1. YAZARLAR

  2. Yavuz Yılmaz

  3. Diktatörlük
Yavuz Yılmaz

Yavuz Yılmaz

Analiz
Yazarın Tüm Yazıları >

Diktatörlük

A+A-

Dini veya din-dışı, kendine karşıt olanı sadece karşıtlığından dolayı fiziksel olarak ortadan kaldırmayı ve dünyayı kendi görüşü etrafında steril hale getirmeyi düşünen; niteliği ne olursa olsun muhalefete yer vermeyen, devletin resmi ideolojisini tüm toplum katmanlarına kabul ettiren siyasal tavra diktatörlük denir.

Diktatörlük, kendine karşıt fikri temsil edenlerin fiziksel varlığına yönelik şiddetten beslenen hastalıklı bir ruh halidir. Bu anlamda çoğulculuğa ve kendine tehdit olarak tanımladığı ötekine kapalıdır. Faşizm, sosyalizm, dini monarşiler birer diktatörlük örneğidir.

Türkiye Cumhuriyetinin temellerinin atıldığı dönemlerde yükselen siyasal anlayıştı diktatörlük. İtalyan Musolini önderliğinde kurulan İtalya faşizmi ve Hitler önderliğinde hayata geçen Alman nasyonal sosyalizmi bu dönemim en etkin siyasal anlayışlarıydı.

Bu iki örnekliğin Türkiye cumhuriyeti üzerine, özellikle tek parti döneminde, etkisi olduğu tartışmasızdır. CHF’nın kurduğu halk evleri tasarımının  ilk örneği İtalya’dır. Tek parti önderliğinde devleti yücelten bir anlayışın kültürel ayağını oluşturuyordu halk evleri. Diğer yanda ise 1917 devrimi gerçekleşen Rusya’da bu kez sol totaliterizmi temel alan bir devrim yapılmıştı. Atatürk tercihini milliyetçilik ve laiklik üzerinden Batı lehine kullanmıştır. Fikir ekseninin büyük ölçüde pozitivizm ile şekillendiğini düşünürsek bu tercihi normal karşılamamız gerekir.

Türkiye Cumhuriyetinin kurumlarına ve kültürel örgütlenmesine baktığımızda İtalya ve Almanya öykünmeciliğini görmek mümkündür. 1930’larda devlet bürokrasisinde yaygın olan Hitler bıyığı söz konusu öykünmeciliğin  en önemli kanıtlarındandır.

Türkiye gibi çok etnisiteli bir toplumda milliyetçilik ve laiklik üzerine kurulu devlet politikasını sorunsuz yürütmek kolay değildir. Devletin onayladığı Sünni anlayış ve Türk tanımı dışında kalan her dini anlayış ve etnisite üzerinde Sünnileştirme ve Türkleştirme siyaseti uygulandı. Uygulanan asimilasyon siyaseti istenilen sonucu verdi mi? Binlerce insanın ölümü pahasına uygulanan bu sistem istenilen sonucu vermediği gibi, devletle toplum arasını giderek açtı. Din ve Kürtler üzerine uygulanan baskılar zaman içinde bu iki kesimden tepki gördü.

1950 yılında iç ve daha çok dış konjonktürün zorlamasıyla baskı altına alınan ve dönüştürülmeye çalışılan Kürtler ve din üzerindeki baskılar azalınca bu kesimler kendini yeniden görünür kılmaya başladı.

1920’de kurulan ve toplumdaki çoğulculuğu yansıtan ilk meclis dağıtılmasıyla onun yerini alan  ikinci meclisten sonra oluşan ve 1950 yılına kadar kesintisiz süren devlet-parti  bütünleşmesi, Türk siyasetinde diktatörlük tanımlamasına en uygun rejimdir.

30 Mart seçimleri sürecinde yürütülen ve Erdoğan’ı hedef alan diktatörlük suçlamasının özellikle ulusalcı-Kemalist kesimden gelmesi açık bir çelişkidir. Seçim sürecinde Erdoğan'ı diktatör olarak tanımlayan Ulusalcı-Kemalist - Milliyetçi-sol siyasal retorik kendi görüşleri dışındaki seçim bürolarına saldırıyordu. Aslında bu söylem önce Gezi olaylarında sonra 17 aralık sürecinde fazlasıyla dillendirilmişti. Özellikle sahaya çekilmek istenen Kürtlerin bu tavra pirim vermemeleri amaçlanan sonucun alınamamasının temel nedenlerinden biriydi.

