1. YAZARLAR

  2. Zeki SAVAŞ

  3. Din-Devlet İlişkileri ve Yeni Anayasa
Zeki SAVAŞ

Zeki SAVAŞ

Zeki SAVAŞ
Yazarın Tüm Yazıları >

Din-Devlet İlişkileri ve Yeni Anayasa

A+A-

Bir ülkede anayasa yeniden yazılıyorsa, yürürlükteki anayasanın sorunlu olduğu, ülkede ciddi problemlerin yaşandığı anlamına gelir. Böyle bir durumda yeni anayasanın tekraren eski ve yeni sorunların ana kaynağını teşkil etmemesini sağlamak, anayasa yapımı sürecine müdahil olabilecek tüm güçlerin kolektif sorumluluğu hükmündedir.

Yeni anayasanın, sorunları giderebilmesi ve ihtiyaçlara cevap verebilmesi için, önceki döneme ilişkin temel problemlerin teşhisi önem arz etmektedir.
Hangi sorunun daha büyük olduğunu saptamanın ölçülerinden biri, ilgili sorundan mağdur olmuş kimselerin sayısıdır. Mağduriyeti kriter aldığımızda, birinci temel sorunun din-devlet ilişkileri, ikincisinin de Kürd meselesi olduğu bedihiyet kazanır. Bu yazıda birinci sorun üzerinde durulacaktır.
Bütün ideolojik, etnik ve dini farklılıklarımıza rağmen aramızdaki en yaygın ve etkin müşterek unsur tartışmasız, İslam'dır. MHP'li, BDP'li, AKP'li, birileriyle, Hakkari'nin ücra bir köyündeki amca ile Konya'nın ücra bir köyündeki teyzenin arasındaki en güçlü ortak yan, İslam'a olan inançları ve bağlılıklarıdır. Bütün partilerin ve ideolojik akımların mensupları ve taraftarları arasında namaz kılan, oruç tutan ve tesettürüne riayet eden insanlar vardır; helal’e ve haram’a riayet eden insanlar vardır. Bu yaygın ortaklık dikkate alındığında, din-devlet ilişkilerinden neş'et eden haksız ve zalimane uygulamaların ne denli geniş bir alanı kapsadığı, etnik, ideolojik ve siyasi farkların üstünde geniş bir alana yayıldığı görülecektir.
Cumhuriyet ideolojisi, altı asır dinle barışık ve etnik farklılıklara da nisbeten daha hoşgörülü bir toplumsal yapıyı ideolojik bakımdan pozitivist, laik ve etnik bakımdan da tek ulusa dönüştürmeyi esas alınca, kaçınılmaz olarak din sorunu ve etnik sorun, Cumhuriyet tarihinin temel iki problemine dönüştü.
Yaklaşık doksan yıldır devlet din ile, dinin değerleri ile, dinin tezahürleri ile ve dini yaşam biçimiyle mücadele ediyor. Bu mücadele iki temel eksende yürütüldü:
1-Dinsizleştirme çabaları.
2-Yok edilemeyen dini, kontrol altına alıp devlete payanda etme çabaları.
Bu minvalde özellikle Cumhuriyetin bidayesinde işlenen cinayetler ve zalimane uygulamalara ilişkin yazılanlar ve kayda geçenlerin çok azını biliyor bugünkü nesil. Bir de kayda geçmeyenler var. Bugünkü nesil, daha çok günümüze sarkan kısmına tanıklık etmektedir.
Yeni bir anayasa yazılacak ise, birinci derecede din-devlet ilişkileri adil bir çizgiye oturtulmalıdır. Laiklik ilkesi, devletin elini dinin yakasından çekmesini sağlayacak mahiyette yeniden düzenlenmelidir. Zira devlet, doksan yıldır dinin yakasına yapışmış, dini ve dindarı yerlerde sürüklemektedir. Devletin İslam'a ve İslam'ı yaşamak isteyenlere karşı tehdit, tahkir ve tezyif edici siyasetlerine devrimci yöntemlerle karşı konulamadı veya o yöntemlerle sonuç alınamadı ise, en azından bugün ıslahat ve istihale döneminde, sürece netice alıcı bir mahiyette müdahil olunmalıdır.
