1. YAZARLAR

  2. Azad SERHILDAN

  3. Din Siyaset İlişkisinin Kuzey Kürdistan'a Yansıma
Azad SERHILDAN

Azad SERHILDAN

Azad SERHILDAN
Yazarın Tüm Yazıları >

Din Siyaset İlişkisinin Kuzey Kürdistan'a Yansıma

A+A-

Din ve siyaset arasındaki zorunlu bağlılık, egemen güçler tarafından dinin sürekli olarak suiistimal edilmesine neden olmuştur. Siyasi erki elinde tutanlar, yanlarına çektikleri din tüccarları sayesinde yapmış oldukları her türlü zulme ve hukuksuzluğa meşru kılıflar uydurmuşlardır. Yaşadığımız Kürdistan coğrafyasında somut bazda bunun görüngülerini rahatlıkla görmekteyiz.

Türkiye’nin istilası konumunda olan Kuzey Kürdistan toprağında, devletin tüm ayakları yek vücut halinde Kürt halkının meşru haklarını pratik zemine aktarma noktasında göstermiş oldukları çabaları yok saymaya devam etmektedir. Politik açıdan her ne kadar farklı ideolojik alt yapılara sahip olsalar da, tüm Türkiye merkezli partilerin uzlaşı alanı, Kürtlerin somut bir özne olarak varlıklarını yaşatamamaları üzerine odaklanmaktadır. Türk-İslamcı siyasal kanadının partileşmiş şekilleri olan Saadet partisi ile Ak partinin, Misak-ı Milli topraklarını kutsal toprak ilan edip bu topraklar üzerinde ameliyat yaptırmayacaklarını her platformda dile getirmeleri, onlardaki vatan sevgisinin dini adalet çizgisini rahatlıkla çiğneyebileceğini ortaya koymaktadır. Kürtlerin anayurdu olan Kürdistan’da, bir çakıl taşını bile Kürtlere fazla gören sağcı-İslamcı muhafazakar kesimin, bu anlayışlarını dini kavramları da kullanarak ifade etmeleri, tarihi bir gerçeklik olan siyasi erkin dini kendi emellerine alet etmesinin bariz şekillerinden biridir. Toprak sevgisi ile kafa yapıları biçimlendirilen Milli Türk Talebe Birliği geleneğinden gelen Türk-İslamcı partilerin ikide bir PKK’yi Zerdüştlükle ve dinsizlikle suçlamalarına karşın, Putperest Türkiye Cumhuriyetine müşriklik yaftası vuramamaları acaba ne kadar İslami’dir? Büyük tağut Türkiye’yi güçlendirmekten başka bir arzuları olmayan bu partilerin, ikiyüzlü din politikaları Kürtleri esaret altında tutmaya çok iyi yaramaktadır. Alman filozof ve eylem adamı Karl Marx’ın Hıristiyanlıktan hareket ederek söylemiş olduğu “Din afyondur.” sözü, günümüz Kürdistan şartlarına bire bir uymaktadır. Evet, şu anda Kürdistan’daki siyasal ithal din, afyon özelliği taşımaktadır.
 
