1. YAZARLAR

  2. Ömer Faruk GERGERLİOĞLU

  3. Diyarbakır: Hoş geldin acılı yalnızlığıma
Ömer Faruk GERGERLİOĞLU

Ömer Faruk GERGERLİOĞLU

T24
Yazarın Tüm Yazıları >

Diyarbakır: Hoş geldin acılı yalnızlığıma

A+A-

Farklı kesimlerden yazar, akademisyen ve sanatçılardan 106 kişilik bir grupla 30 Aralık günü Diyarbakır'daydık. Her iki tarafa da seslenen bir metinle acilen çatışmaların durması, müzakerelerin başlamasını istedik. 

Sabah Sümer Park'ta bir araya geldiğimizde biz gelenler, Diyarbakırlılar ve yoğun bir medya ilgisi ile toplantı başladı. "Aslolan hayattır" afişi asılı bir platformun üstünde konuşmalar yapıldı. Sevgili Tahir Elçi'nin eşi Türkan Elçi yaptığı "hoş geldiniz" konuşmasında aslında tüm Diyarbakır'ın hissiyatını dile getiriyordu. "Hoş geldin acılı yalnızlığıma" diyen Elçi yıllardır aynı acıları yaşayan Diyarbakır'ın sesi, sitemiydi aslında.

"Hoşbulduk" diyen Rakel Dink "toprak kana doydum demez, bu kadar acı yeter. Birbirimizin acısından doymadık mı? Hepimiz birbirimizin acısından bıkmadık mı? Bitirin bu kan akıntısını, ölmeyi, öldürmeyi. İki dudağınızın arasındadır ölümleri bitirmek, devletler takıntılarını bıraksın artık" diyor ve kendilerine büyük acılar yaşatılan iki kadının ağzından aslında bu toplumun derdinin ana mesajını dinliyorduk.

"Ben de batıdaki öğrenciler gibi kaygısız bir şekilde okula gitmek istiyorum, başladığından beri okuluma gidemedim" diyen ve bunları söylerken gözyaşlarını, hıçkırıklarını tutamayan Suriçi'nden Pelin isimli kız öğrenci "Pencere ve kapılarımızın patlamalardan sarsılmasını istemiyorum. Artık evimizde rahat bir uyku uyumak istiyorum, ben de herkesin yaşadığı bir hayatı yaşamak istiyorum, okuluma gitmek istiyorum." derken çocukların bu savaşta tahminlerin üstünde ne kadar yıprandığını gözler önüne seriyordu.

Çocuğunun çatışma alanında yanmış bedenini göstererek feryat eden Suriçi'nden bir anne ise "sadece çözüm, barış istiyoruz, gururu bir tarafa bıraksınlar artık" diyerek sabır taşının bile çatladığını gösteriyordu. "Çocuklarımız savaşa hazır diyerek çocukları birbirine kırdıranları lanetliyorum" diyor Sur ilçesi muhtarlarından bir kişi. "Suriçi'nde bir gece kalsın batılılar, misafir ederiz, uyuyabiliyorlar mı o zaman anlarlar burada ne olduğunu"  diyen ve çıplak gerçeği herkesin yüzüne vuran da bir başka mahalle muhtarıydı. "Çocuğumu kampüste mi, barikatların arkasında mı aramalıydım?" diye soruyor, üniversite öğrencisi  çocuğu öldürülmüş bir baba. "Bu muydu vicdanınız, bu muydu kardeşliğiniz. Dokuz gündür kardeşimin cenazesini alamıyoruz. Yalnız değilsiniz, dediniz ama biz kendimizi yalnız hissediyoruz” diyen bir başka ses, terk edilmişlik duygusunun isyanını hepimizin, toplumun yüzüne çarpıyordu.

Heyet olarak bir barış yürüyüşü yapıyor ve Dağkapı'ya kadar yürüyoruz. Polis barikatının önünde yapılan açıklamaya büyük ilgi var. Yol boyunca bize destek veren Diyarbakırlıların gözlerindeki ışıltı ve sahiplenilmişlik duygusu bize çok değerli ama geç kaldığımız bir işi yaptığımızı hatırlatıyor. Mazlum Diyarbakır halkına bir nefes, bir moral olduğumuzu düşünüyoruz, her caddenin başında mevzilenmiş zırhlı araçları görerek yürürken.

