1. YAZARLAR

  2. İsmail BEŞİKÇİ

  3. Ehmedê Xanî ve Newroz
İsmail BEŞİKÇİ

İsmail BEŞİKÇİ

İsmail BEŞİKÇİ
Yazarın Tüm Yazıları >

Ehmedê Xanî ve Newroz

A+A-

H. Mem’in Ehmedê Xanî ile ilgili bir kitabı daha yayımlandı Kitap, Xanî ve Newroz ismini taşıyor. H.Mem, Xanî ve Newroz, İstanbul Kürt Enstitüsü Yayınları, Mart 2009, 125. s. (x) Arif Sevinç’in Newroz resmi, kapakta yer alıyor. Bu çok anlamlı resim kitaba büyük bir zenginlik katıyor. Arif Sevinç’in resmi insana Newroz günüyle, Newroz kutlamalarıyla ilgili ilham vermektedir. Sanki, Siti, Zin, Taceddin, Mem, Botan’da Newroz alanına çıkmışlar, Newroz’u kutluyorlar.

Kitapta, dikkat çeken önemli bir konu, Firdevsi, Şerefhan ve Ehmedê Xanî ile ilgili bir konuyu tartışmasıdır. Firdevsi 940-1020 arasında yaşamış bir İran şairidir. Şehname isimli dört ciltlik İran destanının yazarıdır. Şehname’nin, 25 yılda, 974-999 arasında yazıldığı belirtilmektedir. Şerefhan, 1543-1604 yılları arasında yaşamış bir Kürt edibidir. 1220-1650 yılları arasında Bitlis’te hüküm sürmüş Şerefhanlar’a mensuptur. Şerefname isimli eserini 1597 yılında tamamlamıştır. Ehmedê Xanî 1651-1707 yılları arasında yaşamış bir Kürt düşünürü, şairi ve filozofudur. Mem û Zîn isimli eserini 1695 yılında tamamlamıştır.

Firdevsi, Şehnamme’de, Kürt halkının köksüz ve soysuz olduğunu söylüyor. Kürtlerin düzlüklerde, kara çadırlarda yaşayan Allahsız, medeniyetsiz bir halk olduğunu dile getiriyor.

Şerefhan da Şerefname’de, Kürtlerin geçmişi hakkında bilgi verirken, “Kürtler, Allahın üzerlerinden perdeyi kaldırdığı bir cin topluluğudur. Kürtler cinlerin çocuklarıdır” (s. 40) diyor. Bunları yazarken, İslam Abbasi dönemindeki Arap düşünürlerinin Kürtler hakkındaki düşüncelerinden yararlanıyor. Daha doğrusu Arapların Kürtleri böyle algıladığını söylüyor. H. Mem, gerek Firdevsi’yi, gerek Şerefhan’ı bu temelsiz, savruk düşüncelerinden dolayı eleştiriyor. Özellikle Bitlis Beyi Şerefhan’ı İslam dinine ve Kur’an ayetlerine de aykırı olan bu görüşlerinden dolayı sorguluyor. Bu eleştirileri yaparken H. Mem, Kürtlerin insanlığın ortak medeniyetine yaptıkları katkıları da vurguluyor. Örneğin, demirin, ilk olarak Hurriler tarafından işlendiğini, Hurrilerin torunları olan Kassitlerin, Medlerin demiri işlemeyi geliştirdiklerini, bunun da tarımda büyük bir gelişme sağladığın vurguluyor. (s. 12) Bunu yazarken arkeolog Sabahattin Bulut’un, Arkeolojiden Demirci Kawa’ya Işık (Komal Yayınları, İstanbul 1996) kitabından yararlanıyor. (s. 45-46) H. Mem, Ehmedê Xanî ve Newroz incelemesinde Firdevsi’nin çok büyük bir Pers milliyetçisi olduğunu, Kürtler hakkında aşağılayıcı düşünceler ileri sürmesine rağmen, Şehname’nin Kürtler için, Newroz’un geçmişinin anlaşılması için çok önemli bir kaynak olduğunu belirtiyor.

Farslar, Şehname’den hareket ederek Kürtleri, ilkel, medeniyetsiz görüyor. (s.44-45, 48, 55) Araplar, Kürtlerin cinlerden ürediğini söylüyorlar. Türkler, Kürtlerin dağlı Türkler olduğunu, karda çıkan kart-kurt seslerinden dolayı kendilerine Kürt denildiğini anlatıyor. Farslar, Araplar ve Türkler, Kürtlerin orijini hakkında gerçek bilgi vermemek için, birbirleriyle ortak hareket ediyor. H. Mem, Farsların, Arapların ve Türklerin bu tutumunu eleştiriyor. H. Mem daha sonra, Ehmedê Xanî’nin neden Kürtçe yazdığını belirtiyor. Xanî’ye dayanarak, Kürtlerin, Türkler, Farslar ve Araplara arasındaki konumlarını irdeliyor. (s.30) Cemşid Devleti’nden, Medler’den, Firdevsi’den hareket ederek, Newroz’un geçmişini değerlendiriyor.

