1. YAZARLAR

  2. Zeki SAVAŞ

  3. Ehl-i Sünnet Ulemasının İstiklal Sorunu
Zeki SAVAŞ

Zeki SAVAŞ

Zeki SAVAŞ
Yazarın Tüm Yazıları >

Ehl-i Sünnet Ulemasının İstiklal Sorunu

A+A-

Ehl-i Sünnet ulemasının tarihten tevarüs ettiği ve kökleri tarihin derinliklerine uzanan ciddi bir istiklal problemi var.

 

Sünni ulemanın istiklal problemi, üç ana konudan oluşmaktadır:

 

Ulemanın devletlerden bağımsız, sivil ve doğrudan kendilerinin kontrolünde dini bir eğitim sistemine sahip olmamaları.

 

Dinden neş'et eden ekonomik imkânları organize ederek devletlerden müstakil bir ekonomik imkâna sahip olmamaları.

 

Bağımsız bir örgütlenme geleneğinden ve imkânından yoksun olmaları.

 

Bu üç temel sorunun bir aradaki varlığı, Sünni ulemanın bağımsızlık ve istiklalden mahrumiyeti şeklinde acı meyvesini vermiştir ve vermeye devam etmektedir.

 

Ulemanın istiklalini yitirmesinin din ve toplum açısından sayılamayacak kadar ciddi ve vahim sonuçları söz konusudur. Bunların bir kısmını muhtasar olarak hatırlatmakta yarar vardır.

 

Bağımsız dini eğitim kurumlarının olmaması, dini eğitimi ve dinin kendisini, din ile ilgisi olmayan veya din karşıtı olan ya da din istismarcısı olan devletlerin insafına bırakmaktadır.

 

Müstakil ulema ve mektebin yokluğu, dinin yetim kalmasına sebep olmakta ve sahipsiz kalan dine devletlerin kendi çıkarları doğrultusunda sahiplenmesine imkân vermektedir. Yetim ve sahipsiz çocuklara el koyup onları ağır işlerde çalıştıran, onlara dilendiricilik yaptıran ve onlardan su-i istifade ederek geçinen istismarcılar gibi devletler de sahipsiz kalan din üzerinden yürüttükleri istismarcı yöntemlerle geçimlerini ve egemenliklerini sürdürmektedirler.

 

Müstakil ulema ve mektebin yokluğu, dinin ve ulemanın resmiyete bağımlılığı şeklinde sonuç vermektedir. Bağımlılık ve resmiyet, dinin mahiyetiyle çelişir. Din ile bağımlılık bir arada olmaz, olamaz. Olursa, din din olmaktan çıkar, özelliğini yitirir. İnsanın aklına, kalbine, vicdanına ve hür iradesine hitap eden dinin, hiçbir devletin ve resmi organın tesiri, kontrolü ve yönlendirmesi altında olamaması gerekir. Olursa, din etkisini göstermez, gösteremez. Çünkü dinin muhatabı özgürdür. Akıl, kalp, vicdan ve irade gibi özgür unsurlara hitap eden dinin de tamamen özgür olması gerekir.

 

Din ve insan ilişkileri devletler üstü bir mahiyete sahiptir. Bu ilişkileri devletler kontrol ettiği zaman, din-insan ilişkisi mahiyet değiştirir. Din-insan ilişkisi, iki tarafın tamamen özgür olduğu koşullarda meyvesini verir. Din, kendisini özgürce sunabilmeli, dine muhatap olan insan da özgürce bu sunumu değerlendirebilmelidir. Oysaki devlete bağımlı olan din, yine devlete bağımlı olan ulema tarafından özgürce ve olduğu gibi sunulamaz; muhatap da saf ve duru dini mesajla irtibat kuramaz. Din-insan ilişkisi bulanıklaşır, saflık ve duruluk yitirilir. Din adına sayısız dini inanç ve anlayış türer.

 

Müstakil ulema ve mektebin olmayışı, dinde derinleşme imkanını devletlerin insafına bırakır. Devletlerin istediği oranda ve istediği mahiyette bir sığlıkla iktifa edilir. Örneğin Türkiye'de dinde derinleşmenin sınırlarını imam-hatip liseleri ile ilahiyat fakültelerinin din karşıtı laik devletçe belirlenen müfredatları tayin eder. Bir diğer ifade ile dinin ne kadar öğretileceğini, nasıl öğretileceğini, dini kavramlara nasıl bir anlam yükleneceğini, dinin insana ve topluma ilişkin yaklaşımlarının nasıl olması gerektiğini din ile mücadele eden ideolojik devlet ve onun ideolojik akademisyenleri belirleyecek. Bu koşullarda nasıl bir din algısının oluşacağını ve nasıl bir din adamının yetişeceğini hepimiz müşahede etmekteyiz.

