını taşıyan bir sempozyuma katıldım. BİLSAM (Bilgi Yolu Eğitim Kültür ve Sosyal Araştırmalar Merkezi) tarafından düzenlenen sempozyum, Malatya’nın bir kültür şehri olduğunu bir kez daha gösterdi: Her şey siyaset tarafından yutuluyor, öyle ki siyasete kendini dışarıdan görebileceği eleştirel bir alan bırakılmıyor. Bu durumda ne yapmak gerek?

“Sabah akşam aynı şeyler konuşuluyor” diyor Adalet Ağaoğlu, yeni romanı “Dert Dinleme Uzmanı” üzerine verdiği bir söyleşide. Siyasetin günübirlikliğe açık yanının ötesinde bir düşünür, bir âlim daha geniş açıdan, ilkeler ve bütün kesimler açısından görebilmeli meseleleri. “Ben olsam Müslüman Doğu’daki bütün mekteplere eleştirel düşünme dersleri koyardım” diyordu ya Aliya.

Kemalist ideolojinin nüfustan saymaya direnerek dar bir alanda yaşamaya zorladığı mütedeyyinler, şimdilerde devleti, hükümet etmeyi, devlet paradigmasının icaplarını gözeten bir siyaset üretmeyi öğreniyor, uyguluyorlar. Araçla amaç karışıyor. Özgürlük mü, adalet mi? Mazlumder’in 1 Mayıs açıklamasındaki soru düşündürücüydü: “Kitleler bir kez daha özgürlükle güvenlik arasında seçim yapmak zorunda mı kalıyor?” İşte bu sorulara cevap arayarak eleştiri zeminini faal tutacak ara bir alana duyulan ihtiyacı yansıtıyordu Malatya Sempozyumu.

Sempozyumun –ne yazık ki katılamadığım- ilk günü sunulan birkaç tebliğin başlığı, içeriği ve hedefleri açısından fikir verebilir: Prof. Dr. Ergun Yıldırım, “İslam Toplumunun Sosyolojik Muhayyilesi”, Prof. Dr. Mustafa Aslan, “İslam Siyaset Felsefesini Yeniden Düşünmek”, Yrd. Doç. Dr. Gökhan Tuncel, “İslam Siyasal düşüncesinde İktidar Muhalefet İlişkisi”, Prof. Dr. Celal Kırca, “Anlama Sorunları Açısından Dini İlimlerde Gelecek Tasavvuru”...

İkinci gün gerçekleşen “İslam Dünyasının kültür ve toplum tasavvuru” başlıklı oturumda 21. Yüzyıl’da şehircilik ve mimari üzerine önerilerde bulunduğum bir sunum yaptım. Dikey değil yatay gelişme ile ve yeşil açık alanı betonlaşmaya teslim etmeyecek bir planlamayla hayatiyetini koruyabilir şehirler. Çoğumuz tabiattan kopmaya devam eden şehirlerde yaşama mecburiyetiyle birlikte, başka bir yerlerde daha ferah, aydınlık, boşlukları olan, bahçeli bir evin hayalini kuruyoruz. Yorumum Yıldız Ramazanoğlu’nun “Müslüman Toplumun Mekânla İlişkisi” başlıklı sunumumda irdelediği boşluklu mekân olgusuyla örtüşüyordu sanırım. Yıldız’ın bu alanda üzerinde durduğu Cibuti’de boş bir “tefekkür meydanı” örneği çarpıcıydı. Kur’an ayetlerinin akla gelmemesi imkânsız. Ne az düşünüyor ve düşünmeye çağıracak alanları da betonarmeyle tüketiyoruz.

Oturumumuzun ilk konuşmacısı İlhami Güler yeni-nietzsche'ci bir coşkuyla birlikte geleceğe dönük karamsarlığı duyuran etkileyici bir konuşma yaptı: “Tanrı’nın Ölümü, Göçü, Geri Çekilmesi, Tutulması Olarak Modern Tekno-Seküler Çağ”. Muhafazakar bir dindar ortaya çıktı Güler’e göre: “Acı, sıkıntı çekmeyeyim ama Tanrı ile de aram iyi olsun” diyen biridir bu.

Konuşmamın başında, oturumumuzun ilk konuşmacısı Prof. Dr. İlhami Güler’in karamsar gelecek bakışına katılmadığımı söyledim; sonuçta gelecek öngörülmeyeceğine göre, karamsar olmayı seçmek imtihan dünyası kabulüyle bağdaşmayacaktır. “Çaba bizden takdir Allah’tan” diye düşündüğümüz için de ümitvar olmamak için bir sebep yok. Yeter ki “kervanın yolda düzene sokulması” alışkanlığından kurtulalım.

