1. YAZARLAR

  2. Mehmet Taş

  3. EĞİTİMİN TOPLUMA ETKİSİ
Mehmet Taş

Mehmet Taş

Yazarın Tüm Yazıları >

EĞİTİMİN TOPLUMA ETKİSİ

A+A-

 

1970 Yılının Eylül Ayı.

İlk kez okula gideceğim, okullu olacağım. Okulun açılışından günlerce önceden bir heyecan sarmıştı minnacık yüreğimi. Okula başlayacağım günü adeta iple çekiyordum.

Toplumun seçkin, saygın bir ferdi olmanın ilk adımının okumak, bilgi sahibi olmak ve bu bilgiyi hayatında uygulamak olduğunu düşünüyordum. Bunun ilk adımı olarak ben de okullu oluyordum.

Sabah okula gideceğim günün akşamında siyah önlüğümü, beyaz yakalığımı, pantolonumu ve hatta ayakkabılarımı hazırlamış, yatağımın yanına, başucuma koymuştum. Gece kaç defa heyecandan uyanıp, okul eşyalarımı kontrol ettiğimi hatırlayamıyorum. Ablam ve ağabeyim okula gitmemişlerdi ve evimizde ilk olarak ben okullu olacaktım.

Sabah erkenden kahvaltımı yapıp, zevkle üstlerimi giydim ve birkaç arkadaşla beraber okulun yolunu tuttum. Artık okula gelmiştim. İlk kez bu kadar kalabalık bir çocuk ortamında kendimi buluyordum. Gerçi simaların çoğu tanıdıktı ama tanımadıklarım da az değildi. Üst sınıflarda okuyan ağabeyler (zira okulda toplam iki-üç kız öğrenci ancak vardı), bizlerin kollarından tutup sürükleye sürükleye sıraya dizmeye çalışıyorlardı. Öğretmenden de sert tonda yüksek sesler işitiyorduk. Ama ne konuştuğunu, ne dediğini bir türlü anlayamıyordum. Bizleri sıraya dizmeye çalışan üst sınıflılar, ara sıra kulağımıza (öğretmene çaktırmadan Kürtçe) fısıldayarak öğretmenin düzgün şekilde sıra olmamızı istediğini söylüyorlardı.

Daha sonra iki öğretmenden biri (Müdür yetkili) uzun uzadıya anlamadığımız bir şeyler konuştu. İncecik ve cılız dizlerimiz hem korkudan, hem heyecandan ve hem de böyle uzun süre ayakta dimdik durmaktan dolayı titremeye başlamıştı. Ama hiç kimseden bir kıpırdama, ses çıkarma, sağa sola bakma yoktu. Sadece nefes alıp veriyorduk.

Nihayet tek sıra halinde içeriye girdik. Bir, iki ve üçüncü sınıflar bir derslikte, dört ve beşinci sınıflar ise diğer derslikte eğitim öğretim göreceklerdi. Birinci sınıflar yirmi çocuk civarındaydık. Öğretmen bizleri masaya göre sağ taraftaki sıralara oturttu. Öğretmenin ağzından çıkan her bir kelime yüreğime balyoz gibi iniyordu. Zira çok sert konuşuyor ama bizler konuşmalarını hiç mi hiç anlamıyorduk. Keşke dediklerini anlasaydım diye düşünüyordum.

Bir kaç gün geçtikten sonra öğretmenin konuşmalarını anlamasam da korkularımı yenmiştim. Öğretmen konuşurken pür dikkat gözlerimi ona dikiyor, sesleri anlamaya çalışıyordum. Gel, git, otur, sus, oku, yaz, bak... türünden kelimeler zihnimde anlam kazanmaya başlamıştı. Galiba artık Türkçeyi öğreniyordum! Büyük bir heyecan! Akşamları evde (öğretmen zaten Kürtçe konuşmayı yasaklamıştı) öğrendiğim kelimeleri unutmamak için mırıldanarak tekrarlıyordum. Hatta rüyamda, öğretmenimle dahi Türkçe konuşuyor ve tarifsiz bir mutluluk duyuyor, adeta uçuyordum.

Sıra fişlere gelmişti. İlk olarak bu kelimeyi duymuş ve "fiş"i, "şiş" olarak anlamıştım! Ama biraz sonra okul ile şiş arasında ne alaka var diye düşünmeye başlamıştım. Teneffüse çıktık ve merakla yanımdaki üst sınıftan bir arkadaşa sordum. Meğer "şiş" olarak anladığım "fiş"in kağıttan yapıldığını ve üzerine yazı yazıldığını öğrendiğimde epey rahatlamıştım.

Öğretmenimiz yazdığı büyük fişleri okuyup, bize de okutup-yazdırıyordu. Aynısından yazmış olduğu küçüklerinden de birer tane bize veriyordu. Derken epey fişimiz olmuştu. Artık öğretmen ile çat-pat konuşup anlaşabiliyordum. Kendimce epey Türkçe kelime öğrenmiştim. Birinci dönemin sonuna geliyorduk. Öğretmen karne hazırlayacaktı. Haliyle bizlerden karne parası istiyordu.

Evet, öğretmen bizlere karne verecekti. Ama ben yine ilk kez duyduğum "karneyi" "kavurma" olarak anlamıştım. Okulda okumayı, yazmayı ve hatta Türkçe konuşmayı dahi öğrenmiştim! Artık tatil yapacaktım. Tatilde de öğretmenin vereceği kavurmayı afiyetle yiyecektim! Nedense yine bir tuhaflık zihnimi kurcalıyordu. Öğretmen bize neden kavurma versin ki!