Diyarbakır Valisi ile bir heyet oluşturarak görüşüyoruz. Vali Hüseyin Aksoy kendisini bize tanıtarak görevi esnasında insan hakları kurullarında çalıştığını anlatıyor. Biz de bundan cesaret alarak yerel bir yönetici olarak Ankara'nın hatalarına karşı neler yaptığını soruyoruz. Diyarbakır'da gençlere yönelik spor tesisi vb. çalışmalarını anlatıyor ama ben itiraz ederek kendisinden bu sorunun gerçek çözümünün ne olduğunu konuşmamız gerektiğini söylüyorum. Sorunun çözümünün sokağa çıkma yasakları, üç beş barikatı kaldırmakla övünen bir anlayışla olamayacağını, Kürt meselesinin bu tür önlemlerle çözülemeyeceğini, Ankara'ya rapor etmesi gerektiğini söylüyorum. Bir bürokrat olarak siyasetçilerin dediğini uygulamasının doğal olduğunu ama Diyarbakır'daki havanın, Ankara'nın çözüm konseptine uygun olmadığını vurguluyorum. 15 yaşında barikat arkasında elindeki silahıyla bir güç olduğunu düşünen gençlerin söküp atma taktiğiyle bitmeyeceğini , bugünleri arayacağımız bir felaket ortamının kapısını aralayacağını vurguluyorum. Bir an evvel çözüm masasına dönülmesinin önemli olduğunu, 2 ay önce geldiğim Diyarbakır Suriçi'nin çok kötü durumda olduğunu gördüğümü söyleyince "şimdi daha kötü" diyor. Ben de o zaman bunun sonunun olmadığını siyasilere bildirmesi gerektiğini vurguluyorum. Bölgede görev yapan polislerin bir çatışma ortamı içinde yaşadığından halka olan muamelelerindeki usule uygunluk açısından psikolojik testlere tabi tutulup tutulmadığını sorunca, Emniyetin gerekli takipleri yaptığını söylüyor ama bunun zayıf bir cevap olduğunu hissediyorum. Lale Mansur atılarak Dilek Doğan'ın vurulma görüntülerinin bu konudaki hali çok iyi yansıttığını sitem ederek vurguluyor. Polislerin, Diyarbakır ve diğer sokağa çıkma yasağı uygulanan yerlerde duvarlara"Esedullah Tim" imzalı "Türk'ün gücünü göreceksiniz" temalı yazılar yazmasının, okullardaki ders tahtalarına "eğitim sırası bizde" yazmasının  soruşturmaya tabi tutulup tutulmadığını sorunca "kesinlikle kabul edilemez" diyor, bunun üzerine devam eden soruşturma olup olmadığını soruyorum. Yine pek tatminkar bir cevap alamıyoruz. 2 ay önce geldiğimde Suriçi'nde 12 yaşında bir Helin Şen isimli bir çocuğun kafasından vurularak öldürüldüğünü ve devam eden çocuk ölümlerini soruyor ve bunların soruşturma konusu olup olmadığını soruyorum. Bu spesifik soruya da çok tatminkar olmayan bir cevap alıyoruz. Anlaşılan ölen masumlar öldüğü ile kalıyor, çatışma kurbanı listesinde sadece bir isim olarak kaydı kalıyor. Abluka mantığı, sorunu arttırmaktan öteye geçmeyecek.

Heyetimizde yer alan T24 yazarı Nurcan Baysal'ın gündeme getirmesiyle Suriçi'nde 9 gündür öldürüldükleri yerden kaldırılamayan iki cenazenin nasıl kaldırılabileceğini soruyoruz Vali bey'e. Bu konuda Belediye ile işbirliği yapılarak  insan hakları örgütlerinin aracılığıyla cenazelerin kaldırılabileceğini vurguluyor. Bu konuda bir ilerleme sağlatabildiğimizi düşünüyoruz ama sahadaki durumun pek içaçıcı olmadığını, otorite zaafiyeti ve güvensizlikle dolu olduğunu sonradan anlıyoruz.

Sivil toplumun mülki amirlere konunun takipçilerinin olduğunu vurgulamasının bile önemli olduğunu düşünüyorum. Sağladığımız bazı somut gelişmeler, Diyarbakır'ın kaderinin sadece Diyarbakırlılara bırakılmaması gerektiğini, genel sivil baskının istenen düzeyde olmasa bile önemli olduğunu hatırlatıyor. Her iki tarafa sahada yapılan bir ateşkes ve barış çağrısının geç kalmış bir görevimiz olduğu ortada maalesef.

Sur'da  esnafla konuşuyorum. Büyük sıkıntı içinde yaşadıklarını, bugün yeni dükkanlarını açtıklarını söylüyorlar. Bir başka kişi 16 yaşındaki çocuğunun bir gece dağa gittiğini sonra gidip cesedini aldığını söylüyor ve "gitmesini istemezdim ama çok istekliymiş demek ki, ne yapabilirim ki bizim yıllardır yaşadığımız gerçeğimiz bu" diyor. Ölüm buralarda sıradan bir konu çoktandır, bu belli. Elinde otomatik silahıyla bir polise durumu soruyorum "az kaldı, bitireceğiz bu işi, temizleyeceğiz" diyor. Yüzleri maskeli polisler ablukanın başında gerginler. Barikatlara yoğun bir müdahale yok gibi içeridekilerin mühimmatsız kalmasını bekliyorlar gibi. Arada şiddetli top atışına benzer patlamalar duyuluyor. Koca şehrin ortasında abluka ve çatışma sesleri, her geçen dakika daha kötüye gideceği belli bir manzara duruyor karşımızda. Bir esnaf anlatıyor, barikatlardaki gençlere giderek "bu işin ticaretlerine büyük zarar verdiğini" söylemiş, barikattaki delikanlı ise "biz burada canımızı koymuşuz ortaya, sen ticaretinden bahsediyorsun" diye terslemiş onu. Bu yeni gençleri, 14-15 yaşındaki çocukları daha da fedai haline getirerek, toplumu çatıştırarak değil, sorunu masada çözmeye yanaşarak herkesin derdine derman olunur.

Savaşın devamı iki taraf için de sonuç alıcı değil. Mesele hendek, barikatla da, savaşın devamıyla da çözülmeyecek. Savaşın devamı sadece ve sadece  bu coğrafyanın zaten çok fazla olan acılarını artıracaktır. Savaşın devamı, toplumda sorunları çözme tercihi yerine sorunun çatışmaya mahkum edilerek karşılıklı kin ve nefreti arttırıcı mahiyetini değiştirmeyecektir. Biz her iki tarafa da verdiğimiz mesajı Diyarbakır'dan yükselttik, "Çocuklarımızı kurban etmeyin, halkımızı, geleceğimizi, bin yıllık kardeşliğimizi kurban etmeyin. Yarın çok geç olacak, farkında mısınız?" dedik. Umalım ki bu çağrıyı yarı yolda bırakmayalım, sizler de bırakmayın ve siyasetin bile tıkandığı bugünlerde sivil toplum bir barış müdahili olsun.

@gergerliogluof


 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.