1. YAZARLAR

  2. Muhsin KIZILKAYA

  3. Devrim ve barış... ikisi de olmuyor
Muhsin KIZILKAYA

Muhsin KIZILKAYA

Yazarın Tüm Yazıları >

Devrim ve barış... ikisi de olmuyor

A+A-

Sonra hiç kimsenin hala akıl sır erdiremediği bir şey oldu. Aniden sükunet ortamı bozuldu, silahlar tekrar konuşmaya başladı. Yeniden başa dönüldü. HPG (Halk Savunma Birlikleri) gibi bir oluşum kuruldu. Öcalan’ın sıfatı “Kürt Halk Önderi” olarak değişti. Ama dağda savaşanlar, Kürtlere nasıl bir “kurtuluş vaat ettiklerini” bir türlü bütün açıklığıyla anlatamıyorlardı. “Bağımsız Kürdistan” istemiyorlarsa, silahlı mücadelenin gerekliliğini izah edemiyorlardı. Ve bu ‘izah’, aradan 11 yıl geçmiş olmasına rağmen hala ikna edici bir şekilde yapılmış değil.

PKK’nin silahsızlandırılıp dağdan indirilmesi süreci Habur sınır kapısında kaza geçirip Reşadiye’de şarampole yuvarlanınca, siyasi gündemimize yepyeni bir kavram daha girdi; ‘demokratik özerklik’! (Kavramın kendisinde bir tuhaflık var; ‘demokratik cumhuriyet’i anlarım, eskisini anti demokratik bulursun, yerine ‘demokratik’ olanını istersin amenna.

Ama özerkliğin ‘demokratik’ olanını anlamıyorum doğrusu, belki de literatürde ‘anti demokratik özerklik’ diye bir kavram vardır da ben duymadım.  Kürtlerin kurtuluşunu onda görenler cahilliğime versinler ...)

‘Demokratik özerklik’ tartışması her açıdan ilginç bir doğrusu... Bir kere yazının girişinde sözünü ettiğim, hükümetin şimdi “milli birlik ve beraberlik projesi” dediği, benimle beraber birçok kişinin “Kürt açılımı” adını daha çok yakıştırdığı süreç tökezlememiş olsaydı; Avrupa’dan beklenenler gelmiş, arkasından dağdan bir kafile daha inmiş, hükümet Anayasa değişikliğinin içine Kürtlerin bazı taleplerini sokmuş, seçim barajı yüzde 10’un altına indirilmiş, KCK operasyonu yapılmamış, bazı Kürt belediye başkanları ve BDP yöneticilerinin ellerine kelepçe vurulup tek sıra halinde toplama kampına götürür gibi mahkeme kuyruğuna sokulmamış olsaydı; şimdi hemen herkesin hararetle tartıştığı, o olmasa hayatımız boyunca esaret altında kalacakmışız gibi bizi kurtaracak sihirli bir formül gibi sunulan ‘demokratik özerklik’ kavramı da olmayacak, bu kadar tartışılmayacak, üzerinde konferanslar yapıp kongreler toplanmayacak, içeriğini doldurmak için her hafta “ada yolu” gözlenmeyecek, siyaset bilimi kitapları karıştırılmayacak, daha önce birkaç kez kulağımıza çalınmış olan bu kavram, Abdullah Öcalan’ın vaktiyle “onu istemek geri bir taleptir” özlü sözünün gereği olarak, siyasal belleğimizin karanlık bir yerinde sessiz sedasız duruyor alacaktı. Demek ki “Kürt açılımı” başladığı gibi yürüseydi, Kürtler “demokratik özerklikten” mahrum yaşamaya mahkum olacaklardı.

Etnik meseleler, esasında çözümsüz meselelerdir.  Meselenin kesin çözümü ancak silahlı mücadeleyle mümkün olur.

aklarının gasp edildiğini, ezildiğini, yok sayıldığını düşünen milletler egemenlere karşı savaş ilan eder, silahlı savaşı kazanırlarsa devletlerini kurar, bağımsızlıklarına kavuşur, böylece sorunu çözerler. Ama savaş uzar da bekledikleri ‘zafer’ bir türlü gelmezse, etnik sorunu mevcut sistemin içinde çözmenin demokratik yollarına bakarlar. Bu durumda da sorun hep varlığını korur ama ‘ateşi düşer’, bir takım demokratik reformlarla ‘acısı dindirilir’, sulh içinde bir arada yaşamanın yolu tek çözüm yolu olarak her iki tarafın önüne gelir.

