1. YAZARLAR

  2. Ali Bulaç

  3. Devletin sanatçıları!
Ali Bulaç

Ali Bulaç

Yazarın Tüm Yazıları >

Devletin sanatçıları!

A+A-

Devlet ile sanat arasında ne gibi bir ilişki var? Devletin bir sanat görüşü olabilir mi ki sanata ve sanatçıya ilişkin kabule şayan olan veya olmayan tercihleri olsun? Başka bir ifadeyle devletin sanatçısı olur mu?

       Eğer bu sorulara “evet” cevabını veriyorsanız, o zaman şu iki soruya da “evet” cevabını vermeniz lazım: Devlet herhangi bir sanat etkinliği yapabilir mi? Mesela devlet şiir yazar, resim yapar veya bir şarkı besteleyebilir mi? Tabii ki “hayır!” Sebebi basit: Devlet ruhtan, akıldan, duygudan ve etten-kemikten müteşekkil gerçek bir şahıs (ve şahsiyet) değil. Gözle görülmez, elle tutulmaz, gayrı şahsi (yani tüzel bir kişilik)dir. Devlet, bir aygıttan ibaret niteliğiyle insanların ona verdikleri yöne göre işleyen siyasi/idari organizasyon, bir mekanizmadır. Devletin koordinatlarını insanlar, yani gerçek kişiler tespit eder. Devlet düşünmez, devlet ideoloji üretmez, devletin dini ve mezhebi olmaz. O beşeri sosyal ihtiyaçları ve insan topluluklarının bir arada yaşama (ünsiyet) zorunluluğu dolayısıyla bazı fonksiyonları karşılamak üzere insanların kendi aralarında geliştirdikleri siyasi bir organizasyon, meydana getirdikleri bir teşkilattır. Salt bir organizasyon, iş gören bir teşkilat olması hasebiyle onun işleyişinde esas alınan bağlayıcı bir hukuki çerçeve ve insanların onun vasıtasıyla ulaşmak istedikleri ahlaki amaçları var. Dolayısıyla devlete nisbet ettiğimiz din, ideoloji, politika vs. şeyler hakikatte insanlara, yani devlet yönetimini elinde bulunduran siyasilere ve yöneticilere aittirler.

        Bugüne kadar insanoğlunun önünde aciz düştüğü en belirgin kurumlardan biri, Tanrı`nın kendisinde bedenlendiğinin iddia edildiği ve başında İsa`nın bulunduğu varsayılan “kilise” olmuştur. İnsanın teokrasinin hükmünü icra ettiği dönemlerde kiliseden neler çektiği malum. Kilise gitti, onun yerini Hegel`e göre “Tanrı`nın yeryüzündeki arzusu ve yürüyüşü” olan ya da Fransız aydınlanmasında “evrensel aklın kendisinde vücut bulduğu düşünülen modern devlet” aldı. Bu devlet yerine geçtiği kilisenin belli başlı dini/teolojik temel varsayımlarını sekülerleştirmek suretiyle geçmişteki gibi ve ondan çok daha fazla nüfuz edici bir kabiliyetle insanın sadece sosyal hayatını değil, zihin ve ruh dünyasını da zaptedip denetlemeye başladı. Bu devletin en ürkütücü örneklerini faşist ve komünist rejimlerde müşahade ettik; bütün tek partili yönetimler de bu iki totaliter rejim şekillerinin şu veya bu versiyondaki tezahürleri oldu. Modern ulus devlet temel nitelikleri itibariyle totalitarizmden beslenir; bu yüzden modern devletin her şey ve her alan konusunda bir görüşü, bir tercihi vardır. Öyle ki Sovyetler Birliği`nde tarihi materyalizmle uyuşmayan görüşleri dolayısıyla fizik ve biyolojiyle uğraşan bilim adamları ya Sibirya kamplarına gönderiliyorlardı ya da ya da akıl hastanelerine.

        Bu devletin tabii ki Komünist Parti tarafından tescil edilip onaylanan resmi sanatçıları vardı. Bu sanatçılar devletin resmi propagandasını yapmaktan öte herhangi bir entelektüel veya sanat değeri olan bir etkinlikte bulunmazlardı. Bundan dolayı 70 küsur yıllık Sovyet komünizmi döneminde ne bir Dostoyevski yetişti, ne de bir Tolstoy. Devletin düşünce hayatına sanata ve kültüre olan müdahaleleri dolayısıyla Sovyetler fersah fersah Çarlık döneminin gerisine düştü.

       Sovyet devlet biçimini andırır özellikleri andıran Türkiye Cumhuriyeti Devleti de, halka empoze edilecek resmi bir sanat görüşüne sahip olmuştur ve bu çerçeveden hareketle diğerlerinden farklı, diğerlerinden imtiyazlı ve resmi korunaklı “devlet sanatçıları” olmuştur, bugün de bu kategoride sanatçıları bulunmaktadır. Aydınların fikir ve sanat hayatında kabul görmenin, itibar ve konum sahibi olmanın ‘devlet onayı’ olduğundan birçok sanatçının hayalini günün birinde “devlet sanatçısı” olmaktır. 1998’de sanatçılar tam ortadan ikiye bölünmüşlerdi; bir bölümü “Devlet bizi de niçin resmi sanatçı yapmıyor?” diye yakınırken, diğer bölümü “Bizden başka devlet sanatçılığına kimse layık değil” diye bağırıyordu. İşin aslına bakılırsa, Devlet Tiyatroları Opera ve Bale Genel Müdürlüğü ile Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası bünyesinde çalışan memurlar gerçek manada “devletin resmi sanatçıları”dır. Diğerleri kökenleri “sivil” olduğundan, isteseler de “resmi sanatçı” olamazlardı.

        Devlet (yani karar verme durumundaki siyasi ve bürokratik şahsiyetler) kimi sanatçıları taltif ve atama yoluyla “resmi sanatçı” ilan ediyorsa ve bu çok arzu edilen bir rütbe ve itibar ise, o zaman sanatçıları memnun etmenin ve aralarında ayırım yapmamanın yolu, sanatın kendisini “devletleştirmek” olur ki, bizim 1923-1950 yılları arasında süren tekparti dönemimizde durum buydu. Böyle bir ortamda, “halkın veya toplumun sanatçısı” lafına yer kalmaz.

      Ama burada bir sorun var: Devletten, toplumdan ve halktan önce sanat insanın bireysel bir etkinliği değil mi? Sanatçı bazı manevi-ahlaki kaygı ve arayışların bilincinde olarak kendi ruhunu kanatlandırmak üzere sanat yapar. Devlet sanatçısı olmadığı gibi halk toplum veya millet sanatçısı da olmaz. Sanat mahiyeti itibariyle sivildir, bireye aittir.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.