1. HABERLER

  2. ARŞİVİMİZ

  3. DTP Siyasetinde PKK İpoteği
DTP Siyasetinde PKK İpoteği

DTP Siyasetinde PKK İpoteği

A+A-
22 Temmuz seçimlerinin üzerinden bir yıl geçti. 1991 yılında kurulan SHP-HEP ittifakından bu yana Kürtler ilk defa kendi partileriyle Parlamento'da temsil ediliyorlar.

Halkın Emeği Partisi (HEP) seçim ittifakı sonrası 20 Ekim 1991'de yapılan genel seçimlere Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) listelerinden katıldı ve yirmi iki milletvekiliyle Meclis'e geldi. SHP ile yapılan bu işbirliğinden sonra 1995, 1999 ve 2002 genel seçimleri yapıldı ve zincirin devamı partiler ortalama % 5 civarında bir oy alarak seçim barajını aşamadı. Demokratik Toplum Partisi (DTP) adı altında bağımsızlarla girdiği ilk seçimde Parlamento'da grup kuracak sayıya ulaştı. Bugünden bakıldığında HEP deneyiminin maalesef iyi değerlendirilemediği ve geride Kürt siyaseti için acı bir tecrübe bırakarak tarihteki yerini aldığı görülüyor. 14-15 Ekim 1989 tarihinde Paris'teki Kürt konferansına katılan SHP milletvekilleri Ahmet Türk, M. Ali Eren, Kenan Sönmez, İsmail Hakkı Önal, Salih Sümer, Mahmut Alınak ve Adnan Ekmen'in partiden ihracıyla başlayan süreç Kürt siyasetinde pandoranın kutusunu açtı. Genel Başkan Erdal İnönü ile Genel Sekreter Deniz Baykal arasındaki parti içi çekişmenin kurbanı olan bu isimlerin partiden atılmasıyla partide tam bir kaos yaşanmaya başladı. İhraç kararı üzerine Güneydoğu teşkilatları hemen istifalarını verdiler. Yerel seçimlerde Anavatan Partisi karşısında alınan büyük galibiyet SHP içindeki altüst oluşu durdurmaya yetmedi.

SHP'den ayrılan isimler başlangıçta içinde sadece Kürtlerin olduğu bir etnik ya da bölge partisi kurmak istemiyorlardı. Bu amaçla sol siyasetin önde gelen saygın isimleriyle sürekli görüşerek daha özgürlükçü bir parti kurma peşindeydiler. İstifa sürecinde Güneydoğulu vekillerle hareket eden Aydın Güven Gürkan yeni oluşumun genel başkan adayıydı. Fakat ani gelişen olaylar nedeniyle Aydın Güven Gürkan "Bu çocuk Kürt doğdu" dedi ve hareketten koptu (1). Tarih, Türkiye solunun saygın ismi merhum Aydın Güven Gürkan'ı haklı çıkardı. HEP'ten bu yana kurulan beş parti de çeşitli teşebbüslerine ve açılım arzularına rağmen sözde Türkiye, özde bölge partisi oldular.

SHP listelerinden seçime giren HEP artık yirmi iki milletvekili sahibiydi. 6 Kasım 1991'de yapılan yemin töreninde Hatip Dicle ve Leyla Zana'nın Kürtçe yemin etmeleri bu süreçte tam anlamıyla bir milat oldu. Her şey tersine döndü. Ülke hızla bir kutuplaşmaya sürüklendi ve HEP Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldı. Akıl tutulması bununla da sınırlı kalmadı ve HEP'in yerine kurulan DEP'e katılan vekillerinin dokunulmazlıkları kaldırıldı ve TBMM'de gözaltına alındılar. Parlamento'da bunlar olurken dışarıda ülke bir iç savaşa sürükleniyordu. Toplumsal polarizasyon had safhadaydı ve kimse kimsenin sağduyu çağrısına itibar etmiyordu. Bu süreçte gerilim bilinçli olarak yükseltildi ve şiddet büyüdü. İnisiyatif DEP'lilerin elinden çıkmış ve PKK'ya geçmişti. Kuruluş aşamasında "Kürtlerin partisi var, o da PKK'dır diyen ve başka bir partiye gerek olmadığını" savunan PKK kısa süre sonra bu kararından vazgeçmiş ve HEP'i ele geçirmişti.

HEP'ten bugüne köprülerin altından çok sular aktı. Partiler kuruldu ve partiler kapatıldı. Kürt siyasetinde partiler açılıp kapanırken, genel başkanlar, parti meclisi üyeleri ve stratejiler değişirken değişmeyen yegâne şey PKK'nın gölgesi oldu. F. Bildirici'nin kitabında uzun uzun anlattığı gibi HEP'in kuruluş aşamasından başlayarak Öcalan'ın görünmez eli sürekli partinin içinde oldu. 1991 seçimlerinde olduğu gibi daha sonra da kimin milletvekili, kimin belediye başkanı olacağına hep o karar verdi. Kürt siyaseti asla bu etkiden bağımsızlaşamadı ve sivil bir harekete dönüşemedi.