Milli Duygu Nedir?

Kürt şairi Abdurrahman Dürre, bir şiirinde şöyle söylüyor.

Namîk û Firdewsî kîne?

Boela û Buxteri

Bendeê pîrê Cizîrê

Hazretî Xanî me ez

Yukarıda, İran şairi Firdevsi’nin, Kürtleri nasıl aşağıladığı belirtmiştim. “Kürtler cinlerin çocuklarıdır” diyen Arap şairleri, Arap düşünürleri de Kürtleri aşağılıyor. H. Mem, bunları değerli incelemesinin çeşitli yerlerinde dile getiriyor. 19. yüzyılda, 1870’lerde, 1880’lerde, Yeni Osmanlı Namık Kemal de Kürtleri, ilkel bir topluluk olarak değerlendiriyor. Kürtlerin Osmanlılık anlayışı içinde eritilmesini öneriyor. Yeni Osmanlıların da Türk etnisini merkeze alan bir devlet tasarladıkları biliniyor. Mele Abdurrahman, şiirinde, Farsların, Arapların ve Türklerin Kürtler hakkındaki düşüncelerine topluca cevap veriyor. Mele Abdurruahman bu şiirinde kendini övüyor. “Benim yanımda Firdevsi kimdir, Namık kimdir, Ebu ela ve Buxteri kimdir? Benim yanımda bunların adı mı okunur?” diyor. “Çünkü ben, Mele Cîzirî’nin ve Hz. Xanî’nin öğrencisiyim” diyerek büyüklüğünü temellendiriyor.

Bu şiirde coşkulu bir milliyetçilik var. Güçlü bir romantizm vardır. Bu, halk milliyetçiliğidir. Kürtleri aşağılayan, Fars, Arap, Türk şairlerine ve düşünürlerinin hepsine birden cevap veriliyor. Bu, coşkulu olduğu kadar bilgiyle de örülmüş bir milliyetçiliktir. Fars, Arap ve Türk şairlerinin en güçlüleriyle boy ölçüşmektedir. Mele Abdurrahman, kendisini, Mele Cîzirî’ye ve Filozof Xanî’ye bağlayarak, onların öğrencisi olduğunu söyleyerek, bu iki Kürt şairine ve düşünürüne büyük bir onur vermektedir. Aslında, Mele Abdurrahman, bu iki şairden ve düşünürden ilham alarak kendisini onurlandırdığını, bu iki Kürt şairinin ve düşünürünün kendisine onur verdiğini dile getirmektedir. Firdevsi’nin, Namık Kemal’in, Ebu Ela’nın, Buxteri’nin, Kürtlere bakışlarında ise, bilgi yoktur, bağnazlık, ön yargı egemendir. Abdurrahman Dürre’nin bu şairleri eleştirisindeyse bilgi vardır.

Hasan Bildirici, 1990’ların başlarında MELSA Yayınları’nın yöneticisiydi. Daha sonra, Yeni Gündem Gazetesi’nin yöneticileri arasında yer aldı. İstanbul’da, Üsküdar’da, Hayriye ile birlikte oturuyordu. Hasan’dan sonra gazetenin yönetimine Şükrü Gülmüş gelmişti. O da eşi Hatice, çocukları Mizgin ve Tekoşin ve kardeşiyle birlikte Bahçelievler’de oturuyordu. O dönemde, İstanbul’a sık sık gidiyordum. Hasan, Ankara’ya bir dönüşte Haydarpaşa Garı’nda beni uğurluyordu. O akşam, Haydarpaşa Garı’nda her taraf ışığa boğulmuştu. Hasan bu durum karşısında duygularını şöyle dile getirmişti. “…bizim de ışıklı yollarımız, ışıklı şehirlerimiz olsa. Bir şehrimizden başka bir şehrimize, trenlerle, otobüslerde gitsek, Yolda durdurulmasak, ‘nereye gidiyorsun, neden gidiyorsun, kime gidiyorsun, nerede kalacaksın?... şeklinde sorgulanmasak…Böyle endişeler, korkular içinde olmadan dostlarımızı, akrabalarımız ziyaret edebilsek…”

Milli duygudan kastettiğim budur, Kürtlerde bu duygunun gelişemediği de önemli bir saptamadır.

