1. YAZARLAR

  2. Kemal BURKAY

  3. Dışardan Türkiye manzaraları
Kemal BURKAY

Kemal BURKAY

Kemal BURKAY
Yazarın Tüm Yazıları >

Dışardan Türkiye manzaraları

A+A-

Yurt dışında Türkiye gündemini daha çok internetten ve televizyondan izliyorum. İnternette çok yoğun haber trafiği arasında bir seçim yapmak mümkün; ama televizyon bakımından bu kolay değil. Haber izlemek bazen bana işkence gibi geliyor. Hem haber konuları hem de sunuş tarzı bakımından.

Haber konuları, en çok da özel televizyonlar bakımından malum: Politikacıların akıl almaz dalaşları, öfkeleri, laf çakıştırmaları; çoğu zaman tartışmanın mide bulandırıcı düzeyi, yılların değişmeyen bayat ezberleri…Bunun yanı sıra teröre karşı kahraman ordunun bitmez tükenmez operasyonları; kin, öfke, hamaset saçılan şehit törenleri; sunucu ve spikerlerin heyecandan çatlayacak türden çığırtkan sesleri eşliğinde üniformalıların ve silahların resmi geçitleri; ürkütücü yüzler, sloganlar, marşlar…  Her gün dizi dizi trafik kazalarıyla mezbahaya dönen yollar, burnundan soluyan insanlar, maganda eylemleri, akıl almaz cinayetler, kadınlara ve çocuklara karşı şiddet, toplu tecavüz hikâyeleri… İnsanların birbirlerine kurdukları tuzaklar, hileler, madrabazlıklar… Öte yanda da acısı, çaresizliği, yoksulluğu ile iç burkan insan manzaraları…

Açık söyleyeyim, ülkeye dönmek için duyduğum güçlü arzuya, çocukluk ve gençlik yıllarımı geçirdiğim yörelere, dostlarıma duyduğum hasrete rağmen, bu manzara ürkütüyor beni; oraya nasıl uyum sağlayacağımı düşünüyorum. Acaba çıldırır mıyım?!.

Kuşkusuz Türkiye ve Kuzey Kürdistan bundan ibaret değil. Orada her şey ekranlara yansıdığı gibi kötü ve iç karartıcı değildir. Kırklı yıllarımın başına kadar yaşadığım bu ülke o zaman da güllük gülistanlık değildi; ama çirkinin yanında güzel, acının yanında gönül ferahlağı ve umut veren şeyler de az değildi. 

Ülkeden ayrılalı 30 yılı aşıyor. Kısa ve uzun aralıklarla Güney Kürdistan’a, çeşitli Avrupa ülkelerine, özellikle de Almanya’ya gidip gelsem de, bu sürenin 29 yılını İsveç’te geçirdim. Nerdeyse ömrümün yarısı… Stokholm, hayatımda en uzun kaldığım şehirdir. İsveç’in doğasını seviyorum.

Bu ülkenin sevdiğim tek şeyi doğası değil elbet. Kentleri düzenli, tertipli, şirin. İnsanları kuzeylilere özgü soğukluğu ve batılılara özgü bencil sayacağımız özellikler taşısalar da, genellikle barışçı ve şiddetten uzaktırlar. Sokakta şiddet manzaralarıyla, kavga dövüşle ender karşılaşırsınız.

Elbet bu görece sakin ve düzenli yaşam, bu ülkede şiddetin olmadığını göstermez. Ama şiddet bizim Ortadoğu ülkelerine oranla çok azdır; o ölçekte, yaygın, nerdeyse toplumsal bir özelliğe dönüşecek denli ürkütücü, bunaltıcı değildir.

Geldiğimden, yani yaklaşık 30 yıldan beri, PKK’lıların bu ülkede öldürdükleri iki kişinin (bunlar kendilerinden ayrılan eski üst düzeyde kadrolardı; biri eski İsveç sorumluları Enver Ata, ötekisi eski MK üyeleri Semir…) dışında yalnızca iki siyasi cinayet işlendi: Başbakan Olof Palme ile Dışişleri Bakanı Anna Lind…

Şöyle dediğinizi duyar gibiyim: az ama, as kişiler!..

Evet kendi başbakanlarını ve dışişleri bakanlarını koruyamadıkları, burada böylesine kişiler için iyi bir koruma çemberi olmadığı için İsveçlilere şaştığım olur. Ama burası böyle bir ülke işte, bir polis devleti değil. Sokaklarda bile polise pek ender rastlarsınız. Askere ise hemen hemen hiç… Onlar televizyonların da müdavimleri değildir; ekranlara Menemen testileri gibi dizilmezler…

Başbakanlar da bakanlar da herkes gibi, eşleriyle, çocuklarıyla birlikte sokakta yürür giderler. Palme, eşiyle birlikte bir sinema dönüşünde sokakta vurulmuştu. Anna Lind ise  bir mağazada alışveriş yaparken.