Mili duygularla bezenmiş Türk-İslamcı partilere Kürdistan’da zemin hazırlayan esas dinamik güç, Türkiye’yi merkeze alan dini cemaatlerdir. Başta Fethullah Gülen cemaatı olmak üzere diğer Nur hareketlerinin büyük bir kısmı, bazı radikal kökenli İslami yapılanmalar ve tarikatlar genellikle sağcı-muhafazakâr partilerle dirsek bağı kurarak, o partilerin Kürt halkı üzerindeki istemlerini gerçekleştirmede ön ayak olmaktadır. Özellikle milli yönü ağırlıklı olan muhafazakâr cemaatlerin, siyasetten uzak durduklarını her platformda dile getirmelerine karşın, seçim zamanlarında var güçleriyle aynı yolda gittikleri partilere çalıştıklarını gözlemlemekteyiz. Kürdistan’da açtıkları yurtlar ve öğrenci evleriyle devlete, vatana, bayrağa saygı duyan ve onları canları pahasına korumaya çalışan Kürt gençleri yetiştirmektedirler. “Taş atan çocuklar değil, Kuran’la yetişen çocuklar ortaya çıkaracağız.” parolasıyla kutsal İslam dininin kitabını, karanlık emellerine alet etmeye çalışmaktadırlar. Kuran'la yetiştirdiklerini iddia ettikleri çocuklar, yarın yetişkin bir genç olarak meydana çıktığında, şovenizm ve tağutizm üzerine inşa edilen Türkiye Cumhuriyetinin piyonluğunu üstlenmekten başka bir rol üstlenmeyecektir. Putperest Türkiye düzeninin putlarından devlete, partiye, toprağa ve bayrağa itaatı kutsal bir vazife olarak addedecek bu gençler, farkında olmadan Allah’la birlikte birçok ilahı da Allah’a ortak koştuklarının bilincine bir türlü varamayacaklardır.Kirletilmiş bulunan kafaları vasıtasıyla tüm enerjilerini bir yandan Allah’ın dinini yüceltmek, bir yandan da putperestliği yüceltmeye adamakla birlikte, lekelenmiş kalpleri vasıtasıyla da, gönül darlıkları ve ferahlıkları da Allah’la birlikte diğer putlara da dönük olacaktır.

Türk-İslamcı medya da, parti ve cemaat öbeklerinin yolundan giderek sistemin gönüllü uzantılarından biri konumuna gelmiştir. Televizyonlarında ve gazetelerinde kullanmış oldukları dil, tamamıyla resmi ideolojinin çizmiş olduğu sınırlar dâhilinde hareket etmektedir. Türk ordusu ile PKK arasındaki savaşta, Türk ordusuna methiyeler düzerken; PKK’ye de sövgüye varan hicviyeler düzmekte adeta yarışırlar. Onlara göre, Türk ordusu peygamber ocağıyken, PKK şeytan ocağıdır. Özellikle asker ölümlerinde sinirleri tavan yaparak her türlü hakareti ve küfrü PKK nezdinde Kürt halkına yöneltmekte bir beis görmezler. 18 Ekim 2011 tarihindeki yirmi dört askerin ölümüyle sonuçlanan Çukurca saldırısında, Türk İslamcı medyadan Yeni Şafak’ın manşeti, “Vampirler kana duymuyor.”, Zaman’ın manşeti, “PKK vahşi yüzünü gösterdi.” Yeni Akit’in manşeti ise, “Şeytanlar kudurdu.” şeklindeydi. İlginçtir ki, asker ölümlerine hakarete varacak derecede en sert tepkiyi gösteren, Kartel medyası değil, sözde İslamcı geçinen münafık medyadır. Türk ordusunun sınır ötesi operasyonlarına cevaz veren, Kürdistan dağlarının bombalanmasını teşvik eden, PKK militanlarının hunharca katledilmesine zevkle göz yuman medya da, yine dinci geçinen bu ikiyüzlü medyadır. PKK’ye vahşi, vampir, şeytan ibarelerini kullanan sağcı-muhafazakâr medya, hiç şüphesiz ki tağut TC düzenine yalakalık yapmaktan başka bir saikle hareket etmemektedir. Eğer dini kaygıları ön planda olsaydı, laik Kemalist sistemin yaklaşık doksan yıldır Kürt halkı üzerinde her türlü fiziki katliamlarına ve psikolojik baskılarına karşı, TC ordusuna da aynı ibareleri kullanması gerekirdi. Fakat şu ana kadar dışı İslami içi gayr-i İslami kokan bu medyanın, Kemalist orduya karşı söz dahilinde de olsa en ufak bir hakareti söz konusu olmamıştır.