1990’da Sonbahar’da bir gün Savaş Buldan beni ve Leyla Zana’yı Sarıyer’de bir piknik alanına götürmüştü. Bizimle birlikte Mehmet Emin Tektaş da vardı. Mehmet Emin Tektaş’la, 12 Mart döneminde, Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanlığı Tutukevi’nde birlikte kalmıştık. Sarıyer’de, diri, canlı bir orman alanı vardı. O günlerde, güvenlik güçleri, Kürt dağlarındaki, Kürt bölgelerindeki ormanları yakıyordu. Ormanların yakılması sistematikti. Sarıyer’deki gür ormanları gördüğü zaman, Leyla Zana duygularını şu şekilde dile getirmişti. Bizim de ormanlarımız böyle kalsa, yakılmasa…Ormanlarımıza, rahatça, hiçbir korku endişe duymadan girebilsek, dolaşabilsek…” Bu da milli duygunun bir açıklaması oluyor. Bunları halk milliyetçiliğinin ifade biçimleri olarak değerlendirmek mümkündür.

Nusaybinli bir arkadaş vardı. Suudi Arabistan’da çalışıyordu. Ağır iş makinalarının operatörüydü. Milli değerlere çok bağlı, genç bir arkadaştı. 1990’larda, şöyle bir olay anlatmıştı: “Cuma namazı için sürekli camiye gidiyordum. İmam hutbede, her zaman, Endonezya’dan Fas’a kadar İslam halklarını ve İslam ülkelerin sayar, onlar için dualar ederdi. Ama Kürtlerden ve Kürtlerin ülkesi Kürdistan’dan hiç söz etmezdi. İmamın bu tutumu beni çok üzüyordu. Bir gün, namazdan sonra, imamı camiden çıkarken yakaladım. ‘Hoca’ dedim‘Endonezya’dan Fas’a kadar bütün İslam halklarından, İslam ülkelerinden söz ediyorsun, onlar için dua ediyorsun, ama biz Kürtlerden hiç söz etmiyorsun, Kürtler Müslüman değil mi?Aslında bizim durumumuz daha ağır her yerde baskı görüyoruz’ dedim. Hoca, ‘Kürtler de kim, nerede yaşıyor bu Kürtler?’ dedi. ‘ Kürtler de kim, nerede yaşıyor bu Kürtler denir mi hocam, Kürtler üç-beş kişi değil ki şurada saklanıyorlar desem, Kürtler, 40 milyonu aşkın bir halk…Kürtler her yerde yaşıyor, İran’da, Irak’ta, Suriye’de, Türkiye’de, Beyrut’ta, Kafkasya’da, Rusya’da her yerde Kürt var’ dedim. ‘Halepçe’den, Zehirli gazlarla Kürtlerin, çocukların, kadınların yaşlıların boğulduğundan söz ettim. İmam, ‘bana Kürtler hakkında bilgi ver Kürtler nerede yaşıyor, haritada göster, gelecek hutbede onların da adını anayım’ dedi. Kanımca imam Kürtleri, ülkelerini, biliyordu ama bilmezlikten geliyordu. Ama Halepçe’deki katliam konusunda bilgisi olmayabilir. Arap hükümetlerinin basın üzerinde çok yoğun bir denetimi var. Hükümetler, Halepçe’yi biliyor, ama Saddam’ı destekledikleri için ses çıkarmıyorlardı. Ama halk Halepçe’de Kürtlerin zehirli gazlarla boğulduğunu bilmiyordu.”

Arkadaşımız, ‘ben imama şöyle dedim, imam bana böyle dedi’ şeklinde konuşuyordu. Kürtlere karşı mesafeli tutumundan dolayı Arap yönetimlerini eleştiriyordu. Şunu da söylüyordu: “Gerillamız için, Kürt işçiler olarak, kendi aramızda para topluyorduk. Bu konuda düzenli bir çalışma vardı. Arap patronlarımız, hükümet yetkilileri bu durum biliyordu. Bunu engellemediler. Bunu bilmezlikten, görmezlikten geliyorlardı.”

Cuma hutbelerinde, Endonezya’dan Fas’a kadar bütün İslam halklarını, İslam ülkelerini anan, onar için dua eden, ama Kürtlerden, Kürdistan’dan hiç söz etmeyen bir Suudi imam… Bir Kürt işçinin bu durum tepkisi. Milli duygu böyle bir şey. Halk milliyetçiliğinin temelinde böyle duyular var, bu duyguların gelişmesi var. Devlet bu milliyetçiliği, halk milliyetçiliğini kendisi için tehlike olarak algılıyor. Hizbullah, PKK’ye karşı mücadele etmesi için devlet tarafından kuruldu. Ama Hizbullah dağa çıkıp PKK’ye karşı mücadale etmedi, dağa çıkıp

PKK ile savaşmadı. Batman, Nusaybin, Diyarbakır, Van, Bitlis, Kızıltepe, Silvan Tatvan gibi şehirlerde, PKK’ye taban oluşturabilecek kitleler arasında çalıştı. Yurtsever olarak saptadıkları Kürtleri, ensesine tek kurşun sıkarak öldürüyordu. Yukarıda sözünü etmeye çalıştığım yurtsever arkadaş da, bir yıllık izinde ailesin yaptığı ziyarette, Nusaybin de, bu şekilde öldürüldü.