O gün ders bitiminden sonra arkadaşlarla evlerimize giderken yine yanımdaki üst sınıftan birisine; "Ya öğretmen neden bize kavurma alıyor?" diye sormamla beraber bazı arkadaşlar kahkaha atmaya başladılar. Ben yine şok olmuştum. Benim konuşmama güldüklerini anlamıştım. Ama pek bir anlam veremedim. Hiç ses çıkarmadan neler söyleyeceklerini bekledim. Sonra arkadaşlardan birisi; "senin kavurma olarak anladığın şey karnedir!" dedi ve karnenin ne olduğunu anlayacağım bir şekilde bana izah etti. Ben de büyük bir mahcubiyet ile susup başımı önüme eğdim.

Nihayet birinci dönem, ikinci dönem derken birinci sınıfı bitirip yaz tatiline girdik. Artık okuyup yazabiliyordum. Ders kitaplarımın tümünü tatilde defalarca okudum. Hoşuma giden metinleri ve şiirleri de defterime yazıyordum. Şiirleri ezberleyinceye kadar defalarca okuyordum.

İkinci sınıfa başlayınca okumam-yazmam bayağı gelişmişti. Oldukça başarılı bir öğrenciydim atık. Nihayet üçüncü sınıfa geçmiştim.

Komşumuz olan ve aynı sınıfta okuduğumuz Hıristiyan bir arkadaşım vardı. Kendisiyle samimi arkadaştık. O ailenin büyük oğlu İstanbul'da oturuyordu ve kardeşleri okusun diye epey kitap, dergi, broşür vs. getirmişti. Arkadaşımdan ödünç kitap istedim. Beni kırmadı ve evlerine gittik. Bavullar dolusu kitapları getirip odanın orta yerine koydu. "İstediğin kitapları alabilirsin" dedi. İlk kez bu kadar çok kitap görüyordum. Şaşkına dönmüştüm ama bu şaşkınlığımı fark ettirmemeye çalışıyordum. Nihayet bir, iki, üç derken kucak dolusu kitap seçip eve gittim. Görgü kuralları-adabı muaşeret, şiir, edebiyat, Türkiye ve Dünya coğrafyası ile ilgili kitaplar, klasiklerden hikaye ve romanlar... Kucağımı kitaplarla doldurup zar zor eve geldim. Başta adabı muaşeret ve coğrafya ile ilgili kitaplar olmak üzere yaz tatilinde o kitapların çoğunu okudum.

Okul hayatım, o zaman bana göre çok güzeldi. Özellikle dört ve beşinci sınıfta öğretmenim beni çok seviyordu. Çoğunlukla birebir konuşurduk. Sınıfta bana hep görevler verirdi. Ben de zevkle verilen görevleri yerine getirirdim. Konuşmalarında Türk olmanın ayrıcalığından, Türk ırkının ve Türklüğün üstünlüğünden, Türklerin üstün zekasından ve şanlı tarihinden bahsederdi. Ben de öğretmenimi o kadar içtenlikle dinlerdim ki; o üstün hasletleri adeta bedenimde, ruhumda hissediyordum.

Sözkonusu öğremenim, akşamları evlerinde Kürdçe konuşan öğrencileri tespit ve kendisine ihbar etsinler diye adeta dedektif öğrenciler görevlendiriyordu. Bu öğrenciler akşamları köy sokaklarını dolaşır, evlerde konuşulanları dinlerlerdi. Her sabah okula geldiklerinde, akşamları evde Kürdçe konuşan öğrencilerin günlük listesini öğretmene taktim ederlerdi. Ben bu arkadaşları hiç sevmezdim. Öğetmen de o listedeki öğrenciler hakkında gereğini (acımasızca dayak atarak) yapardı.

Nihayet beşinci sınıftan mezun olunca dört dörtlük bir "ülkücü-miliyetçi" olmuştum. Hatta şehre gittiğimde bir de BOZKURT kolyesini almış, zevkle şerefle boynuma takmıştım. Ailesi, kendisi, köylüsü Türkçeyi hiç bilmeden okula başlayan, beşinci sınıfıftan mezun olunca da "bozkurt" kolyesini alıp zevkle şevkle boynuna takan br çocuk. İşte bu yazımın can alıcı noktası burasıdır.

Zaman zaman Türkiye de anti Kürd hareketlerden, eylemlerden, söylemlerden yakınan samimi müslümanlara tanık oluyoruz. Efendim falan yerde şu şahıs Kürdler hakkında şunu söyledi, bunu yaptı! Bu kişi-kişiler Kürdlere karşı şunları söyledi, bunları yaptı haber ve yorumları! Ne hazin ki bunlar dün oldu, bu gün oluyor ve tabii ki yarın da olacak! Kendi örnekliğimi bundan dolayı verdim. Zira bu olup bitenler kişisel, grupsal olmanın ötesinde; sistemden kaynaklı durumlardır. Eğitim öğretim sistemi bu hal üzere çocukları eğitiyor! Irkçı, kemalist, şövenist, ateist bir eğitim sisteminin yetiştireceği nesil ve bu nesilden oluşan toplum ancak bu kadar olur! Elbette ki daha sonra kendi gayret ve çabalarıyla bu zihinsel kafesten kurtulanlar başka!

Eğitim sistemi, Alah(cc)'ın "OKU" emri ve O'nun göstermiş buyurduğu plan ve program üzere oturtulmadığı sürece bu handikaptan kurtulmayı beklemek abes olmanın da ötesinde bir bekleyiş olacaktır. Rabbim gidişimizi de sonumuzu da hayr üzere kılsın. Muhabbette kalalım, mhabbetle kalalım inşaallah.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.