1. YAZARLAR

  2. Fikret BAŞKAYA

  3. Ekonomik Kurumlar ve Kavramlar Sözlüğüne Önsöz
Fikret BAŞKAYA

Fikret BAŞKAYA

Fikret BAŞKAYA
Yazarın Tüm Yazıları >

Ekonomik Kurumlar ve Kavramlar Sözlüğüne Önsöz

A+A-

Bir ideolojik söylemi bilim mertebesine yükseltmek oldukça yaygın bir durumdur. Esasen her türlü totalitarizmin gerisinde de ideolojiyi bilimin yerine koymak vardır. Çoktandır bilim sayılıp üniversitelerde okutulan, kesinliğinden ve hikmetinden sual olunmaz ‘saf’ iktisat [economics] işte öyle bir şey. İdeolojik söylem bilim sayıldığında, eleştiriye karşı korunaklı hale gelip, bir tür dokunulmazlık da kazanıyor. Zira ideolojinin bilimin yerini aldığı koşullarda, eleştiri ile eleştiriye konu olan yer değiştirip, tersyüz oluyor. Artık o aşamadan sonra ideolojinin eleştirisi ‘saf’ bilime yöneltilmiş sayılacaktır... Asıl ideolojik söylemi eleştirenin ‘işe ideoloji ve politika karıştırdığı’, bilimsel alanın dışına çıktığı söylenebilecektir. Kendinden menkul söz konusu ‘saf’ bilim, üniversitelerin tüm iktisat fakültelerinde ve iktisat bölümlerinde ‘iktisada giriş’, ‘ekonomiye giriş’ veya ‘mikro ekonomi’ adı altında öğrencilerin kafasına sokuluyor. Kafalara enjekte edilen “virüsten” kurtulmak, bilinci özgürleştirmek, tahribatı önlemek kolay olmuyor. İdeolojik manipülasyon, iktisadın da doğa bilimleri gibi bir şey olduğu yanılsamasıyla başlıyor. Sosyal olan ile doğal olan arasındaki ayrım silikleştiriliyor, tarihsellik yok sayılıyor, teorinin oluşturulduğu ‘özel’ koşullar dikkate alınmıyor, teorinin mimarlarının gerçek kaygıları ve niyetleri göz ardı ediliyor veya çarpıtılıyor, vb. Doğa bilimleri alanındaki bilimsel tahlil ile insan toplumunu angaje eden bilimsel tahlil arasındaki önemli farklar göz ardı ediliyor. Zira toplum söz konusu olduğunda işe kaçınılmaz olarak insan iradesi, insanın bilinçli eylemi karışmaktadır. Dolayısıyla, ‘insan tarihin öznesi’, ‘tarihi yapan’ olduğu halde, insan doğayı ancak ‘dışardan’ gözleyebilir. Başka türlü söylersek, bilim olgulara dayanır ve olgulardan hareket eder, pejoratif [olumsuz] anlamda ideoloji de her zaman belirli çıkarları meşrulaştırmanın, ideolojik manipülasyonun hizmetindedir... İktisat teorisinin de doğa bilimlerinin kesinliğine sahip ‘pozitif’ bir bilim olduğu yanılsamasının yaratılmasına daha adlandırma aşamasında başlanıyor ve ekonomi [economics] deniyor... Aynı fizik [physics], matematik [mathematics] gibi... İkinci olarak, ideolojik tezlere ve kurgulara bilimsel kesinlik görüntüsü vermek için işe matematik karıştırılıyor. Bu amaç için ‘vasat’ matematikçiler devreye giriyor. Zaten kendi kafaları yeteri kadar karışık üçüncü sınıf matematikçiler, kafaları karıştırma ve ideolojik söylemin ‘anlaşılmazlık katsayısını’ büyütme işlevi görüyor. Fakat çelişik olarak işe daha çok matematik karıştırıldıkça, daha baştan dünyanın gerçekliğine yabancılaşmış, akademinin fildişi kulelerine tünemiş, ‘saf iktisat’ realiteden daha da uzaklaşıyor ve ortaya tuhaf bir ‘disiplin’ çıkıyor...