Halk Milliyetçiliği-Devlet Milliyetçiliği

Devlet milliyetçiliği, resmi ideolojinin gereklerine göre üretilen devletin maddi ve manevi olanaklarıyla, idari ve cezaî yaptırımlarıyla korunan ve savunulan, devlet olanaklarıyla propagandası yapılan bir milliyetçiliktir. Kürtler söz konusu olduğu zaman, Kürtlerin ve Kürtçe’nin inkarını, yok sayılmasını, aşağılanmasını hedefleyen bir milliyetçiliktir. Bu düşünceyi bir iki örnekle açıklamayı gerekli görüyorum:

Yüzbin dolar karşılığında satılan Peşmerge komutanı

Maho Gevdan, Irak vatandaşı bir peşmerge komutanıdır. Mart 1988 Halepçe soykırımında ailesiyle birlikte Türkiye’ye sığınmıştır. 1988 Halepçe soykırımına kadar Zaho’da görev yapar. Aslında kendisi Hakkari yöresindendir. Kürtlerin, Saddam Hüseyin yönetimine karşı yürüttükleri savaşa katılmak için Güney’e geçmiştir. Adı Mehmet Kılıç’tır. Türkiye’ye yerleşince onu askere alırlar. Antalya’da askerlik yapmaya başlar. Ama, Irak yönetimi, Zaho peşmerge komutanı Maho Gevdan’ın peşindedir. Sadddam Hüseyin yönetimi araştırır ve Maho Gevdan’ın izin bulur. Türkiye’de askerlik yaptığını öğrenir. Iraklı yöneticiler, sınırdaki JİTEM komutanlarıyla irtibata geçerek Maho Gevdan’ı istiyorlar. Maho Gevdan’ın (Mehmet Kılıç) kendilerine teslim edilmesi için pazarlık yapılıyor. İki taraf, yüz bin dolar karşılığında, Maho Gevdan’ın Irak tarafına temsi edilmesi konusunda anlaşırlar. Mehmet Kılıç’ın kaçırılma hikayesini, Suriye asıllı itirafçı İbrahim Babat, Susurluk süreci hakkında bir rapor hazırlayan Kutlu Savaş’a şöyle anlatıyor:

“1989 da, JİTEM komutanları bizden Mehmet Kılıç’ın (Maho Gevdan) Antalya’dan alınıp getirilmesini istediler. Ben, Astsubay Şaban Bayram, Erol adında bir askerle birlikte, Antalya’da İl Jandarma Alay Komutanı’yla görüştüm. Yetkililer geleceğimizden haberdardılar. Alay Komutanı’na, ‘alıyoruz, geri getirmeyebiliriz, ifadesini aldıktan sonra infaz edebiliriz.’ dedik. Ertesi günü Mehmet’i nizamiye kapısından aldık. Silopi’ye getirdik. Cem Ersever’in sürekli ilişkide olduğu Irak irtibat subayına teslim ettik. Mehmet Kılıç eskiden, Kürdistan Demokrat Partisi içinde üst düzey sorumlu olduğundan Irak Devleti tarafından yüz bin dolar karşılığında istenmişti. Bu olayları duyan ve rahatsız olan Yüzbaşı İsmail Öztoprak, daha sonra, kaza süsü verilen bir olayla öldürüldü. “ dedi.

Maho Gevdan, teslim edilir edilmez, ifadesi alındıktan sonra, hemen orada idam edildi. (rizgari org, 6.2.2009, Zaman, 5.2.2009)