Din-devlet ilişkileri yeniden tanzim edilmeli ve yeni tanzim, devletin dinsizleştirme çabalarının, dini resmileştirme gayretlerinin ve dini istismar etmesinin önünü alacak bir şekilde olmalıdır.
Cumhuriyet tarihinde bu üç ana eksene ilişkin yapılanları muhtasar bir şekilde hatırlatmakta yarar vardır.
Osmanlı döneminde var olan ikili mahkeme sistemi, Cumhuriyetten sonra şer'i mahkemeler kapatılarak teke indirilmiştir. İki Müslüman kendi arasındaki sorunu iman ettikleri değerler muvacehesinde çözmek isterse, artık başvurabilecekleri bir kurum kalmamıştır. Bir davanın tarafları, kendi sorunlarının İslam hukuku temelinde çözümünü istiyorsa, bu hakkı kim ve ne adına vatandaştan alabilir? Bu, dini bir meseledir ve din özgürlüğüyle ilgilidir. İki müslümanı, sorunlarını çözmek için Fransız hukuk sistemine zorlamak, din ve inanç özgürlüğüne indirilmiş bir darbedir. Laik devletin kendi vatandaşını istemediği bir hukuk sistemine zorla yönlendirmesinin savunulabilir hiçbir yanı yoktur. Bu uygulama, vatandaşı kendi dininden uzaklaştırma, dinsizleştirme amaçlıdır. Bu sorunun çözümü, ikili hukuk siteminden geçmektedir.
Tekke ve zaviyeler kapatılmış ve yasaklanmıştır. Oysaki, bu kurumlar, dinin sivil bir mahiyette korunmasını ve devamını sağlayan kurumlardandır. Halk tarafından inşa edilir, gelirleri halk tarafından sağlanır ve dini amaçlar için kullanılır. Laik devletin, dinden neş'et eden ve dinin hıfzını amaçlayan bu tür sivil kurumları kapatma veya onları yönetme hakkı yoktur. Bu tür kurumların kapatılıp yasaklanması, dinin zayıflatılması ve sahipsiz bırakılarak yok edilmesini amaçlamaktadır.
Tevhid-i Tedrisat yasasıyla, devletten bağımsız sivil mahiyetteki dini eğitim kurumları yasaklanıp kapatılmıştır. Laik devletin, tamamen halkın kendi imkanlarıyla oluşturduğu ve dinin devletten bağımsız bir şekilde öğrenilmesini, derinleşmesini ve insanlara ulaşmasını amaçlayan bu kurumları kapatma hakkı yoktur. Devlet hakkı olmayan bir alana müdahale etmiş, ve onun yerine devlete bağlı, resmi İslam'ı öğreten İmam-Hatip liseleriyle ilahiyat fakültelerini açmıştır. Amaç, devletin kontrolünde ve devlete bağlı bir devlet dini oluşturmaktır. Laik devletin, dini kontrol altına alıp onu resmileştirmesi zalimane bir uygulamadır ve savunulabilir temellerden yoksundur.
Tamamen dini inançtan neş'et eden ve dinin korunması, geliştirilmesi ve gelecek nesillere aktarılması amacıyla oluşturulan vakıf sistemi, Cumhuriyet ile birlikte devletin tekeline girmiş, devlet tarafından vakıflara el konularak dini faaliyetlerin maddi kaynakları kurutulmuş veya tamamen devletin istediği mecraya çekilmiştir. Laik devletin vakıfla nasıl bir irtibatı olabilir? Hangi hakla vakfı kendi kontrolüne alabilir?