Türkiye Cumhuriyeti nezdinde dini açıdan başvurulması gereken yegâne meşru kurum, Diyanet İşleri Başkanlığıdır. Halkın büyük bir kesiminin şeklen de olsa kendini Müslüman olarak kabul ettiği bir ülkede, onların din ile ilgili sorularına, belli bir çerçevede çözüm bulma bu kurumun temel işlevidir. Yalnız, Diyanet İşleri Başkanlığının İslam karşıtı olan ve seküler bir yaşam tarzını hayatın her alanında dayatan bir devletin tekelinde bulunması büyük bir çelişkidir. Bununla beraber, devletin toprak bütünlüğüne, bayrağın kutsallığına dini rükunmuş gibi tutkuyla bağlı olması ve asker ölümlerinde “şehit” ibaresini kullanması, bu kurumun laik düzen tarafından kirli bir yapılanma özelliği taşıdığını göstermektedir.Özellikle istimlak altındaki Kürdistan topraklarında, bu kurumun daha da etkili olması için devletin sağcı-muhafazakâr kanadı tarafından ona yeterli teçhizat sağlanmaktadır. Maddi ve manevi her türlü olanağın Kürdistan’da bu kurum için devreye sokulması, Kürtleri sisteme entegre edip uysallaştırmanın aslında en önemli ayağını resmi dini kurumlar ve anlayışlar olduğunu ortaya koymaktadır. Kürtlerin ana vatanında, bire bir Kemalist sistemin propagandasını yapacakları bir zeminleri mümkün olmadıkları için, dolaylı yollarla onları birliğe ve bütünlüğe davet eden vaazlarda bulunmaktadırlar bu kurum. Bunun için, Osmanlı milliyetçiliği başta olmak üzere, dönemsel olarak egemen olan muhafazakâr siyasi partinin methini yaparak kurtuluş reçetesinin, bin yıllık kardeşlikte(!) olduğunu sık sık ifade etmektedirler. Böylelikle içi boş yalanlarla ve kötü niyetleriyle Kürtlerin dine olan samimi yaklaşımını Türk-İslam sentezine kurban etmeyi amaçlamaktadırlar.
 
Dini kavramlara ve merasimlere farklı ideolojik kaygılardan hareket eden Türkiye Cumhuriyeti devleti ile PKK’nin sık sık vurgu yapmaları, tarih boyunca egemen güçlerin yapmış oldukları dini kendi siyasi emellerine alet etmenin tipik örneklerinden biridir. Devletin din adamları, ilk hedef olarak nasıl devletin kutsallığı, vatanın bölünmezliği, bayrağın yüceliği temlerine yoğunlaşıp methiyeler düzenliyorlarsa; PKK’nin siyasi ayağı olan BDP’nin din adamları da, PKK’nin yüceliğine ve büyüklüğüne sık sık atıflarda bulunarak, Kürt halkının tek kurtuluş çaresinin PKK’ye sığınmak olduğunu vurgulayarak belirtiyorlar. İslam düşmanlığı üzerine inşa edilmiş bu iki yapı, dinin manevi gücünün halk nezdindeki itibarının farkındallığıyla böyle münafıkça bir yola tenezzül etmektedirler. Bir yandan insanlara yüce Allah’ın büyüklüğünü anlatıp onları ona itaate çağırırken, diğer yandan Allah dininin düşmanlığını yapan öbeklere çağırmaları onlardaki şirk anlayışının açık bir göstergesidir. Özellikle kutsal bir kavram olan “şehit” ibaresini, kendi saflarında ölenler için kullanmaları dini suistimalin duygusal yönden en önemli boyutunu oluşturmaktadır. Bir yandan dinin hükümranlığını ortadan kaldırıp beşeri hükümranlığı getiren TC düzeninin kolluk kuvvetlerini(asker, polis), diğer yandan Marksist kökenli hareketin militanlarını ulvi nitelikli dini bir makam olan şehadet makamına nail göstermek bir müminin gözünde alçakça bir girişimdir. Cenaze merasimlerinde, ikide bir “şehitler ölmez” ya da “şehit namırın” ifadelerinin kullanılması, bilinçsiz halkın ölümlere göstereceği öfkenin kutsi bir hüviyete bürünmesini sağlayıp onların kendilerine dönük nefret hissini minimum düzeye indirgemektir. Böylece, yüce yaratıcıya öfke gösterilemeyeceğinden, bilakis bir övünç kaynağı olarak ona  kurban verilmesinden doğan bir gurur havası uyanacağından, ölümler üzerinden dinsel açıdan bir nemalanma vücuda gelir. 
 