Günümüzde en çok milliyetçi olanlara, Türk milliyetçisi olanlara ulusalcılar deniyor. Bu, Kürtlerin, Kürtçe’nin inkarına ve aşağılanmasına dayalı bir milliyetçiliktir. Kürtler için tek programları var: Asimilasyon, Kürtleri Türk yapmak Kürtler için küçücük bir hak isteğinde bulunmuyorlar. Hükümetin gerçekleştirdiği bazı açılımları, “emperyalizmin dayatmaları”, “emperyalizmin kışkırtmaları” olarak algılıyorlar. En çok Türk milliyetçisi olanların, “bu vatanı en çok biz seviyoruz” diyenlerin, nasıl kirli işler içinde oldukları, milliyetçi düşünceyi kirlettikleri, yukarıdaki örnekte açık bir şekilde görülüyor. Peşmerge komutanı Maho Gevdan’ı, yüz bin dolar karşılığında Irak Baas faşizmine satıyorlar. Saddam rejiminin, peşmerge komutanı Maho Gevdan’ı idamında yüzbin dolar kazanıyorlar. Böylesine kirli bir işten ele edilen paraya “kazanç” diyorlar. Peşmerge komutanı Maho Gevdan’ın, idam edilmek için istendiğini ise, sadece JİTEM unsurları değil, öbür askeri görevliler de biliyor. Devlet milliyetçiliği böyle kirli işlerin yanşamasını da getiriyor. Devlet milliyetçiliği, kendinden olmayanları baskıyla zulümle yok etmeye çalışırken, halk milliyetçilinin temel amacı baskıya, zulme karşı durup kendi dilini, kültürünü yaşamayı amaçlıyor. Bu kirli işler hep milliyetçilik anlayışı sürecinde yaşanıyor. Hrant Dink 19 Ocak 2007 de, emniyetin, istihbaratın ve jandarmanın bilgisi dahilinde katledildi. Bu süreçte rol alanlar, “en çok milliyetçi benim” diye övünüyorlardı. 18 Nisan 2008’de, Malatya’da Zirve Yayınevi çalışanları bölge jandarma komutanının da bilgisi dahilinde boğuldu. (Hürriyet, 13 Mart 2009, Yayınevi katliamına adı karışan emekli albay gözaltında, başlıklı haber s.1

Üniversitenin Kürt Dili algılaması

UNESCO, 21 Şubat’ı “Dünya Dil Günü” ilan etti. 21 Şubat’ta, baskı altındaki dillerle ilgili konuşmalar, tartışmalar oluyor. 21 Şubat günü, Mersin Üniversitesi’ndeki Kürt öğrenciler de bu konuda bir program hazırlayıp etkinlik gösterdiler. “Kürt Dili Günü” çerçevesinde kutlama yaptılar. Kürtçe anlatımla, Kürtçe dersi yaptılar. Kutlama alanına kara tahta getirip Kürtçe, Kürt edebiyatı, Kürt sanatı konularında konuşmalar yaptılar. Ama onların bu etkinliği üniversite yönetimi tarafından cezai yaptırımla karşılandı. Bu konudaki haberler “Sözde diyen özde ırkçılar” başlığıyla verilmiş. Bu haberler için bk. (kurdistan-post org, 28 Şubat 2009) DİHA (DİCLE haber Ajansı) ndan Ersan Çelik tarafından verilen haberlerin devamı şöyle:

“ Mersin Üniversitesi Rektörlüğü, 21 Şubat’ta, ‘Kürt Dili Günü’ nedeniyle, üniversite kampusunda etkinlik yapan 35 Kürt öğrenciye ceza yağdırdı. Disiplin cezası verilen öğrencileri gönderilen tebligatta, Kürtçe ‘sözde’ diye tanımlandı. 35 öğrenciye bir hafta ile, bir dönem arasında değişen okuldan uzaklaştırma cezası verildi.

Türk Dil Kurumu’na göre özel isimlerin büyük harfle yazılması gerekirken, yazıda toplam 6 kez geçen, Kürt, Kürtçe, Kürdî, kelimelerinin baş harflerinin küçük yazılması

dikkati çekti.”

“Cezanın nedeni etkinliğin Kürtçe yapılmış olmasıdır.

Disiplin cezası verilen öğrencilere gönderilen ve Prof. Dr. Süha Aydın imzasını taşıyan tebligatta, “Türk Dil Bayramı’na karşılık ‘kürt dil bayramı’ düzenlemesi, alana ders tahtası getirerek Eğitim Fakültesi Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık Bölümü öğrencisi tarafından ‘sözde kürtçe dersi’ verilmesi, tahtaya, ‘kürdî, ‘piroz be’’cejna zimane’ ve ‘kürtçe dil bayramı’ yazılması, kürtçe içerikli ve konuşmalı olarak ‘sözde kürtçe dersi’ yapılımasına ilişkin eylemlere göre yapılan soruşturma sonunda…” şeklinde ifadeler yer aldı.”