PKK’nin Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı yaklaşık 26 yıldır sürdürdüğü silahlı mücadelenin geldiği yeri; en iyi, PKK’nin kurucusu, ‘önderi’ Abdullah Öcalan özetledi. Ona göre “PKK’nin devrim yapmaya, devletin de barış yapmaya niyeti yok”tu. Öyle de, PKK nasıl bir devrim yapmalı? “Birleşik, bağımsız Kürdistan” şiarı, çok uzak bir geçmişte kaldı artık. Sosyalizmin yıkılmasıyla birlikte Stalinist fikirlerinden vazgeçen, yerine de daha belirgin, daha açıklayıcı bir hedef koyamayan örgüt, lideri Öcalan ABD tarafından 1999’da Türkiye’ye teslim edilince, örgütün önüne yeni bir amaç koydu. “Büyük bir oyunun bir parçası olarak kullanılmışlardı, belirledikleri hedef gerçekçi değildi, tek yol Türkiye Cumhuriyeti’nden ayrılmadan, Kürtlerin bütün haklarına kavuştuğu ‘Demokratik Cumhuriyet’ti.” Bu yeni hedef ışığında silahlı güçler ülke topraklarını dışına çıkartıldı, Newrozlar devletle birlikte kutlandı, tam altı yıl boyunca bir ‘sükunet’ ortamı içinde yeni bir evreye girildi.

Öcalan yeni bir tez geliştirmişti. ‘Ekolojik demokratik toplum’un inşası için herkes elde süpürge çevre temizliğine çıktı. (Gerçi o günlerde memleketim Hakkari’de belediyenin toplayamadığı çöpleri toplamak için leşker bir gün kışlasından çıkıp mıntıka temizliğine gitti ama olsun, ne de olsa Sincan’da olduğu gibi altlarında tank değil, ellerinde çöp torbaları vardı.) Daha sonra “ekolojik, demokratik toplum” tezi yerini “Demokratik Konfederalizm”e bıraktı. Öcalan’ın sıfatı Serok Apo’dan, “Demokratik Konfederalizm Önderliği”ne dönüştü.

Devrim mi yapacaktınız?

Sonra hiç kimsenin hala akıl sır erdiremediği bir şey oldu. Aniden sükunet ortamı bozuldu, silahlar tekrar konuşmaya başladı. Yeniden başa dönüldü. HPG (Halk Savunma Birlikleri) gibi bir oluşum kuruldu. Öcalan’ın sıfatı “Kürt Halk Önderi” olarak değişti. Ama dağda savaşanlar, Kürtlere nasıl bir “kurtuluş vaat ettiklerini” bir türlü bütün açıklığıyla anlatamıyorlardı. “Bağımsız Kürdistan” istemiyorlarsa, silahlı mücadelenin gerekliliğini izah edemiyorlardı. Ve bu ‘izah’, aradan 11 yıl geçmiş olmasına rağmen hala ikna edici bir şekilde yapılmış değil. Bundan dolayı da Öcalan’ın sözünü ettiği ‘devrim’ bir türlü yapılamıyor. Öyle ya, bir ‘devlet’ kurmak istemiyorsan, halk da “sosyalizm” veya başka bir düzen istemiyorsa devrim mevrim olmaz, silahlı mücadelenin de anlamı kalmaz. Uğruna devrim yapacak amacın yoksa devlet de seni büyük bir tehlike olarak görmez. Görmediği için de ‘sürdürülebilir terörü’ içselleştirir, hatta yapması gereken reformları geciktirmek için bunu gerekçe yapar, demokratikleşmeyi savsaklar, senin onu ‘yenemeyeceğine’ kesin kanaat getirdiği için de bir türlü senin istediğin ‘haysiyetli barışa’ evet demez, süreç uzadıkça uzar. Türkiye’de devletle PKK’nin “savaş ve barış” konusundaki inatlaşmasının temel nedeni ve her iki tarafın “açmazı” budur.