 

Dini eğitimin devletin insafına bırakıldığı yerde dinde derinleşme olmaz. Çünkü devletlerin derin bir dine ve dini bilgiye ihtiyaçları olmadığı gibi kendileri için çok da sakıncalı sayılır. Dine karşı olan veya rezervli yaklaşan hiçbir devlet, kendi kurumlarında dinde bağımsız bir derinleşmeye imkan vermez. Devletler, kendilerine yarayacak, kendi politikalarının toplum tarafından benimsenmesini sağlayacak ve kendi meşruiyetlerini tahkim edecek oranda ve mahiyette bir din anlayışının ve dini bilginin oluşması yönünde çaba harcayacaktır. Dolayısıyla dinde bağımsız bir derinleşme olmayacak, dini bilgi sığlaşacak, içeriği boşaltılacak, siyasallaştırılacak, sulandırılacak ve dinin gerçek özünden oldukça uzak ve gerçek öz ile çelişen dini inanç ve anlayışlar yaygınlaşmaya ve yaşam biçimi haline gelmeye başlayacaktır. Din adamı unvanı altında şarlatanlar televizyonlarda boy gösterecek, mafya ile ilişkiler kuran, istihbarat örgütleriyle iş tutan, laik fetvalar yayınlayan hokkabaz din adamları sahipsiz ve yetim bırakılan dini alanı doldurmaya çalışacaktır.

 

Bu durum; din, ulema ve dinine sahip çıkmak isteyenler için çok vahim bir tablodur. Bu vahamet, dinin ve ulemanın devlete bağımlılığından kaynaklanmaktadır.

 

Ulemanın ve dini eğitimin müstakil olmadığı yerde, dinin rüşdü imkansız olur ve hıfzı güçleşir. Esarette rüşd olmaz. Esir düşmüş din, nasıl rüşd edebilir? Din ile mücadele eden, dini en büyük tehlikeler arasında sayıp karşıt politikalar üreten bir devletin elinde esir olan din nasıl rüşd edebilir? Hükümetlerin değişmesiyle bazı zamanlarda din karşıtlığı zayıflasa bile hiçbir surette dini olmayan devletler dinin bağımsız bir ortamda ve koşulda rüşdüne kolayından izin vermez. En iyi devlet ve hükümetin kendi kontrolündeki dinden asgari beklentisi, dinin devletin meşruiyetine payanda olmasıdır. Siyasete payanda olan bir din esirdir ve esarette rüşd olmaz. Donuklaşma, sığlaşma ve inhiraf yaşanır. Bütün bunlar dinin sahipsiz kalmasından, yetim kalmasından ve esir düşmesinden kaynaklanıyor.

 

Bağımsız dini eğitim kurumlarının olmaması, dinde derinleşmiş müctehid insanların yetişmesine mani oluyor. Müctehidler olmayınca, dini ve toplumu devlete karşı koruyan merci ve melce de olmuyor. Devlete karşı, toplumun etrafında konumlanacağı mercilerden mahrum kalınıyor.

 

Ulemanın ve dini eğitimin bağımlı hale gelmesinin ve dinin esir düşmesinin nedeni, Sünni ulemanın bağımsız örgütlü bir güç olamamasından ve dinin sunduğu ekonomik imkanları organize edememesindendir. Böyle bir gelenekten mahrum olmasındandır. Sünni ulema, bağımsız bir gelenekten mahrumdur. Bağımlılık geleneği egemendir. Din-devlet ilişkilerinde devlete bağımlılığın tarihi derinliklere uzanan kökleri vardır. Bu geleneğin kadim ve güçlü olması, onun sorgulanamayacağı ve değiştirilemeyeceği anlamına gelmez, gelmemeli.

 

İşe sorular ve sorgulamalar ile başlanabilir. Sünni din adamları kendilerini ve toplumlarını kuşatan bu kötü geleneği sorgulamaya başladığı zaman ilk adım atılmış olur. Nedense bu ilk adım atılamıyor. Bu bağımlılık halinin sorgulanmaması manidardır. Ne medrese kökenli mollalar ne ilahiyat kökenli akademisyenler ne de medrese kökenli olup ilahiyatta akademik unvana sahip olanlardan sorumluluk sahibi kimseler bu geleneği ve bu vahameti sorgulamıyor.