1970’ yılında, Rektörlükçe, Atatürk Üniversitesi’ndeki görevime son verilmişti. Üniversitenin, Danıştay’da yaptığı savunmalarda Kürt, Kürtçe gibi sözcüklerin, kürt, kürtçe şeklinde yazıldığını fark ettim. Aynı şekilde, Kürt halkı, Kürt folkloru gibi tamlamalarda, k harfi ısrarla küçük yazılıyordu. Kürt halkı, kürt folkloru vs. deniyordu. Kürt olgusunu kabul etmemek, Kürtlerin, Kürtçe’nin varlığını kabul etmemek bilimsel düşünce anlayışına, bilim yöntemine aykırı bir tutumdur. Ama özel ismin küçük harfle başlayarak yazılması, ve bunun bilinçli bir şekilde yapılması, Kürtleri aşağılamanın bir yoludur. Buysa, ilkel bir düşüncedir, ilkel bir davranıştır. Ama, üniversitenin bu tutumunun 40 yılda hiç değişmediği gözlenmektedir. Mersin Üniversitesi öğrencilerinin, 21 Şubat “Dünya Dil Günü”nde, “Kürt Dil Günü”nü kutlamaları, sembolik olarak Kürtçe dersi yapmaları, bu eylemlerinde dolayı cezalandırılmaları, üniversitenin bilim yöntemini hiç kavramadığını gösterir. Öğrencilere gönderilen üniversiteden uzaklaştırma belgelerinde, Kürt, Kürtçe, Kürdî gibi sözcüklerin, küçük harfle başlayarak yazılması, Kürtçe dersinden “sözde kürtçe dersi, ” diye söz edilmesi, Kürtleri küçük görme, aşağılama tutumunda hiç değişiklik olmadığını göstermektedir. Bütün bunlar, üniversitenin Kürt sorunundan ne kadar uzak olduğunu, Kürt sorunu etrafında gelişen süreçleri hiç kavramadığını da göstermektedir. Soruna daha olumlu davranan üniversiteler olabilir, daha olumlu davranan üniversite hocaları olabilir, fakat, genel olarak tutumu budur.

1970’lerden 2009’a kadar neler yaşandı? 2009 da Kürtler artık, mızrak gibi ayaktadır. Dil-kültür konularında bir yığın talepleri var. Bu talepleri dile getirmek için gösteriler, yürüyüşler, mitingler, toplantılar yapılıyor. Konuşmalar, tartışmalar var. Kürtçe TV ler, radyolar, gazeteler, kitaplar var. Güney Kürdistan’da, Irak anayasası tarafından da tanınan “Kürdistan Bölgesel Yönetimi” adı altında federe bir yapı oluşmakta…Ama Mersin Üniversitesi, hala, Kürtleri inkar etmeye, aşağılamaya çalışıyor. Temel toplumsal sorunlardan bu kadar kopukluk… Hayret!... “Cahilliğin bu kadarı ancak eğitimle olur.” Bu, elbette resmi ideolojinin eğitimidir. Böyle bir üniversitede bilim üretilebilir mi? Mersin Üniversitesi Kürtleri aşağılayarak, Kürtlerin toplumsal varlığını, Kürtçe’nin dilsel varlığını kabul etmeyerek, inkar ederek, yok sayarak Türk milliyetçiliği yaptığını sanıyor. Bu, ilkel bir anlayıştır, ilkel bir milliyetçiliktir. Bu, aslında ırkçılıktır. Devlet milliyetçiliği, bir üniversite tarafından, böyle ilkel bir anlayışla savunulmaktadır. Devlet milliyetçiliği Türk milliyetçiliğini savunurken, çok kirli olan işlere de bulaşmaktadır. Burada Mersin Üniversitesi’nden söz ettik. Bu üniversitede, bilim yöntemine göre düşünen, Kürt sorunu gibi temel toplumsal sorunları doğru-dürüst algılayan hocalar şüphesiz vardır. Bunlar herhalde istisnadır.