AB’nin Yerel Yönetimler Şartı

Ne yazık ki ‘demokratik özerklik’ bu açmazın kilidi değil. Çünkü senin ‘demokratik özerklik’ adını verdiğin aslında ‘özerklik’ olan şey, biz sıradan, ölümlü insanların sözlüğündeki karşılığı yerel yönetimlerin güçlendirilmesidir. Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın gereğidir ve bu şart, 1988’de Türkiye tarafından kabul edilmiştir. Türkiye AB’ye girecekse bu ‘şartı’ yerine getirmeli, merkezin yetkilerini azaltmalı, her bölgenin kaynaklarının büyük çoğunluğunu o bölgeye bırakmalı, yerel meclislerle katılımı artırmalı, demokrasiyi tabanda yaygınlaştırmalıdır.

Bunun için birilerinin silahlı mücadele yürütmesi gerekmiyor; gülerler adama. “Yerel yönetimleri güçlendir yoksa her yere mayın döşer, karakol basar, polis öldürürüm” dersen, ne amacını meşrulaştırmış, ne de “haysiyetli bir barışın” yolunu açmış olursun. Tam tersine çok sıradan, çok haklı bir talebi silahların gölgesinin altına çekmiş olur, barış istemeyen, kan döken taraf konumuna düşersin.

Üstelik ‘demokratik özerklik’ talep edeceğim diye; zar zor yetişmekti olan, demokrasi kültürünün yerleşmesine öncülük yapacak, geri feodal zihniyetin yerine alternatif bir zihniyet dünyasının öncüsü olacak, sanata, kültüre yepyeni katkılar yapacak, kalkınmak için yatırım yapacak, iş sahalarını açacak olan zenginlerini, yani burjuvalarını karşına alırsan; en az senin kadar kimliğinden dolayı acı çekmiş, sürgüne gitmiş, işkence görmüş, horlanmış, aşağılanmış, kendi halkı uğruna hapis yatmış, savaşın bir tarafı olamadığı için hem senden hem de devletten tehdit görmüş, risk almış aydınların büyük bir kısmını “hain” ilan edersen; ağzından “demokrasi” ve “demokratik” gibi kelimeleri hiç düşürmeyip, kendi içinde demokrasinin zerresine tahammül etmezsen, herkesin senin gibi düşünüp hareket etmesini istersen, çok sesliliğin ve çoğulculuğun gereği olarak senin fikrinde olmayan insanları “kendi sahan” olarak gördüğün alanlarda örgütlenmesine izin vermezsen, sadece senin fikrine yakın olanlara kucak açıp senin gibi düşünmeyenlere hayat hakkı tanımazsan, mevcut sistemi değiştirmeden, yani devrim yapmadan “demokratik özerkliği” nasıl kuracaksın? Silahların gölgesinde demokrasi talep edilmez. “Demokratik özerklik” gibi talepler silahların sustuğu bir dönemde konuşulması gereken taleplerdir. Orhan Miroğlu’nun söylediği gibi, “doğru bir talep yanlış bir dönemde” dillendirilirse ister istemez kadük kalır. Yok devrim yapmaya niyetin varsa, kurumların tümünü değiştirip her şeyi yeniden dizayn edeceksen, tıpkı Lenin’in, Stalin’in , Mao’nun, Castro’nun yaptığı gibi binlerce aydını “işbirlikçi”, bütün zenginleri de “hain”  ilan edip sokak ortasında asacaksan, hiç kimsenin diyecek bir şeyi olmaz. Devrim süreci bunu gerektiriyordu, biz de yaptık dersiniz, olur biter. Zaten devrim yapanlar hep böyle dediler. Ama devrim yapmadan, Avrupa Birliği’nin bir şartı olan özerklik için silahlı mücadele yürütüyorsan, üstelik senin önerdiğin modeli kendi fikrine yakın bulmayanı “hain” ilan edip senin fikrinde olmayanlara hakaretler ediyorsan, hiçbir şey kuramazsın. Ne “demokratik özerklik” kurabilirsin bu şartlarda, ne de kimse seni “haysiyetli bir barışa” davet eder. Olan da gencecik çocuklara olur. Onlar ölmeye devam ettikçe sen biraz daha yaşlanırsın. Dışarıda hayat devam eder.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.