1. YAZARLAR

  2. Cihan AKTAŞ

  3. Dini geleneği kabuğa indirgemeyen bir sinema
Cihan AKTAŞ

Cihan AKTAŞ

Yazarın Tüm Yazıları >

Dini geleneği kabuğa indirgemeyen bir sinema

A+A-

Türkiye’de yaşanan toplumsal değişimin önemli göstergelerinden biri, sinema. Son iki yıl içinde sayısız sinema atölyesine katıldım, çeşitli atölyelerde sinema altyapısı edinmiş gençlerin emek verdiği filmler seyrettim. Sinema ile din arasındaki problemli bağları tartışma ihtiyacının göz ardı edildiği bir tarih hesaba katıldığında ister istemez geciktiğimiz bir noktayı değerlendirmeye çalışıyoruz şimdilerde. Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin fotoğraf makinesinin ümmet için oluşturacağı tehlikeyle ilgili uyarılarının üzerinden yüz yılı aşan bir zaman geçti. Fotoğraf çektirmekten sakınan, televizyon ekranına sırtını dönerek oturan ninelerin torunları amatör kameralarla “Karpuz kabuğundan gemiler yapmak” misali filmler yaptılar. Beri taraftan Türk sinemasının dinle, dini olgular ve sembollerle, mütedeyyin kesimlerin tecrübeleriyle ilgili yaklaşımı hep netameli oldu. Sessizlik, yaftalama, hiciv, horgörü, dahası postmodern eğilimlerle alakalı bir istismar, bu yaklaşımın başlıca çizgilerini oluşturuyor.

Sinemasını ideolojik önyargılardan uzak, kültürle, insanınfıtratıyla ilgili sahici soruların peşinde geliştiren yönetmenler elbette hiç eksik olmadı. Sonuçta bir film geniş bir çabalar bütünü ve ihtimam gösterilmiş bir yapım süreci dahi bir yönetmenin bakışını güçlü bir şekilde sarsabilir, değiştirebilir. Bütün iyi yönetmenler aynı zamanda varoluş meseleleri etrafında bir kaygıları olan iyi düşünürlerdir. Bir kağıt bir kalemle, bir fırça bir tuvalle yetinmeyen yönetmen başarıyı da en baştan garanti edemeyeceğine göre bu büyük çabayı niye üstlensin? Bu soruyu geçen cumartesi günü Eyüp Belediyesi’ne bağlı Cafer Paşa Kültür Merkezi’nde Suat Köçer ile sürdürdüğümüz “İrfan Sineması” programında ağırladığımız Derviş Zaim’e sordum.

“Bir hoca bir insanın hayatını değiştirir mi? Evet, değiştirir.” Boğaziçi Üniversitesi Sinema-Fotoğraf Kulübü’ne devam ederken derslerine katıldığı Üstün Barışta’nın etkisiyle sinemaya yönelmiş Zaim. Elbette edebiyatla ilgileniyor, öykü yazmayı önemsiyor, hatta bir roman yazdı (Ares Harikalar Diyarında, 1995); ancak bir romanla ne kadar muhatabına ulaşabileceği üzerine düşünüyor. Kısa filmler, okyanusta kulaç atmayı öğreten çalışmalar. Londra’da gittiği düşük bir bütçeyle nasıl film yapıldığını anlatan bir kurstan büyük yardım gördüğünü anlatıyor. Öyle ki dönüşte Tabutta Rövaşata’yı çekmeye cesaret edebilmiş.

Sinema dili gerçekleştikçe kendini buluyor. Tabutta Rövaşata, şehrin kendisine özgü alanlarının kültür endüstrisi tarafından nasıl yüksek çitlerle çevrelendiğini şehir düşkünleri üzerinden konu alan bir film. Şehrin düşkününün elinden tutan mahalle yok olurken sığınma alanlarının gelir getiren açık hava müzelerine dönüştüğünü izliyorsunuz. Etik yoksunluğunun nihai planda estetik yozlaşma anlamına gelmesi ise Rumelihisarı’nı daha cazip hale getirmek için sahasına salınan tavus kuşları örneğinde tartışmaya açılıyor. Aç ve açıkta evsiz tavus kuşunun güzelliğini takdir etse de bir yerde onu öğün olarak görmekten kendini alamayacaktır. Isınmak için çareler arayan evsiz barksız Mahsun’un arabalara düşkünlüğü erkeklik olgusuyla hızlı arabalar arasında kurulan bağı hatırlatıyor. Asıl kendisinden daha muhtaç ama daha “seçkin” bir kadına aşık olduğunda Mahsun, kurtaran, koruyan bir erkek olarak güçlendiğini duyuyor. Ne yazık ki mülksüz şehir düşkünü erkeğe kahramanlaşma fırsatı sunan hikaye mutlu sonla bitmeyecektir.

Hepimiz faniyiz bu dünyada, malı mülkü olduğu için ayrıcalıklı olduğunu zanneden yanılıyor. Malı mülkü olan da sonuçta mülksüzlerin payını hesaba kattığı ölçüde kurtuluşu umabilir. Geleneksel el sanatları çatısı altında geliştirdiği üçlemesinin ilk filmi “Cenneti Beklerken”in baş kahramanı Eflatun’un şu cümlesi, Zaim’in etik ve estetik arasındaki ilişkiye bakışını yansıtıyor: “Avuntu için sadece benim olacak bir güzelliğin peşine düştüm. Kafirler gibi.”

Anasını 30 yıldır görmeyen Hırvat asıllı devşirme Eflatun’un ve Anadolu’da devlete karşı ayaklanan Şehzade Danyal’ın hikayelerinde tarih, başka türlü bir bakış açısıyla okunmaya çağırıyor. Bir nakkaşın bütün bu taht savaşları içinde yeri nedir?”Halk kazananı tutar, kaybedersem hikayemi nakşet” diyor Danyal, Eflatun’a. O bir tür savaş foto muhabiri olmak zorunda, fakat yönetmenin gerçekçi tasvirinde bu işin altından kalkacak gibi görünmüyor. Eşini ve oğlunu yitirmenin yasıyla teselli ararken perspektif içeren Frenk tekniğiyle resmetmiştir oğlunu ve bu nedenle suçluluk duymaktadır. Danyal’ın -Zaim’in İspanyol ressam Velazquez'den esinlendiğini belirttiği- bir tabloya kendi mehdilik inancını yansıtan bir desen nakşetmesi talebini kaldıramıyor nahif bünyesi, oysa himayesi altına aldığı esir kız Leyla ile birlikte hayatta kalmaları bu deseni nakşetmesine bağlıdır. (Bu arada Velazques’in filmde atıfta bulunulan tablosunun klasik Batı resminde perspektifin kullanımı konusundaki kuralları şaşırtan öncü bir örnek olduğunu da belirtmek gerekiyor.)  <<<DEVAMI>>>

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.