1. YAZARLAR

  2. Ali Bulaç

  3. Dönüş akla mı, zekaya mı?
Ali Bulaç

Ali Bulaç

Yazarın Tüm Yazıları >

Dönüş akla mı, zekaya mı?

A+A-

dunyabulteni


Müslümanın düşünme faaliyetinde vahy, varlık ve akıl önemli rol oynar. Deistler aksini iddia etse de varlıkla vahiy arasında zorunlu bir ilişki söz konusudur. Bakış açısına göre biri diğerinin tezahürü veya biri diğerinin tabiat diliyle ifade edilmiş formudur. Nasıl ki Kuran’daki her ayet ayrı bir belge, bir kanıt ve aklı yönlendiren bir işaret levhası ise; varlıkta, tabiatta kozmik ve tabii halinde var olan her şey de aynı durumdadır. Kainata “alem”, bilime ise “ilim” diyoruz. Alem alametlerden müteşekkil bir mecmuadır; alemle bağlantılı olarak bilgi ilimdir; ilim varlığın bilgisidir. Söz konusu kavramların etimolojisi aynı zamanda neş’et ettikleri ontolojik kök birliğine işaret ederler. Alem, Allah’ın dışında,  bildiğimiz, gördüğümüz, göremediğimiz, müşahede ve gayb olan her şeydir. “Allah’ın dışında” O’nun ilmi, iradesi ve kudreti haricinde demek değildir. Her şey O’nun kudret eli altındadır.

Bilgi elde etmenin veya bilmenin bizi götürmesi beklenen menzil marifetullahtır; nihai amaç budur. Marifetullaha marifetülhalk yani varlığın bilgisi ve marifetünnefs yani insanın kendini bilmesi ve tanımasıyla ulaşılabilir. Şu halde her üç marifet birbiriyle bağlantılı olup biri diğerine basamak teşkil eder.

Varlık aleminin ontolojik menşei “kün” emridir; Allah, “kün” dedi ve oldu, aslında ve hakikat-i halde “olmaya devam etmektedir.” Tabiat yasaları bu “kün”le birlikte vücut buldu; her şey bu yasalar dahilinde cereyan eder. Modern bilimin önemli araştırma alanı, tabiat yasalarıdır; araştırmanın yöneldiği amaç varlığın mekanizmasının yasalarını bulmak, keşfetmektir. Yasalar, varlığın kendisi olan “kün”de mündemiçtir; kainat, tekvin, tekevvün bir emr-i ilahi olan “kün” aynı ontolojik mahiyeti paylaşır. Nasıl ki alem (varlık), ilim, alametler (ayetler) aynı kökten geliyorsa, bunun gibi varlık da aynı kökten neşet eder; kök ise Allah’ın “kün” emri, yani Nefsürrahman’dır.

Açık ki biz bunları akılla kavrıyoruz. Burada sözü edilen akıl, Batı felsefesinde ve modern zamanlardaki akıl değildir. Bugünkü akıl, rasyodur; beynin koordinatları ve zekanın imkanlarıyla oluşan insanın düşünme hareketini ima eder. Bizim kastettiğimiz ise ilahi bir mevhibe olarak kalbin türevi olan akıldır. Söz konusu akıl düşünme faaliyetinin merkezinde vahyden aldığı nurla kalbi aydınlatır. Allah’ın nurunu, yani vahyin ışığını kaybeden aklını da kaybeder. Aklını kaybeden insan yine de bir takım başarılar elde ediyor, beceriler icra ediyorsa, bu aklı olduğu için, zeki olduğu içindir. Aklın rehberliğinden yoksun işleyen zeka, hayvanlardaki güdüler hükmündedir.