 

Örneğin ulemanın örgütsüz olması, dinin rüşdü ve hıfzı için harcayacakları maddi imkanlarının olmaması, bağımsız dini eğitim kurumlarını oluşturamamaları konularında kaç molla veya ilahiyatçı kitap yazmıştır? Kitaptan vazgeçtik, kaç tane makale yayınlamışlardır? Sorunun doğrudan merkezinde olmalarına ve sorunları doğrudan derk etmelerine rağmen konunun teorik bağlamda bile ciddi olarak irdelenmemesi ve tartışılmaması düşündürücüdür.

 

Medreseden mezun olan molla ve ilahiyattan mezun olan akademisyen, devletin lütfüne mahzar olup bir kadro bulamaz ise, sadakaya muhtaç konuma düşüyor. Bu durumdan kurtulmak için çareyi 657'ye tabi memurlukta arıyor ve bulduğu zaman tekrar eski günlere dönmemek için uysal, uyumlu, sorgusuz ve sualsiz bir din adamı oluyor. Bu sorunları yaşamlarına rağmen oturup neden bu haldeyiz, niçin dinin bize sunduğu zekat, fitre, infak, vakıf gibi tamamen dinden neş'et eden ve minnetsiz olan bu ilahi imkanları organize edemiyoruz diye tartışmıyor, gündem oluşturmuyorlar. Neden bağımlıyız, neden örgütsüzüz, neden imkansız haldeyiz, niçin çaresiz bir konumdayız diye sorgulama yapmıyorlar. Daha da önemlisi dinin ve ulemanın esaret halini tartışmıyorlar. Bu esaretten nasıl uzaklaşılır, dini özgürlüğe nasıl kavuşulur, din sahipsizlikten nasıl kurtarılır diye düşünüp üretmiyorlar. Esaret kabullenilmiş, özgürlükten umut kesilmiş, örgütlü güç olmanın ne demek olduğu unutulmuş bir hal ve ahval hâkim olmuş gibidir.

 

Alim ve müctehidlerin, ekonomik ve sosyal konularda da halkın yardımına koşabilecek konuma ve imkana sahip olmaları gerekir. Dini faaliyetlere maddi olarak yardımcı olmaları gerekir. Olması gereken bu iken, kendileri açıkta kalmaya ve devlete mahkûm olmaya mecbur bir pozisyondadırlar ve bu durumu sorgulamıyorlar. Sorunun örgütsüz olmaktan, dini imkânları organize edememekten ve daha da önemlisi böyle bir düşünce ve tefekkürün olmayışından kaynaklandığını tartışmaya açmıyorlar. Teorik bir adım dahi atmıyorlar.

 

Diyanet teşkilatı içinde iyi bir dini eğitim almış olanlardan da ses çıkmıyor. İçlerinden birisi çıkıp Diyanet teşkilatının devlet ile olan ilişkilerindeki zilleti tartışmaya açmıyor. Bu kurumun nasıl özerk veya bağımsız olabileceği konusunda bir fikir yürütmüyor. Öylesine derin bir sessizliğe gömülmüşler ki, emekli olduktan sonra bile bu konuyu irdeleme cesaretini veya ferasetini gösteremiyorlar.

 

Dini eğitimin bağımsızlaşması, dinde derinleşmenin yaşanması ve müctehidlerin yetişmesi siyasi bir mücadeleyi gerektiriyor. Siyasi mücadele de örgütlü bir güç olmayı ve ekonomik imkanları iktiza ediyor. Sünni ulema önce örgütlü bir güç olmayı ve dinin maddi imkanlarını örgütlemeyi öncelemeli. Hedef olarak da dinin ve ulamının bağımsızlığını, istiklalini ve dinin devletin tekelinden çıkartılıp özgün haliyle yaşatılıp korunmasını hedef olarak belirlemelidir.

 

Din ile ilgili kaygıları, dinin hıfzı ve rüşdü ile ilgili projeleri, dinin ve ulemanın istiklalini, devletin dini istismar etmemesini, ulemanın bağımsızlıktan kaynaklanan saygınlığını en başta ve en önde düşünmesi, tartışması, ifade etmesi ve bu uğurda mücadele etmesi gereken ulema olmasına rağmen onların derin sessizliği, ilgisizliği veya umutsuzluğu, kırılması ve aşılması gereken önemli bir adımdır. Kaygısız olanlarından bir beklentimiz yok ama kaygısı olanların da bu konulara biganeliği düşündürücüdür.Örneğin medrese kökenli olup ilahiyatta en üst unvana kadar yükselmiş ve saygın bir şahsiyete sahip olan Hayrettin Karaman Hoca'dan bile bu konulara ilişkin teorik bir çıkış ve pratik bir önderlik girişimi görülmedi. Hakeza Kürdistan'da medrese kökenli olup bölgede saygın konumlarda olan mollalar arasında da benzer bir çıkış gözlemlenemedi.