Şimdilerde ultra-liberalizm biçimini alan ekonomik söylem, meşrulaştırıcı argümanlarını esas itibariyle ‘klasik liberalizme’ dayandırsa da ikisi arasındaki şecere bağı tartışmalıdır. Öte yandan liberalizmle kapitalizm arasında bir özdeşlik olduğu izlenimi yaratmak için de büyük çaba harcandı. Bilindiği gibi liberalizm hem bir siyaset felsefesidir [philosophie politique] hem de bir ekonomik doktrindir [doctrine économique]. Bir siyaset felsefesi olarak liberalizm, insanın önemine ve önceliğine gönderme yapar ve insanların özgür ve eşit olduğunu ilan eder. Ekonomik doktrin olarak liberalizmse, kapitalizmin bir tür sunumu, hikâyesi, anlatımı veya kapitalizme dair normatif bir söylemdir. Kapitalizmin bir sistem olarak sunumu az/çok şöyledir: Özel mülkiyet vazgeçilmez, dokunulmaz bir doğal hukuk kategorisidir;  bireysel çıkar arayışları kolektif [toplumsal] çıkara müncer olur... Bireysel çıkarlar yer çekimi yasasının kesinliğinde olmak üzere toplumsal uyumu düzenler... Klasik liberalizmin temel argümanları olan özel mülkiyet, rekabet, bireysel özgürlük, almaşıklar arasında seçim yapabilme, serbest ticaret, piyasanın etkinliği, yetkinliği ve vazgeçilmezliği konusunda köklü bir iyimserlik yaratılmış durumda... Eğer özel mülkiyet bir doğal hukuk kategorisiyse ve dokunulmaz ise bireysel çıkarlar toplamından da genel çıkara ulaşılıyorsa, o zaman normatif bir söylem olarak liberalizmin piyasanın işleyişine müdahale edilmemesi gerektiği önerisi anlaşılır hale gelir... Devlet sadece piyasanın işleyişini garanti altına alacak kadar müdahalede bulunmalı ve asla onun ötesine geçmemelidir. Siyaset felsefesi olarak liberalizmin ‘aydınlama çağında’ [XVII. ve XVIII. yüzyıllar], ekonomik liberalizmin de esas itibariyle Sanayi Devrimi döneminde [XVIII. ve XIX. yüzyıllar] ‘olgunlaştığını’ söylemek mümkündür. Oysa kapitalizm bu ikisinden başka bir şeydir: Kapitalizm bir sistemin adıdır ve meşrulaştırıcı argümanını siyaset felsefesi ve ekonomik doktrin olan liberalizmde bulan sosyal bir organizasyondur.
İdeolojik manipülasyon konusu olan bir başka şey de piyasa [pazar] ekonomisi/kapitalizm özdeşliği varsayımıdır. Böylece kapitalizm kavramı yerine piyasa ekonomisi yeğleniyor -bununla bir kavram olarak kapitalizmi kullanma zorunluluğundan kurtulmak isteniyor, zira kapitalizm kavramı kaçınılmaz olarak, üretim araçlarının özel mülkiyeti, sömürü, sosyal eşitsizlik, emperyalizm, vb. gibi kavramları imâ ediyor. Oysa piyasa [pazar] uygarlığın ilk çağlarından beri mevcuttur, kapitalizmin tarihi en çok beş yüzyıl, sanayi kapitalizminin tarihi ise iki yüzyıl kadardır. Malların alınıp/satıldığı, değiştirildiği bir buluşma yeri, somut bir sosyal mekân olarak piyasa tarih boyunca hep var oldu. Elbette piyasa dininin rahipleri böylesi bir ideolojik manipülasyonla, kapitalizmin bundan sonra da hep varolacağı, kapitalizmin insanlığın yegâne ufku olduğu, başka bir seçeneğin mümkün olmadığı, velhasıl şimdilerde moda olan bir tabirle, kapitalizmin tarihin sonu olduğu düşüncesini kafalara sokmayı amaçlıyor, yoksa halisâne bilimsel kaygılar söz konusu değil. Bu vesileyle piyasa eşittir kapitalizm denklemini de nüanse etmek gerekir, aksi halde bir sistem olarak kapitalizmin tarihselliği göz ardı edilmiş olur. İşleyebilmek için kapitalizmin piyasaya ihtiyacı olduğu doğrudur, ama piyasanın varolabilmek için kapitalizme ihtiyacı olduğu doğru değildir. Ortalama bir ‘iktisada giriş’ kitabı "Kaynaklar kıt, ihtiyaçlar sınırsızdır" ifadesi ile başlar ve iktisat bilimi denilenin misyonunun ve varlık nedeninin de kıt kaynakların rasyonel kullanımını sağlayarak toplumsal refahı gerçekleştirmek olduğu söylenir... Bu tür kitapların yazarları ve kırk yıl boyunca kürsülerde bir papağan gibi söz konusu tekerlemeyi tekrar eden anlı şanlı iktisat profesörleri, bir an durup düşünmeyi akıl