Ama, bu süreçte temel eleştirinin yine Kürtlere yapılması gerekmektedir. PKK’nin bu konudaki konumunu belirtmek de önemlidir. PKK 30 yılı aşkın bir zamandır, Kürt toplumunda, Kürt coğrafyasında, Türk siyasal hayatında birinci derecede rol oynayan bir örgüttür. Sevapları günahlarında daha fazladır. Bugün Kürt sorununu özgürce tartışabiliyorsak, Kürt sorununu temel toplumsal dinamiklerini anlamaya, kavramaya çalışabiliyorsak, bunda PKK’nin çok önemli rolü olduğu bir gerçektir. Ama, PKK dil konusunda sağlıklı bir bilinç yaratamamıştır. PKK’nin bu konularda ciddi bir çabası yoktur. “ilkel milliyetçi”,”ilkel milliyetçilik” kavramları PKK nindir. Bu, eni-boyu belli olmayan, içeriği belli olmayan bir kavramdır. Eleştiriden çok suçlama aracı olarak kullanılır. Kim, ne yaptığı, ne söylediği zaman “ilkel milliyetçilik” yapar, “ilkel milliyetçi” olur belli değildir. Ama, genel olarak, dil-kültür konuları ile ilgilenenlere böyle bir eleştiri, böyle bir suçlama yapılagelmiştir. Aslında ilkel milliyetçilik, bazı Türk milliyetçilerinin düşüncelerinde ve eylemlerinde görülmektedir. Örneğin, Kürt, Kürtçe gibi özel isimleri yazarken küçük k ile başlamak böylece Kürtleri aşağıladığını, küçümsediğini açıklamak tam anlamıyla ilkel bir tutumdur, ilkel milliyetçiliğin bir görünümüdür. Kürtleri iradeleri olan özneler değil, şey gibi algılayınca, şeye nasıl muamele ediliyor? Şeyler nasıl muamele görüyor? İcabında çöpe atılıyor, icabında çiğneniyor vs. Bunlar aslında Türk ırkçılığının da açığa vurulmuş bir şeklidir. Fakat, PKK’nin Türk milliyetçiliğinin, Türk ırkçılığının bu görüntüleriyle bir sorunu yoktur. Bu çarpıcı süreçlere rağmen ‘kardeşlik’ kavramının en çok kullanan PKK dir. PKK’nin, ilkel milliyetçi, ilkel milliyetçilik suçlamaları, daha çok, Kürt dili ve Kürt kültürüyle ilgilenen Kürtleri hedef almaktadır. Bütün bunlara rağmen, dil bilinci konusunda, Kürtçe yazma, Kürtçe konuşma konusunda son bir yıl içinde, bir kıpırdama olduğu da görülmektedir. Fakat vatan bilinci ise hala yoktur. Kürtlerde, vatan bilinci, kanımca sıfıra yakındır. Gerek PKK de, gerek PKK dışındaki Kürtlerde vatan bilinci diye bir bilinç gelişmemiştir. Kürtler hep Kürt coğrafyasında mücadele ediyorlar. Kürtlerin kanı hep Kürt coğrafyasında dökülüyor. Ama, Kürtler, Antalya’ya, Bodrum’a, İstanbul’a vs. daha çok sahip çıkıyor. Zaman zaman, Avrupa’dan, çeşitli ülkelerden ziyarete gelen arkadaşlarla görüşüyoruz. Şöyle konuşuyorlar: “Memleketi, vatanı bir görelim dedik İsmail Ağabey, İki hafta kadar Antalya’da kaldık. İki-üç gün Bodrum’da geçirdik. İki gündür Ankara’dayız. Yarın İstanbul’a geçeceğiz. Birkaç gün de orada kalırız. Daha sonra ver elini Avrupa…” İşte Kürtlerin, memleket dediği, vatan dediği, hasretlik çektiği topraklar… Bunlar, Kürtlerin aydınları,… Avrupa’da sürgün yaşayanlar da var. Ziyaretlerini aile olarak, çoluk çocuk gerçekleştirenler de var. Diyarbakır’daki, Siirt’teki, Van’daki, Mardin’deki köylerini, ailelerini soruyorsun, “Köyümüz yakıldı, köy diye bir şey kalmadı. Ailemiz dağıtıldı. Nerede olduklarını da bilmiyorum. Bir kısmı Diyarbakır vs. de, bir kısmı Adana’da, Mersin’e vs. olabilir…”

Bu söylemde bir vatan bilinci var mı? Güney Kürdistan’daki Kürtler için de durum aşağı yukarı böyledir. Kendi yurtların terk edip hala Avrupa’ya kaçmaya çalışan Kürtler görüyoruz. Halbuki, Kürdistan Bölgesel Yönetimi sürecinde, artık, oralardan kaçmayı gerektirecek bir durum yoktur. Bunun dışında Kürt sorunu elbette, Kürtlerin yaşadığı topraklarda çözülür. Kaçmak değil, bilakis kendi topraklarına geri dönüş gerekir.

En büyük Kürt şehrinin İstanbul olduğu vurgulanıyor. Bu vurgulamayla, bağımsızlık, federasyon, özerklik gibi önerilerin yaşama geçemeyeceği anlatılmış oluyor. Halbuki, İstanbul’da 3-4 milyon Kürt yaşasa, hatta İstanbul’un nüfusunun yarısından fazlası Kürt olsa

İstanbul yine Kürdistan olmaz. Diyelim ki Hakkari, Siirt, Şırnak, Mardin, Diyarbakır, Batman, Dersim, Bingöl, Muş, Bitlis, Van, Ağrı, gibi şehirler çeşitli nedenlerden dolayı tamamen boşalmış olsa, her tarafta karakollar, askerler görülse, ancak, üç-beş Kürt yaşıyor olsa, oralar yine Kürdistan’dır.