Bununla birlikte Güler’in “muhafazakâr dindar” eleştirileri dikkate değerdi. İslamcı gelenekten gelen siyasilerin etkin olduğu bazen “muhafazakar demokrat”, bazen de “muhafazakar devrimci” olarak adlandırılması süren siyaset, Türkiye’nin alışık olduğu gerilim siyaseti kalıplarının ötesine geçerek, bir rövanşla statükoyu tahkim edecek yerde onu dönüştüreceği insaflı, empatik bir dil üretmeyi nasıl başarabilir? Benim bu soruya cevabım, bireyle devlet arasında eleştirel düşünmenin gelişmesine izin veren bir alanın böyle bir dilin üretilmesinin başlıca imkânı olduğu.

Bu dile duyulan ihtiyacı Yasemin Çongar’ın davetiyle katıldığım P24 Platformu’nun Dünya Basın Günü nedeniyle düzenlediği, İsveç Başkonsolosluğu’nun da ev sahipliğini yaptığı “Basın Özgürlüğü ve İktidarlar” başlığını taşıyan panelde de dile getirdim. Hangi iktidar olursa olsun, onun iyiliği için bireyle devlet arasında mevcut bir eleştiri ve tartışma alanının açık ve faal olması öylesine önemli ki… Mihne Olayı’nı örnek verdim konuşmamda. Mutezile’nin devlet otoritesi ile görüşlerini baskıyla kabullendirmeye çalıştığı alimler arasındaki uzun süren çatışma, İslam geleneğinin âlimlerin ve düşünürlerin eleştirilerinin gelişmesine izin veren bir alanın aktif olmasını desteklediğinin bir kanıtı. Cemaat, dernek ve benzeri kurum ya da örgütlenmelerin faaliyetiyle oluşan alan, iktidar için de güvenilir bir ayna anlamına geliyor. Böyle bir alanın faal olması toplumsal muhalefetin siyasetten umudunu kesmesine izin vermeyecek bir anlamın sürekli üretilmesi demek ne de olsa. Tam şimdi yaşanmakta olana uygun dilin keşfi, işte o ara alanın üstesinden gelebileceği bir sorumluluk.

Konu basın özgürlüğü ve basının iktidarla ilişkisi olunca hatırlanması gereken bir gerçek, gazete haberlerine sorgulamaksızın inanan okuyucu tipinin bir hayli yaygın olması. Biz bu konuda sürekli teyakkuz içinde olması gereken bir toplumuz, ardımızda Takriri Sükun’lar, darbelere destek sunan gazeteci duruşunun utandırıcı sayısız örneği var. Mete Tunçay Cumhuriyet’in Takriri Sükun’la diktatörlük olduğunu söyler ki, darbe alışkanlıklarını hatırlarsak bu iddianın anlamı daha açık görünür bize. Bu alışkanlığı kırmaya, değiştirmeye dönük büyük muhalif siyasal dalganın süreğinde yer alan hükümetin, aynı muhalif dilini korumak için işte o ara bölgeden gelecek eleştiriye büyük ihtiyacı olduğu açık.

2000’lerin başlarında güçlü bir medya topluluğunun sahibinin kızının Londra’da bir yerde “Benim babam Türkiye’nin tanrısı gibidir” dediğini okumuştum. Foucault iktidarın her yerde olduğunu söylüyordu, Baudrillard ise bu her yerdeliği bir yoklukla eş tuttu. Her türlü iktidar sadece siyasi değil ekonomik, kültürel, medyatik boyutlarda da bir ağa sahip olabilir. Dolayısıyla en anlamlı değer üretimini gerçekleştirecek olan bağımsız bir alanın varlığı, eleştirel düşüncenin gelişmesi açısından hayati önem taşıyor.

Basın kaydediyor, tarih unutmuyor. Biz ise düşünce özgürlüğü nedir, bunu öğrenmeye devam ediyoruz, Kerbela veya Mihne Olayı günlerinden beri. Rövanş mantığı benliğimize işlemiş. Düşünce özgürlüğü gibi olguların elde edilmiş hazır paketler misali garanti altında şeyler olmadığı gerçeğini bile isteye ihmal ediyoruz.

Ancak kültür ekenler barış biçebilir. Hem Malatya Sempozyumu hem de Dünya Basın Günü konuşmalarımda benzeri gözlemlerle altını çizmeye çalıştığım bir soru da şu oldu: Samimi ve mesnetli eleştirilerin dava adına ihanet muamelesi gördüğü ortamlarda kültürel zenginleşme beklenebilir mi?

http://www.dunyabulteni.net/yazar/cihan-aktas/19669/elestiri-hayattir

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.