etmezler. Her şeyin sonlu olduğu bir dünyada "Bir tek ihtiyaçlar neden sonsuz olsun?" sorusu akıllarına gelmez... İnsanın temel ihtiyaçları denilen son tahlilde beslenme [yeme-içme], giyinme, barınma, tedavi olma, iletişim kurma, seyahat etmekten ibaret değil midir? Fakat kıtlık söylemi boşuna ‘uydurulmuş’ değildir. Kıtlık söylemi kapitalizmin zorunlu olarak kıtlık yaratmak zorunda olduğunu gizlemek içindir. Bir tarafta kapitalizm, mantığının ve işleyişinin zorunlu sonucu olarak kıtlık yaratırken, diğer yanda da burjuva iktisadının kıtlık sorununu çözme misyonunun taşıyıcısı olduğu boşuna söylenmiyor... Bu tür söylemler elbette bir inanca dönüşebilir ve mistifikasyon yaratmayı da başarabilir, ama yine de ilişkinin yönü hakkında yanılsamaya kapılmamak gerekir. Netice itibariyle kıtlığı yaratan kıtlık ideolojisi değil kapitalizmdir...
‘Saf’ iktisat, reel bir insan toplumunu değil, soyut bir toplum varsayıyor ve ondan hareket ediyor, toplumu da bireylerin toplamına indirgiyor. Toplumu tüm çeşitliliği ve karmaşıklığıyla kavramaya yanaşmıyor. Toplumsal sınıfları ve sınıfsal çelişkileri, ulusu, devleti, egemenlik ilişkilerini, sömürüyü, iktidarı, vb. yok sayıyor. ‘Homo economicus’ öyle soyut bir varlık ki hiçbir sosyal gruba, sınıfa mensup değil, sadece elindekini değiştirmeye [alıp/satmaya] eğilimli tuhaf bir birey... Geçerli söylem kabaca şöyle: Her şeyden haberdar, rasyonel davranabilen, çıkarının bilincinde olan bireylerden [homo economicus] oluşan toplumda -tam rekabet koşullarında- tüm piyasalarda arzla talep eşitlenir, genel denge [Walrasgil] hâsıl olur ve oradan toplumsal optimuma [Pareto] ulaşılır... Kendiliğinden dengeye ulaşan bir sarkaç gibi... Eğer mal, sermaye ve emek piyasalarında denge otomatik olarak gerçekleşiyorsa, orada işsizlik diye bir şey de olamaz. Sadece iradî işsizlik söz konusu olabilir ki hem arızî hem de önemsizdir. Onu tamamlayan ikinci bir varsayım da ekonomik politikaların bir şeye yaramayacağı, etkin olmayacağıyla ilgili, zira rasyonel beklentiyi içselleştirmiş ekonomik bireyler, mevcut enformasyonu akıllıca kullanacakları için devlet tarafından alınacak önlemleri önceden bilip etkisizleştireceklerdir... Keynes 1930’lu kriz yıllarında klasik teoriyi eleştirirken, haklı olarak “Bunlar bizim yaşadığımız gerçek toplumla ilgili değil” demişti.  Esasen görünmez el metaforu, genel çıkarın bireysel çıkarların toplamı sayılması, piyasanın sanki bir zatiyetmişgibi algılanıp kişileştirilmesi, nesnel ve dışsal doğa yasalarına kör inanç, liberal ekonomi politiğin geleneksel ideoloji olan dinle pek de bağını koparamadığının kanıtı sayılabilir... Soyut ve global piyasanın düzenleyiciliğiyle tüm sorunların çözüleceğine dair inanç, sonuçta tüm ekonomik yaşamı arzla talep arasındaki basit bir uyum mekanizmasına indirgiyor. Rekabet yaratıcılığın ve buluşların motoru, kâr arayışı kaynakların optimal dağılımının, kârın azamileştirilmesi de toplumsal refahın güvencesi, vb. Bütün bunlar ekonominin üretimle, üretilenin paylaşılmasıyla ilgili olmaktan çok, bireysel tercihlerle ilgili olması demektir. Oysa kendiliğinden işleyip dengeye gelebilen, kendi kendini düzenleyen özerk bir realite olarak piyasa mümkün değildir. Böyle bir varsayım, sosyal üretim ilişkileri, dolayısıyla kapitalizm yok sayıldığında mümkündür, ama hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur; zira hiçbir somut gerçekliğin karşılığı değildir. Eğer kendi kendini düzenleyen bir piyasa mümkün olsaydı, siyasetin varlık nedeni de ortadan kalkardı. Bu dünyada kendi kendini düzenleyen bir piyasa mümkün değildir, ama işleyebilmesi için piyasanın düzenlemeye ihtiyacı olduğu kesindir. Önemli bir husus da geçerli iktisadi anlayışın veya ‘saf’ iktisadın insanı bir özne değil de nesne olarak görmesidir. İnsanı nesne olarak gören bir ‘bilim’ olabilir mi?