İşgalci Türk kolluk kuvvetlerinin, daha Malazgirt savaşından itibaren Kürtleri yavaş yavaş kendi tekellerine alması, sadece din yoluyla olmuştur. İslam’ın kan bağını dışarsayarak inanç bağını ön plana çıkarması, siyasal Türk kurnaz aklının, egemenliklerine çok önemli bir kılıf bulmalarını sağlamıştır. Rahmetli Ali Şeraiti “Öze Dönüş” adı kitabında (Kitapevi Yayınları) ifade ettiği gibi, “Türkler İslam’a teslim olmadılar, bilakis İslam’ı teslim aldılar.” sözleri gayet yerinde ifadelerdir. Yüzyıllarca Kürtlerin her hak talebine, Demokles’in kılıcı konumunda olan “kardeşlik(!)" sihirli sözcüğüyle oyalama politikasını güden egemen Türk siyasalı, bunda yeterince başarılı olmuştur. Günümüzde de İslam dini ne yazık ki, bunların elinde her türlü adiyane işlerini güzel gösterme aracı olarak kullanılmaktadır. İşgalci zihniyetin dini kullanımıyla paralel olarak, işgale karşı çıkıp halkının dini değerlerinden uzak bir zihniyetle yol alan son dönem Kürt siyasal gücünün de, aynı yolu takip ettiğini görmekteyiz. Kürtlerin başına gelen her türlü musibetin tek sorumlusunun İslam dini olduğunu söyleyecek kadar pervasızlaşan PKK ve oun uzantıları da, İslam’a olan nefretlerini konjonktürel şartlar gereği gizlemektedirler. Yüzyıllardır İslam dinini benimsemiş ve o dinin insanı yücelten ahlaki değerlerini yaşamaya çalışan Kürt halkına, modernizmin kokuşmuş değerlerini taklitvari yolla yerleştirmeye çalışan bu zihniyet, ne yazık ki, Kürtlerin belli bir kısmının dini duyarlılığını tamamıyla ortadan kaldırmıştır. Hakim kuvvetlerin tarih boyunca dini kendi çıkarlarına alet ederek Kürtleri egemenlik altında tutmasını dinin özüymüş gibi göstermeye çalışan bu kıt kafalılar, aslında İslam’ın her türlü ezen öbeğe karşın ezilen her kesimi müdafaa eden temel devrimci yapısını bildikleri halde müşrikvari kafaları gereği işlerine gelmediği için sinsi bir şekilde bu dine düşmanlık beslemektedirler. 
 
İslam’ın adaleti merkeze alan muhtevasına karşın dünyevi otoriteler tarafından sürekli olarak adaletsizliklerini meşrulaştırıcı bir vasıta olarak kullanılması, trajikomik bir manzarayı ortaya çıkarmaktadır. Özellikle saf bir İslami anlayışla hareket eden Kürtler aleyhine kullanılması, dünyevi emellerin dini kaygıların çok önünde gittiği izlenimini zihinlerimizde canlandırmaktadır. Asıl hedef, dinin yüceltilmesi değil de, din görünümü altınsa kurumsal ve grupsal istemlerini gerçekleştirme olduğundan, Kürtlerin bu kirli tezgâha karşı uyanık olması gerekir.

Önceki ve Sonraki Yazılar