Şu sorulabilir: Kalp düşünür mü ki, akılla zorunlu ilişkisi olsun? Düşünür! Ayet, “kalpleri olup da düşünmeyenler”den söz eder. Akletmeyen kalpler vardır. Biz düşünme faaliyetinin beyinde başlayıp bittiğini zannederiz. Elbette beyin düşünme faaliyetinde önemli rol oynar. Beyinsiz insan olmaz; fakat beynin işleyen mekanizması zekadır. Zeka başka, akletmek başkadır. Bazı insanlar çok zeki oldukları halde akıllı olmayabilirler. Yüce Allah her insana eşit düzeylere ve miktarlarda akıl verdi, zeka dağıtımında ise eşitlik yoktur. Suç ve günah işleyen insan yöneldiği hedefe ulaşabilmek için hayli zekice yöntemler, enstrümanlar kullanabilir ancak böyle bir kişi –mesela nitelikli hırsız- akıllı değildir. Aklın kalp ile ilişkili olması onun ahlaki misyonuyla ilgilisi dolayısıyladır. Bir fiil eğer ahlaki değilse, hakikati itibariyle akıllıca da değildir, belki zekice olabilir. Akıllı insan cürüm işlemez. Zira cürüm uzun vadede işleyenin de çıkarlarına ve maslahatına aykırıdır.

Kalple düşünmek, görünenden hareketle görünmeyene, bilinenden bilinmeyene gitme cehdidir. Mesela kolumuzdaki saat görünen bir objedir; fakat bunun arkasında görünmeyen bir şey, bilgi ve beceri yatmaktadır. Sadece beynin etkinliği olan zeka ile yani maddi koordinatlarla baktığımız zaman saatin nasıl yapıldığını, parçalarının nasıl bir araya getirildiğini veya nasıl geliştirileceğini anlamamız ve kavramamız mümkündür. Aslolan zekada gelişme değil, hikmet, felsefe, sanat, edebiyat ve ilimlerde gelişmedir ki, bir şeyin özünü veya şeklini taklit etmek hakiki başarı değildir, bu durumda olan mukallitler dünyanın tefekkür mirasına herhangi bir katkıda bulunamazlar. Ekonomik ve teknolojik gelişme maddi refah sağlar ama mutluluğu sağlayan hikmet ve felsefedir. 

Bir Sufiyle İbn Sina arasında cereyan eden bir münazaradan söz edilir, belki de farazidir. Sufiler kalp yoluyla bilgiye ulaşırken, Meşşailer akıl ve burhanı öne sürerler. Rivayet odur ki ikisini aralarındaki ihtilafları çözmek üzere bir odaya kapatırlar. Üç gün süren tartışmadan sonra odadan çıkan İbn Sina sufi için “bildiğimi görüyor”, Sufi de İbn Sina için, “gördüğümü biliyor” diyor. Başka bir örnek, bir Sufiyle bir filozofu bir odaya kapatıp ikisi arasına bir perde çekilmesidir. Filozof bildiklerini duvara yazar, Sufi ise durmadan duvarı cilalar, ayna gibi yapar. Perde çekildiğinde filozofların yazdıkları Sufinin aynasında yansır.

Anlamı şudur: İslam düşüncesinde çifte hakikat yoktur, tek bir hakikat vardır. Hakikat tektir ama hakikati bulma yolları birden fazla olabilir, hakikat farklı şekillerde ifade edilebilir. Modernite bunun aksini iddia etti: Birden fazla hakikat vardır, herkesin kendine göre hakikati vardır ve esasında Hakikat’ten çok gerçeklikler söz konusudur; üstelik hakikate gitme yolu tektir. Nedir o yol? Bilimsel yöntemle elde edilen bilgi bizi gerçekliğe götürür.

Modernite ile insan, bir kere daha kendini Eflatun’un mağarasına kapattı, kapatmakla kalmadı, mağaranın içine demirden bir kafes -teknolojik uygarlık- inşa etti. Geldiğimiz noktada modern insanın iki sorunu var: Biri, modern kafesten; diğeri, mağaradan çıkıp kurtulmak. Kafesten de, mağaradan da zeka, zekanın bilgisi hasıla ve sonsuzca biriktirmeye çalıştığımız sermaye, yani iktisadi ve teknolojik büyüme ile kurtulamayız. Tekrar akla dönmek zorundayız. Akla dönüşü engelleyen en büyük faktör ise eğitimdir. Nefha-i ruh’un türevi olan, bizim epistemolojik olarak hakikat yurduyla bağımızı kuracak ve kalbimizi vahyin nuruyla aydınlatacak olan akla!


 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.