Politik İktisat'tan ‘İktisat’a
Marx’ın ‘ekonomi politiğin eleştirisi’nin ardından ve işçi sınıfının bir aktör olarak sahneye çıktığı dönemde, önce ekonomi politiğin [politik ekonomi] -ki, doğrusu sosyal ekonomi olabilir - politik kısmı silindi. Ekonomi politik economyoldu. Daha sonra siyasetten arınıp saf bilim olduğunu, doğa bilimleri ailesinden bir bilim dalı olduğunu göstermek için fizik, kimya, astronomi, vb. gibi ekonomi [economics]dendi. Elbette bütün bu zaman zarfında akademik iktisatla reel dünyada geçerli ‘iktisat politikaları’ arasında her zaman bâriz bir uyumsuzluk olacaktı. 1914 sonrasında söz konusu uyumsuzluk belirgin hale geldi. Bir bakıma kapitalizmin “yapısal krizi” iktisat teorisini teşhir etmişti... Büyük savaş [1914–1818] sonrasında özellikle ‘Büyük Buhran’ ve faşizmler döneminde iktisat bilimi denilenin itibarı ve inandırıcılığı iyice aşındı. Keynes, özellikle Genel Teori adlı eserinde teorik söylemle realite arasındaki uyumsuzluğu teşhir edecekti. Ve ikinci emperyalistler arası savaş sonrası dönem ekonomik liberalizmin itibarının dibe vurduğu dönem olacaktı. Faşizme karşı kazanılan zafer işçi sınıfının konumunu güçlendirmişti. Sömürgeciliğin klasik versiyonunun tasfiyesi [dekolonizasyon] Üçüncü Dünya halklarının birer aktör olarak sahneye çıkması demekti, aynı şekilde ve bilinen nedenlerin bir sonucu olarak, Sovyet sisteminin prestiji de artmıştı. Velhasıl kapitalizmin tarihinde görülmemiş bir şekilde güçler dengesi sömürülen sınıflardan, ezilen halklardan yana dönmüştü. Liberal iktisat teorisine rağmen ekonomiye devlet müdahalesi hiçbir dönemde istisna değildi, ama 1945 sonrasının yeni güçler dengesi koşullarında ekonomiye devlet müdahalesi o zamana kadar görülmemiş bir kapsam ve yoğunluğa ulaştı. Kapitalizmin her gelişim aşamasına ve tarihsel konjonktüre uygun ekonomik politika araçlarının ve ekonomik politikaların gündeme gelmesi anlaşılır bir şeydir. Refah devleti [Welfare State] uygulamaları, işçiler, köylüler ve mütevazı toplum kesimleri lehine sosyal harcamaların ve hizmetlerin yaygınlaşması, artı-değerin giderek daha büyük kısmının ‘sosyal devlet’ tarafından emilmesi, sermayenin baronlarını kaygılandırmıştı. Süreç kutsal mülkiyetin tehdit altında olduğu korkusu yaratıyordu. Artık yeni bir paradigma geçerliydi ve sermaye sınıfı her yerde kendini tehlikede görüyordu. Elbette savaş sonrasının yeni paradigması kapitalizmi temelden hedef almıyordu, ama sermayenin baronlarını daha da ileriye gidilebileceği korkusu sarmıştı bir kere. Velhasıl büyük sermaye için tehlike çanları çalıyordu ve bir şeyler yapılmalı, karşı ideolojik saldırıyla söz konusu ‘tehlikeli süreç’ durdurulmalı ve tersine çevrilmeliydi...