Hiç kuşkusuz  diktatörlük karşısındakini fiziksel şiddetle yok etmek isteyen bir zihinsel yapıdan beslenir. Tanımlama yaparken bu özellikleri göz önünde tutmak gerekir. Diktatörlüğün bu topraklarda yaygın bir siyasal anlayış olarak taban bulmasının temelindeki dini ve kültürel etkenleri de ayrıca incelemek gerekir.

30 Mart seçim sürecinde yaşanan ve şiddet boyutuna varan olaylar siyasal olarak ötekine karşı duyulan öfkeyi yansıtması bakımından ilginçti. 30 Mart seçim sürecinde saldırıların özellikle iki partiye yöneldiği görülüyordu: Ak Parti ve HDP. Kürtlerin yoğun olduğu bölgelerde ise BDP-Hüda-Par arasında yaşanan gerilimler bir başka sorun alanını teşkil etmekteydi. Öyle görülüyor ki, şiddet siyaseti sadece seçimlerle sınırlı olmayan bir olgudur ve çok daha derin toplumsal nedenleri vardır.

Ulusalcı Kemalizm siyasal retoriği içinde görülen diktatöryel eğilim tarihsel açıdan hiç şaşırtıcı değil. Nihayet tek parti döneminde kurulan farklı partiler/Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Cumhuriyet Fırkası kapatıldıktan sonra idam talebiyle yargılanarak ve bir kısmı da idam edilerek fiziksel olarak yok edilmek istenmişti. Türk siyasal tarihinde diktatörlük olarak suçlanabilecek tek dönem Tek Parti Dönemi ve askeri darbe dönemleridir. 
27 Mayıs darbesini demokratik olarak değerlendiren kemalist -sol zihinden demokrasi çıkması mümkün mü?

Hiç kuşkusuz Erdoğan ve Ak Partinin eleştirilecek yanlışları vardır. Erdoğan’a muhalefet etmek başka, Erdoğan’ın başında bulunduğu iktidarın askeri ve sivil bürokrasiye karşı verdiği mücadeleyi ve Türk siyasi tarihinin demokrasi açısından en ileri reformlarının yapıldığı dönemi diktatörlük olarak tanımlamak başkadır. Erdoğan'ın her söylediği tartışmasız doğrudur anlayışı kuşkusuz sorunlu bir zihin yapısına işaret etmektedir. Ancak bu dönemi 12 Eylülle, hele İstiklal mahkemelerinin hüküm sürdüğü dönemlere benzetmek hiç adil değildir. Son on yıl yapılan reformları görmezden gelerek şüphelenmenin tutuklamaya, başka delil aranmaksızın ceza almaya neden olduğu Takrir-i Sükun dönemlerine benzetmek haksızlık olur.

Diktatörlüğün ilk şartı yanılmaz bir lidere sahip olmaktan geliyor. Bu liderin dindar veya din dışından olması sonucu çok fazla etkilemiyor. Gülen'in söylediği her şey tartışmasız doğrudur anlayışı da diktatörlüğe zemin hazırlar. Nihayetinde bilgi açısından cemaatlerdeki itaat kültürü diktatörlüğe oldukça elverişli bir kültürel iklim yaratır.

Öyle görülüyor ki, Türk ve Kürt siyasal aklı aynı tarihsel iklimi soluyarak büyümüş ve içinde diktatöryel eğilimler bulunan siyasal akıllardır.Bu siyasal aklın hüküm sürdüğü topraklarda siyasal yarışın çatışmaya dönüşmesinden doğal bir şey yoktur. Sevinilecek olan bu siyasi kavgaların büyük toplumsal çatışmalara yol açmadan önlenmiş olmasıdır.

İslamda asıl olan ihtilafların rahmetle sonuçlanmasıdır. Hz.Peygamber’in “ümmetimin ihtilafı rahmettir” hadisi, farklı fikirlerin düşünce zenginliğine yol açacağını gösteriyor. İnsanların hakikatin kendisine,İslama, Kur'an'a ,Allah'ın aziz peygamberine yol arkadaşlığı etmek yerine kendi cemaatine, grubuna,başlı bulunduğu sosyal grubun çıkarlarına angaje olmaları başlı başına bir sorundur. Unutmamak gerekir ki,  insanın ait olduğu grubu savunur onun çıkarları uğruna kendini feda ederken,  İslamı savunduğu yanılgısına düşmesi trajik bir durumdur. Ne yazık ki, Türkiye’deki çoğu dini oluşumda ve cemaatte bu psikoloji yaygındır. Konumu ve bilgi düzeyi ne olursa olsun hiç kimse veya dini grup İslami bilgiyi tekeline alamaz; sadece kendi ürettiği bilginin tek geçerli bilgi olduğunu iddia edemez. 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.