Camiler dinin en sivil tezahürleridir. Camiler, ideolojik mekanlar değildir. Devletlerin siyasetlerinin aracı hiç değildir. Camilerde sadece ibadet edilir ve hiçbir siyasi gücün yönlendirmesinde olmaksızın İslam'ın sunumu yapılır. Cumhuriyet ile birlikte camiler, devlet kurumları haline getirilmiş ve hutbeler devletin siyasetlerine göre tanzim edilmiştir. İmamlar memur, camiler de resmi daire haline sokulmuştur. Oysaki imam da cami de devletten bağımsız ve sivil olmalıdır, özgür olmalıdır. Camiler, devletin propagandasının yapıldığı yer veya devlet dininin sunulduğu yerler değildir.
Tesettür, tamamen dinden kaynaklanan bir örtünme şeklidir. Hiçbir rejimin kendi vatandaşının inancından kaynaklanan giyim tarzına müdahale hakkı yoktur. Ne var ki, Cumhuriyetin bidayesinden nihayesine kadar zorla ve zulümle insanlar inançlarına muhalif bir giyim tarzına zorlanmıştır ve zorlanmaktadır. Devlet, sosyal yaşamda dinsizliği bir siyaset olarak uygulamıştır ve uygulamaktadır. Tesettür meselesi, üniversite meselesi değildir. Yaşamın bir parçasıdır. İlk öğretimden tüm devlet kurumlarına ve hayatın her alanında özgür olmalıdır. Bu, müsellem bir haktır.
Yıllarca bir çok devlet kurumunda namaz kılmak ya yasaklanmıştır veya namaz kılınmasına imkan sağlanmamıştır. İbadet özgürlüğü bile kısıtlanmıştır. Bugün dahi ibadet özgürlüğü anayasal garanti altında değildir. Devletin her kurumunda herkes istediği rahatlık içinde ibadetini yapamamaktadır. Özellikle askeriyede sadece namaz kıldığı için işine son verilen insanların hikayeleri ibret vericidir.
Dinin korunmasını ve geliştirilmesini amaçlayan örgütlenmeler yasaklanmış, resmi dini söylemin dışındaki dini söylemlere ciddi cezai uygulamalar getirilmiştir.
Yine tamamen dinden neş'et eden kurban, zekat ve fitre gibi maddi imkanlara devlet müdahale etmiş, bu dini imkanların sivil kurumlarca toplanmasını ve dini faaliyetler için harcanmasını engellemiş ve bu cihetteki çabaları suç saymıştır.
Kur'an eğitimi gibi çok temel ve hiçbir ideolojik yanı olmayan dini bir çabayı bile suç saymış, kendi mahallesinde çocuklara Kur'an dersi veren nice insan suçlu muamelesine tabi tutulup mahkemelere sevk edilmiştir. Bu uygulama, dinsizliğin ve dinsizleştirmenin en uç örneğidir.
Devletin din ile ilgili müdahale etmediği alan kalmamıştır. Bu cür’etkar, haksız, delilsiz, temelsiz ve zalimane uygulamaların muhatabı sadece Türkler veya Kürdler değildir. İnancına göre yaşamak isteyen herkes, bu zulmün kapsama alanına girmiştir. Dolayısıyla da en büyük haksızlık din-devlet ilişkilerinde yaşanmış ve yaşanmaktadır.
Şimdi yeni anayasa yapımı için start verildiğine göre, birinci derecede bu konunun tartışılması ve gündeme gelmesi gerekiyor. Mağduru en çok olan bu sorunun en çok tartışılması, pazarlıkların en fazla bu alanda yapılması, kavga verilecekse, en çok bu konuda hesaplaşmanın olması, taleplerin en canlı olarak bu alanda gündeme gelmesi doğallığın ötesinde zaruri olan değil midir?
Peki fiili durum nedir? Hiç iç açıcı olmadığı kanaatindeyim. En az sesi çıkan, en az talepte bulunan, en az hazırlık yapan, kavgasını en silik şekilde veren, en az baskı uygulayan, en çok çekimser davranan, en edilgen pozisyonları benimseyen kesimler, sözünü ettiğimiz mağduriyeti yaşayan çoğunluktur. Bu nasıl bir tezat? Mağdur çoğunluk, sessiz ve uysal çoğunluğa dönüşmüş durumdadır.