Neoliberal Söylemi Oluşturmak
Doğa bilimlerinde daha gelişmiş ve daha yetkin yeni bir teori veya paradigma ortaya çıktığında, eskinin varlık nedeni kesin olarak ortadan kalkar. Aynı şey iktisat teorisi ve sosyal bilim veya sosyal düşünce kategorisine dâhil disiplinler için söz konusu değildir. Yeni teorinin veya paradigmanın eski paradigmayı kesin olarak etkisizleştirip onun yerini alması söz konusu değildir. Genel olarak geçerli olan durum, yeni teorinin veya paradigmanın eskiyle birlikte var olmasıdır. Fakat kesin olan bir şey varsa, eleştirel düşüncenin şu veya bu biçimde mutlaka kendini dayattığıdır. Bu durum yukarıda da kısaca ifade ettiğimiz gibi, doğa ve toplum için geçerli bilimsel yöntemlerin ve tahlil araçlarının farklılığından, doğal olan ile toplumsal [sosyal] olan arasındaki statü farklılığındandır. Zira insan toplumu söz konusu olduğunda özne-nesne diyalektiği geçerlidir, ama aynı şey doğal olgular için geçerli değildir... “Fikirlerin sonuçları vardır” denmişse de bu, soyut da olsalar fikirlerin gökten zembille indiği anlamına gelmez. Fikirlerle toplumsal realite ve süreçler, sınıfsal güç dengeleri, toplumsal devingenlik arasında da diyalektik bir belirleyicilik ilişkisi vardır. 1945-1980 aralığında geçerli paradigmanın yerini 1980 sonrasında neoliberalizmveya ultra-liberalizm denilenin alması, 1945‘ten başlayarak oluşturulan neoliberal veya ultra-liberal tezlerin etkinliğinin sonucu değildir. Doğrudan güçler dengesinin yeniden sömürülen sınıfların, ezilen halkların – yeryüzünün lânetlilerinin densin- aleyhine dönmesiyle ilgilidir. Son tahlilde teoriyi yaratan realitedir. Her zaman toplumsal gerçeklik [realite] gerekli olan teoriyi yaratıyor. İdeoloji ancak bir mistifikasyon, bir meşrulaştırma aracı olarak sürece dâhil olabilir, sınıfsal çıkarlarla politika arasında bağ kurar ve egemenliğin sağlamlığını sağlar. Nitekim burjuva iktisatçıları 1945 sonrasında yeni hakikâtler keşfetmiş değillerdi. Ismarlama üzerine ürettikleri ideolojik tezlerin hikmetinden sual olunmaz ‘bilimsel hakikâtler‘ sayılıp politikaya tercüme edilmesi büyük sermayenin ihtiyacına cevap verdiği içindi, ama üretilmiş olmaları uygulanabilirliklerinin garantisi değildi. Nitekim hiçbir burjuva düşünürü, Nobel ödüllü iktisat profesörü olsun, 1945 sonrasının güçler dengesi koşullarında piyasacı ultra-liberal tezleri yüksek sesle savunacak moral güce sahip olamazdı. Zira birilerinin sahaya inmesi başkalarının sahayı boşaltması halinde mümkündü. Ezilenler ve sömürülenler lehine dünyanın üç bölgesinde geçerli güç dengelerinin aleyhe döndüğü koşullarda [refah devletinin, ulusal kalkınmacılığın, Sovyet sisteminin çökmesiyle] neoliberal papazlar artık vaazlarını verebilirler, yeni yandaşlara seslenebilirler, ürettikleri ideolojik tezleri pazarlayabilirlerdi...