Lind’i öldüren psikolojik sorunları olduğu söylenen bir Sırp gençti. Yakalandı ve ceza giydi. (Anna Lind o dönem Yugoslavya’daki gelişmeler nedeniyle Sırbistan’ı eleştirmişti). Palme’yi öldürenin kim olduğu saptanamadı; ama işin içinde CIA, ırkçı Güney Afrika rejimi ve Türrkiye’deki faşist cuntanın olduğuna dair güçlü emareler var. Palme bir barış savaşçısı, ulusal kurtuluş hareketlerinin ve Kürt Halkı’nın da dostuydu. Bu nedenle CIA’nın, ırkçı ve faşist rejimlerin yıldırımlarını çekmesi doğaldı. Sonuç olarak bu iki cinayet de dış kaynaklı idi.

Bunların dışında da elbet bu ülkede şiddet var: soygunlar, tecavüzler, yaralamalar, cinayetler… Zaman zaman trenle gidip gelirken istasyon girişlerine bırakılan İsveç gazetelerinden alırım. İçlerinde önemli dış olayların yanı sıra, daha çok da bir önceki günün İsveç’e özgü olayları vardır: tecavüz, yaralama, soygun, ender olarak cinayet haberleri… Canım sıkılır. Eğer evden iyimser bir havayla çıkmışsam, doğayı ve kenti seyretmeyi düşünmüşsem, belki de bir şiir yazmayı tasarlamışsam, ”bu gazetelerle asap bozmanın ne alemi var, ne diye okuyorum bunları!” diye söylendiğim olur…

Ama İsveç 9 milyon nüfuslu bir ülke, Stokholm ise 1,5 milyon nüfuslu bir kent. Elbet böyle şeyler bu kuzey ülkesinde bile olur. Gazeteye, televizyona bakmasam bunlardan haberim bile olmayacak. Ama böylece gözlerimi hayatın gerçeklerine kapamış olmayacak mıyım?

Elbet bu kadarı, yukarda da söylediğim gibi, İsveç’le Türkiye’nin farkını ortadan kaldırmıyor. Burada fırsat bulduğunda kadınlara, küçük kızlara tecavüz eden sapıklara rastlansa da bu toplumun genel olarak cinsel bakımdan sağlıklı yaşam tarzını değiştirmiyor. Burada bizim ülkemizdeki gibi, 12 yaşında bir korumasız kıza, içlerinde polis, asker ve müdür beyler de olan yüzlerce kişi saldırmıyor. Bir mahallenin ya da kasabanın erkekleri bu işler için sıraya girmiyorlar…

Öteki şiddet eylemleri de öyle. Burada trafik kazaları Türkiye ile kıyaslanmaz bile. İnsan yaşamına mal olan bu türden kazalar enderdir. İnsanlar trafik ışıklarına uyar. Kimse yanındakinin araba sürmesine, ya da bakışına öfkelenip, inip ötekini vurmaz! Cineyet işleyen hasta türden insanlara İsveç gibi en sakin toplumlarda bile rastlanır; ama bu bizim ülkemizdeki gibi yaygın ve adeta salgın değildir.

Bizim ülkemizde şiddeti yaratan ortamın öncelikle yüzyıllar öncesine dayanan geçmişi var: Savaşlar, din ve mezhep kavgaları, ülkeyi yönetenlerin kelle kesmeye, ipten kazıktan geçirmeye, talana dayalı acımasız yönetme tarzları… Ama bütün bunlar şimdi barışçı dediğimiz İsveç ve öteki kuzey ülkeleri dahil, günümüzün gelişkin ve demokratik tüm ülkelerinde de bir dönem yaşandı. Onların da tarihi nice kanlı olaylarla dolu. Ne var ki onlar bunu artık büyük ölçüde geride bıraktılar, rehabilite oldular. Oysa biz bunu başaramadık. Cumhuriyet döneminde yaşananlar bir yana, 1960’lı, 70’li yıllarda yaşananlar anılarımızda tazedir. Hele 1984’ten bu yana yaşanan iç çatışma, Kürt halkına karşı sürdürülen kirli savaş… Bütün bunlar toplumu terörize etti, şiddeti toplumun tüm hücrelerine yaydı ve insan psikolojisini bozdu. Bir başka deyişle toplum hastalandı.

Bu toplumu iyileştirmek, yaşanan ağır travmaların izlerini silmek kolay olmayacak. Bunun için öncelikle şiddeti toplumun yaşamından çıkarmak, sorunları barışçı bir ortamda, diyalogla, çağdaş ve uygarca yöntemlerle çözmek gerekiyor. Bir başka deyişle toplum için gerekli olan ilk adım silahları susturmak.

Ama bu da kolay değil elbet. Silaha, çatışmaya koşullanmış olanlar bu yöntemleri bırakmaya yanaşmıyorlar. Bu ülkenin militarist güçleri, asker ve polis kafalı tutucu politikacıları direniyorlar. Toplumdaki zihniyetin değişmesi, temel hak ve özgürlükleri herkese, her gruba sağlayacak, Kürt sorununu eşitlik temelinde çözecek bir anlayışın topluma yerleşmesi kolay olmayacak.

Ama zor olsa ve yıllar alsa da yapılması gereken budur ve toplumun sağlığa kavuşmasının başka yolu yok.

kurdistan.nu

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.