Başbakan Erdoğan, 17 Ekim'de Ak Parti'nin Kızılcahamam'da düzenlenen 18. İstişare ve Değerlendirme Toplantısı'nda yeni anayasaya ilişkin şunları söyledi:
"Bugünkü ihtiyacımıza ister yeni bir kontrat diyelim, ister yeni bir mukavele diyelim, ister adına yeni bir toplumsal sözleşme diyelim, demokrasimizi geliştiren, özgürlük alanlarını genişleten yeni bir anayasanın şart olduğunda herkes hemfikirdir. Biz kontrat gibi, mukavele gibi, sözleşme gibi kavramların hepsinin sınırlayıcı ve yetersiz olduğunu düşünüyoruz. Zira millet eliyle yapılacak olan bu anayasa, Türkiye Cumhuriyeti'nin bütün vatandaşlarına kendi ülkelerinde ev sahibi olduklarını hissettiren, vatandaşlık aidiyetlerini perçinleyen bir anayasa olacaktır. Bu anayasa kiracı ile ev sahibi arasında bir mukavele değil, istisnasız her vatandaşımızın hukukunu güvenceye alan bir toplumsal mutabakat olacaktır."
Bu sözleri sarf etmenin bir sorumluluğu olmalı. Sözlerinin arkasında durmak zorundadır, sözün sahibi. Din-devlet ilişkilerinde mağdur olan çoğunluk, şimdi sahneye çıkıp "biz anayasayı kendi elimizle yapmak istiyoruz, ev sahibi muamelesinde bulunmak istiyoruz, hukukumuzu güvenceye almak istiyoruz" demesi gerekmiyor mu? Sessiz çoğunluk, bu ortamda bile sahneye çıkıp hakkını istemiyorsa, hakkından feragat etmiş demektir. O zaman da şikayetçi olmasının anlamı kalmaz.
Sessiz çoğunluğun ekseriyeti muhafazakar olduğundan Ak Parti'yi kendi temsilcisi gibi görüyor ve gerekeni onlar yapar diye düşünüyorsa, derin bir yanılgı içindedir. Toplumsal talep ve baskı olmazsa, Ak parti çok az şeyler yapar/yapabilir.
Bazı etkili çevre ve şahsiyetler de Ak parti ile olan bir tür çıkar ilişkilerinden ötürü bu tür taleplerde bulunmayı doğru görmüyorsa, onlar da kendi küçük çıkarlarını dinin ve ammenin çıkarına tercih ediyor sayılır.
Muhafazakar kimliğin belirgin özelliklerinden biri de taleplerinde cesur ve baskıcı olmamasıdır. Militarist siyasetlerin uygulandığı dönemlerde bu yaklaşımı anlamak mümkün ama Başbakanın çıkıp millet ev sahibidir, devlet ile mukaveleyi onlar yazmalıdır dediği bir dönemde bile muhafazakar kesim taleplerini yüksek sesle dile getirmezse, haklarının gaspı, müstahakları olur.
Yeni anayasa yapımı, yeni bir fırsattır. Doksan yıllık mağduriyetin telafisi için bir imkandır. Bu imkanı kullanma basiretini, ferasetini, cesaretini gösteremezsek mağduriyetimizin devamını onaylamış olacağız.
Dini duyarlılığı olan, dini gayreti olan tüm şahsiyet ve teşeküllerin, yeni anayasa sürecinde din devlet ilişkilerinin, geçmişin sorunlarını giderecek şekilde düzenlenmesi için öneri paketler sunması, öte yandan da bu önerilerinin kabulü için aktif ve etkin bir çaba ortaya koyması her şeyden önce dini bir sorumluluktur.
 

Sorumluluklarının bilincine varmış bireyler ve bu bireylerden oluşmuş toplum olmamız duası ve temennisi ile...

fitrat.com

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.