Şimdilerde geçer akçe olan ve alternatifsiz, yegâne seçenek olarak sunulan neoliberal ekonomik ve anti-sosyal politikaların dayandığı düşünce bütünlüğü 1945’ten itibaren oluşturulmaya başlandı. Bu amaçla Dünya Bankası, IMF, Dünya Ticaret Örgütü [daha önce GATT], OECD, gibi uluslararası denilen kurumlar dışında vakıflar, dernekler, araştırma enstitüleri, daha sonra tam bir ideolojik savaş makinesi olan think tanklar devreye sokuldu, bazı büyük üniversiteler neoliberal tezlerin mayalandırıldığı ideolojik üsler haline getirildi, kapitalizmin yeniden ‘yapısal krize’ girdiği ve güç dengesinin sermaye lehine döndüğü 1970’li yılların ortasından itibaren neoliberalizmin farklı bileşenlerinin mimarları olan iktisat profesörlerine peş peşe Nobel ödülleri verildi... Fakat kapitalizmde olduğu gibi üretmek yetmezdi... Nasıl kapitalist üretimde gerçekleşme [realizasyon]ancak satışla mümkün oluyorsa, üretilen ideolojik tezlerin satılması da gerekiyordu... Bu amaçla medya devreye sokuldu, ünlü iktisat profesörlerine gazetelerde köşeler verildi, televizyonlarda düzenli ‘tartışma programları’ yayınlandı, sayısız kongre, konferans, kollokyum, sempozyum gerçekleştirildi, çok sayıda kitap ve makale yayınlandı, vb. Böylece başta öğrenciler olmak üzere, akademisyenlerin, ‘aydınların’, medya taifesinin, profesyonel politikacıların kullanımına hazır kavramlar, söylemler, klişeler, reçeteler üretildi ve tüm dünyaya yayıldı. Söz konusu ideolojik tezlere dayalı da üç slogan üretildi: liberalizasyon, deregülasyon/dereglementasyon ve privatizasyon. Bunlardan birincisi olan liberalizasyon ulusal ve uluslararası planda sermayenin hareketini engelleyip/zorlaştıran her türlü engelin ortadan kaldırılması, deregülasyon/dereglementasyon refah devleti ve ulusal kalkınmacılık döneminde oluşturulmuş iktisat politika araçlarını ve politikaları tasfiye etmek, toplumu ekonomik ve sosyal amaçlı devlet müdahalelerinden arındırmak, nihayet, privatizasyonda devlete ve belediyelere [ genel olarak kamuya] ait ekonomik amaçlı işletmeleri özelleştirmek ve devlet tarafından yürütülen kamu hizmetlerini [eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, belediye hizmetleri, vb.] özel sektöre devredip meta kategorisine indirgemek...
Söz konusu politikalar bütününe Washington Konsensüsü de deniyor. Zira neoliberalizmi oluşturan ideolojik tezlerin üretilip yayılmasında ABD başat rol oynadı. Başka türlü ifade etmek gerekirse, neoliberal doktrinin arkasında doğrudan ABD bulunuyordu. Borçlandırma ve borç krizi ‘şok tedavisi’ ve ‘yapısal uyum programlarını’ Üçüncü Dünya’ya dayatmayı kolaylaştırmıştı... Hiçbir ayrım gözetmeden başta ‘kalkınmakta olan ülkeler’ denilenler olmak üzere, tüm ülkelere önerilen veya dayatılan neoliberal/ultra-liberal ekonomik ve anti-sosyal politikalar bir tür Musa peygamberin on emrine [evamir-i aşere] benziyordu: Enflasyonu olabildiğince düşük tut, rekabeti teşvik et, spekülatif olanı da dâhil sermayenin sınırları rahat aşmasını sağla, ihracatı artır/ticaret hacmini büyüt, büyük sermayeden/zenginlerden alınan vergileri düşür, özelleştirilebilir ne varsa hepsini özelleştir, emek piyasasını esnekleştir ki her işçi her işçinin rakibi durumuna gelsin, başta sendikalar olmak üzere sermayeye sorun çıkaran örgütleri etkisizleştir, her şeyi paralı hale getir, tabii bu arada sermayenin vergiden kaçmasını sağlayan ‘vergi cennetlerine’ dokunma...