 

1980 ila 2000 yılları arasında Kürdistan'da İslami temelde yürütülen politik faaliyetlere ilgi duyan ve bu faaliyetler içinde yer alan mollalar da (istisnalar hariç) kendi misyonlarına mütenasip mezkur konulara ilişkin özgün bir çıkış yapamadılar. Usuli ve stratejik olan konularda teorik ve pratik bir çığır açamadılar. Önderlik misyonunu üstlenemedikleri için bilgi ve bilinç düzeyi gelişmiş siyasi şahsiyetlerin geliştirdiği İslami politik mücadelelerde 'tabi' olan bir konumda yer aldılar. Bir süre sonra bu 'tabi olma' konumu onları rahatsız etti ve birçoğu geri çekildi. Tayin edici konumda olmaları gerektiğini düşündüler ancak benimsemedikleri konumlarının nedenlerini doğru bir şekilde sorgulayamadılar. Zira belirleme ve tayin etme konumunda olmak, esasa ilişkin stratejik meselelerde düşünce üretme ve üretilen düşünceler etrafında örgütlenmeyi gerektirir. Etkisiz veya tabi olma konumundan tayin edici ve yol gösterici konuma geçmek, teorik ve pratik önderlik yükünü üstlenmekle olur. Ne var ki, bu sorumluluğu üstlenmek için lazım olan donanım, tecrübe ve geleneğe sahip değillerdi. Politik mücadele sürecini başlatanlar onlar değildi. Aydın Müslümanların başlattığı sürece dahil oldular. Mücadeleye davet eden olmaları gerekirken davet edilen oldular.

 

Dinin ve dini mücadelenin söz konusu olduğu yerde olması gereken, ulemanın ya da  diğer bir ifadeyle dinde en çok bilgisi olanların önde yer alması, öncülük etmesidir.  Bu sorumluluk da örgütlenmeyi, maddi imkan oluşturmayı, devlete karşı millete öncülük etme riskini üstlenmeyi gerektiriyor. Sünni ulemada bu gelenek yok. Bu kötü geleneği kırmak gerekiyor. Bu geleneği ancak ulemanın harekete geçmesi kırabilir.

 

Cumhuriyetin bidayesinde önceki nesilden devralınan Şeyh Said, Said-i Nursi, İskilipli Atıf Hoca ve Süleyman Hilmi Tuna gibi çok sınırlı şahsiyetler kadim geleneğin dışına çıkıp örgütlü ve öncü bir mücadele örneği gösterdiler. Bu şahsiyetler, mücadeleci ulemanın son örnekleri gibiydiler.

 

Sünni ulemanın istiklalden mahrumiyeti, Türkiye ile sınırlı değildir. Neredeyse tüm Sünni dünya için geçerlidir. Arap dünyasındaki uyanış ve halk hareketlerinde ulemanın rolü, tartışılmayacak ve gündeme gelmeyecek kadar cılız idi. En çok sesi çıkan ve gelişmelere dahil olan Yusuf Kardavi idi ki, onun da gerici Arap rejimleriyle olan ilişkileri ve ne ölçüde müstakil bir şahsiyet olduğu ciddi tartışma götürür.

 

Mısır'daki Ezher ulemasının durumu da hiç iç açıcı değildir. Rejimden bağımsız ve müstakil hareket edememekte, bağımsız ve müstakil dini bir kurum olamamakta ve bu uğurda sesi duyulacak kadar bir mücadele de vermemektedir.

 

Arabistan'daki ulemanın da çoğunluğu Vahhabi rejiminin ideolojik savaşçıları gibi hareket etmekte, mezhebi kaygıları ön planda tutmaktadır.

 

Bağımlılık geleneğinin derinliğine ve güçlülüğüne rağmen bu gidişat sorgulanabilir, bu geleneğin kırılmasına bir yerden başlanılabilir. Türkiye'de medrese ve ilahiyat kökenli olup İslami kaygı ve endişesi olanlardan yürekli olanları harekete geçebilir. Konuyu tartışmaya açmaları ilk adım sayılabilir. İlk adım, atılacak diğer adımların habercisi olur; yürümeye başlayan bir çocuğun ilk adımının yürümeye başlayacağını göstermesi gibi.

 

Çocuğunun ilk adımını atmasını ve yürümeye başlamasını bekleyen anne baba gibi ümmet de ulemasının bağımsızlık için ilk adımı atmasını bekliyor.

 

Bu intizara cevabın ne olacağını zaman gösterecektir.

 

fitrat.com

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.