Mem û Zin Üzerine

Mem û Zin 17. yüzyılda, 1695 yılında tamamlanmış bir eserdir. Kürtçe yazılmıştır. Kürtçe yazılması yerleşik Osmanlı değerlerine aykırı bir tutumdur. 16 ve 17. yüzyıllarda Osmanlı şiiri için örnek Fars edebiyatıydı. Fars edebiyatı örnek alınırdı. Mem û Zin Fars Edebiyatını değil, sözlü Kürt edebiyatını, Memê Alan Destanı’nı örnek almıştır. Bu da Osmanlı edebiyatındaki yerleşik değerlere aykırı bir tutumdur. Mem û Zin şekil bakımından, dış görünüş itibarıyla Leyla İle Mecnun’a, (Fuzuli, 16. yüzyıl), Hüsn û Aşk’a, (Şeyh Galip, 18. yüzyıl) benzetilebilir. Ama Mem û Zin de doğa tasvirlerinin karşılığı vardır. Mem û Zin Botan’ı anlatmaktadır. Olaylar Botan Beyliği’nde geçmektedir. Mem û Zin bu yönüyle de klasik mesnevilerden ayrı bir yerde durmaktadır. Bütün bunlardan dolayı Mem û Zin’de, Klasik Osmanlı edebiyatına, Osmanlı anlayışına muhalefetin ipuçlarını görmek mümkündür.Bu bakımlardan Mem û Zin Kürt edebiyatının bir ürünüdür.

Ehmedê Xanî Mem û Zin’de, Zeydin Bey, Taceddin, Arif, Çeko, Beko aracılığıyle, bu kişiler arasındaki ilişkilerle, Botan Beyliği’ndeki iktidar ilişkilerini tahlil etmektedir. Xeyzebun, Siti, Zin ilişkileriyle eğitim süreçlerini dile getirmektedir. Taceddin-Siti aracılığıyla hukuk-adalet düzenini, Mem ve Zin aracılığıyla özgürlük istemlerini anlatmakta, Gurgin aracılığıyle de gelecekteki iktidar biçimini kurmaya çalışmaktadır. Mem û Zin bu yönleriyle Klasik Osmanlı edebiyatından farklı bir yerde durmakta, Kürt edebiyatının bir yapı taşı olmaktadır.

Ehmedê Xanî Mem û Zin’de, milli değerlere de atıf yapıyor, Ali Xariri’den, Meleye Ciziri’den, Feqiye Teyran’dan da söz etmesi bu bakımdan çok ilgi çekicidir, çok anlamlıdır. Örneğin Şerefname yazarı Şerefhan’dan değil de, Kürt edebiyatının bu üç şairine vurgu yapıyor. H.Mem, Xanî ve Newroz kitabının çeşitli yerlerinde bu ilişkilerin anlamı üzerinde değerlendirmeler yapıyor.

Felsefeciler Derneği, 13-14 art 2009 günlerinde, Ankara’da, “Muhalefet Sempozyumu” konulu bir toplantı düzenledi.Bu toplantıya, Sabancı Üniversitesi, Yabancı Diller Yüksek Okulu’ndan Ruken Alp, “Mesnevi ve Muhalefet:Mem û Zin” başlıklı bir tebliğ sundu. Ruken Alp bu tebliğinde, Mem û Zin’in bu yönlerine dikkat çekti. Aynı sempozyum da ben de “Kürt Muhalefeti” başlıklı bir konuşma yaptım. Bu konuşmanın bir yerinde ben de, Ehmede Xanî’nin, Mem û Zin’in bu niteliklerini dile getirmeye çalıştım. Bu konuyu – “Kürt Muhalefeti” başlıklı yazıda ayrıca belirtmeye çalışacağım.

x) Diğer kitaplar için bk.

Diğer kitaplar için bk.

H. Mem, Xanî’den Platon’a İki Demet Çiçek, Weşanen Enstîtüya Kurdî, Gelawej 1998, Türkç-Kürtçe, 208 s.

H. Mem, Xanî’den Mem’e Bir Buket Çiçek, Weşanen Enstîtüya Kurdî ya Stenbole, Kewçer 1999, 187 s.

H. Mem, Üçüncü Öğretmen Xanî, İstanbul Kürt Enstitüsü Yayınları, Ocak 2002, 534 s.

H. Mem, Filozof Hanî’nin Tasarımı, Bir Yayınları Nisan, 2003, 138 s.

H. Mem, Mem û Zîn İdeal, Memê Alan Destanı Masal, İstanbul Kürt Enstitüsü Yayınları, Nisan 2005, 106.s.

Bu kitaplardan üçüncüsü ve dördüncüsü Kürtçe’ye de çevrildi.

H.Mem, Mamostê Sêyemin Xanî, Weşanen Enstîtüya Kurdî ya Stenbolê, Wergera ji Tirkî

Zana Farqînî, Rezber 2004

H.Mem, Tesewira Xanıyê Fîlozof, Weşanen Enstîtuya Kurdî ya Stenbolê, Wergera ji Tirkî

Miraz Roni, Rezber 2004

İsmail Beşikçi

Nasnamenews/HABER

Foto:http://www.ismail-besikci.com

Kaynak: Kurdistan Post

Önceki ve Sonraki Yazılar