Şüphesiz piyasacı metafiziğin, piyasa mitinin ve onu oluşturan argümanların, önkabullerin ve varsayımların eleştirisi büyük önem taşıyor ve bir amaç olarak önümüzde duruyor. Fakat cepheden bir eleştiri sadece neoliberalizmle sınırlı kalmamalıdır. Baştan beri kapitalist sömürüyü ve egemenliği meşrulaştıran iktisat teorisi bir bütün olarak eleştiri konusu yapılmalıdır. Zira sapkınlık sadece son dönemin ‘tek düşüncesi’ haline getirilen neoliberalizm denilen piyasacı ‘laik dini’ angaje etmiyor, bir bütün olarak iktisadî düşünceyi de angaje ediyor. Özel mülkiyeti, kendinden menkul ‘kendi kendini düzenleyen piyasayı’, rekabeti kutsayan, toplumu bireylerin toplamından ibaret sayan, insanları ve toplumları sonu olmayan bir yolda yarıştıran, herkesi herkesin rakibi-düşmanı haline getiren, ekonomik büyümeyi, GSMH artışını ilerleme ve kalkınma olarak sunan, sınırsız ekonomik büyümenin mümkün ve gerekli olduğuna dair kör inanca dayanan,  teknolojik gelişme sayesinde tüm sorunların çözülebileceği düşüncesini yaygın bilinç kategorisi haline getiren, her şeyi metalaştırıp soysuzlaştıran, bedava olanın parayla alınıp satılmasını bir marifet sayan, doğayla birlikte insanı da kirleten, araçlarla amaçları tersyüz eden, öküzü arabanın arkasına koşan ekonominin emperyalizmiyle hesaplaşmadan, insanlığın ve uygarlığın bir geleceği olması mümkün değil...
Elinizdeki sözlük genel olarak neoliberal ideolojinin düşünsel/ideolojik dayanaklarından çok, uygulanan politikaların eleştirisini amaçlıyor, bir bakıma tersinden teşhirini yapıyor. Türkiye’de okutulan iktisat bu ülkenin iktisatçılarının eseri değil. Üretilmesinde kendilerinin dahili olmayan bir ideolojik öğretiyi ‘evrensel/saf bilim’ sayıp, kullanıma hazır herhangi bir mal gibi ithal etmekte sakınca görmüyorlar... Evrensellik retoriği işlerini kolaylaştırıyor. “Evrensel bilim” olduğuna inandıkları söz konusu ideolojik öğretiyi dışardan, özellikle Anglo-Sakson dünyadan ithal etmekle yetiniyorlar. Böyle bir tavır ve anlayış gerçek üniversiteye yakışır mı? Değilse üniversite denilen nedir? Üniversiteler henüz şeylerin kaynağına inmek için gereken yüksekliğe çıkacak durumda değil. Çıkabilirler mi? Sosyal realite ekonomik, sosyal, politik, ideolojik, kültürel/estetik, vb. belirleyiciliklerin diyalektik bir bütünlüğü olarak varoluyor ve ancak öyle anlaşılabilir. Toplumsal yaşamın bir veçhesini diğerlerinden soyutlayarak anlamaya çalışmak, realitenin anlaşılmasını zorlaştırıyor. Bu yüzden burjuva toplumunda uzman ve uzmanlaşma boşuna yüceltilmiyor. Bununla herkesin her şeyi aynı yetkinlikle kavraması gerekir denmek istenmiyor elbette, ama sosyal gerçekliği oluşturan farklı veçhelerin ve belirleyiciliklerin ihmal edilmesi, ağaca bakan ama ormanı görmeyen tuhaf bir uzman tipinin ortaya çıkmasıyla sonuçlanıyor. Belirli bir eşik aşıldıktan sonra da uzmanlık hiçbir şeyden anlamamanın mazereti haline geliyor. İktisat bilimi denilen ve üniversitelerde okutulan öğreti, kendini diğer disiplinlerden soyutladıkça toplumsal realiteyi anlama, bilince çıkarma yeteneği daha da aşınıyor. Onu başka disiplinlere bağlaması gereken dar yollar, patikalar yok oluyor. Oysa geçen yüzyılın başında bu duruma dikkat çekilmişti. Joseph Schumpeter, Max Weber, Thorstein Veblen, Marcel Mauss, François Simiand, vb. iktisadı tarihe, sosyolojiye, antropolojiye, vb. bağlayan yolların açılıp-genişletilmesi gerektiğini söylemişlerdi... Oysa şimdilerde sosyal düşünce alanındaki ‘bilimsel’ disiplinler birbirlerine daha çok yabancılaşıyorlar. Sadece sosyal bilimler denilen değil, iktisadın doğa bilimlerine yabancılaşmasının da maliyeti büyük oldu. Eğer iktisat teorisi fiziğe bu ölçüde yabancılaşmamış olsaydı, dolayısıyla termodinamiğin ikinci yasası göz ardı edilmeseydi, şimdilerde insanlığı ve uygarlığı tehdit eder hale gelen ekolojik yıkım bu aşamaya gelmeyebilirdi...

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.