HEP geleneğinin devamı partiler içinde görünmez PKK yasaları işledi ve herkes kendine ona göre çekidüzen vermek durumunda kaldı. Parti yöneticilerinin çeşitli beyanatlarında görüldüğü üzere "PKK tabanı kendi tabanları" olarak mütalaa edildi. Çoğu zaman tabanlar aynı kabul edilmekle kalınmadı, parti dağın sivil uzantısı gibi davrandı. Bu sorunlu ilişki Kürt siyasetine bir türlü rüştünü ispat hakkı vermedi. Bazen görünür bazen görünmez bir el ona uzaktan kumanda etti, sahiciliğini engelledi, mesajlarının anlamını değersizleştirdi. Bu siyaset biçimi partiyi Fırat'ın batısına geçiremedi ve asla büyütmedi. Bu süreçte kurulan partiler kendi dinamikleriyle değil sürekli dağın ardından gelen mesajlarla yoluna devam etmeye çalıştı.

PKK'yı kategorik olarak reddedemeyen bu partiler önce ülkenin demokratlarını ve sonra da makul çoğunluğunu kaybetti. Bu süreçte HEP-DTP geleneği sosyolojik olarak kendisini yalnızlaştırırken siyaseten de dar bir alana hapsoldu. Bir anlamda kurulan partiler kendilerini penceresiz bir odaya kilitledi ve anahtarı PKK'ya teslim etti.

Türkiye meseleye bakışındaki geleneksel tavrını değiştirip OHAL'i kaldırırken, Kürtçe televizyon yayını başlarken, Kürtçe dil kurslarına izin verilirken, AB reformlarıyla ülkeyi demokratikleştirmek isterken PKK terörü -1999-2004 dönemi hariç- ara vermeden devam etti. Bu tutum henüz somut olarak görülmese de örgütün halkla arasının açılmasına ve samimiyetinden şüphe duyulmasına neden oldu. Geçen otuz yılın sonunda örgütün halka yabancılaştığı görüldü. Kürtleri özgürleştirmek iddiasında olan PKK zamanla özgürlüklerin ve demokratikleşmenin önündeki engele dönüştü. Bir an için şöyle düşünün: Bugün PKK olmasa Kürt siyasetinden ne eksilecek? Bu zor bir soru. Hele bu meselede kendisini taraf olarak görenler için daha da zor bir soru. Ancak gelinen noktada herkes bu zor soruyu kendisine sormak durumunda.

Meseleyi İmralı'ya veya Kandil'e havale etmek son tahlilde bir sorun çözme yöntemi, ama yaşanan pratik bunun doğru olmadığını gösterdi. Anayasa Mahkemesi üyelerinin taraf olduğunu, memleketin çağdaş demokratik teamüllerden uzak yönetildiğini kabul etsek bile yaşanan deneyimde bu partilerin ve onların yöneticilerinin hiç mi hatası yok? Gelinen noktada DTP yönetimi önemli bir samimiyet testiyle karşı karşıya. Meseleyi çözmek mi istiyorlar yoksa çözümsüzlüğe oynayıp zaman mı kazanmak istiyorlar? Bunu zaman gösterecek. Parti kapatmanın çözüm olmadığını, ülkenin demokrasi notunu düşürdüğü yaşayarak öğrenildi, peki şiddetin legal siyasette bir yöntem olamayacağı öğrenilebildi mi acaba? Bunu da DTP'lilerin samimiyeti gösterecek.

HEP'ten bu yana bir ileri iki geri yapan Kürt siyasetinin artık bu zikzaklara son verip ülkenin demokratikleşmesine katkı sunması gerekiyor. Son kongrede dahi Ahmet Türk'ün konuşmasının tonlamasıyla Emine Ayna'nın konuşmasının tonlaması ve mesajları farklıydı. Bu ikircikli tavır partiye olan güvenin zedelenmesine neden oluyor. Hemen belirtelim ki Türk ve Ayna hemen hemen aynı konuşma metnini okudular ve aynı ana temayı işlediler. Sadece konuşmaların akışı farklıydı.

Emine Ayna kongre konuşmasında "Kürt sorununu tartışırken PKK yokmuş gibi, gerilla yokmuş gibi yaklaşmak gerçekçi olmayacaktır." dedi. Unutmamak lazım ki çözümü dağa veya İmralı'ya havale etmek öncelikle sözün sahibinin varlığını tartışmaya açıyor. Bu siyaset, çözüme katkı sağlayan bir siyasetten ziyade maraza çıkarmayı amaçlıyor. Bu üslup belki parti tabanında prim yapıyor, ama aynı zamanda ülke genelinde kutuplaşmanın hızlanmasına neden oluyor. DTP'nin son kongresinde olanlarla HEP ya da DEHAP kongresinde olanlar arasında hiçbir fark yok. Bu siyaset tarzı DTP'yi büyütmüyor aksine şaibeli hale getiriyor. DTP, Ankara'da farklı Batman'da farklı algılanıyor ve çözüm dilinin oluşmasına bir türlü katkı sağlamıyor. Unutulmamalı ki bu mesele her şeyden önce bir psikoloji meselesi. Bu bağlamda toplumsal psikolojinin iyi yönetilmesi gerekiyor. Aksi takdirde her iki tarafın şahinlerini bizce sürpriz olmayan bir "pirus zaferi" bekliyor...

(1) Faruk Bildirici, Yemin Gecesi, Doğan Kitap, 2008, İstanbul

YARD. DOÇ. DR. HÜSEYİN YAYMAN - GAZİ ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ

KAYNAK:ZAMAN
Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.