1. YAZARLAR

  2. Azad SERHILDAN

  3. Devlet Ve Düşünce Özgürlüğü
Azad SERHILDAN

Azad SERHILDAN

Azad SERHILDAN
Yazarın Tüm Yazıları >

Devlet Ve Düşünce Özgürlüğü

A+A-

Devlet-birey çelişkisinde ana neden düşünce farklılığıdır. Devletten farklı düşünmekle yetinmeyip, devleti eleştiri süzgecinden geçiren bireyler bir devletin yaratmak isteyeceği birey modeline aykırı bir tiptir. Devlet doğası gereği itaatkâr, sessiz bireyler yaratmak için çaba gösterir. Sessiz çoğunluğun sesi olmak onun için biricik amaçtır. Bunun için düşünen bireylere iyi gözle bakmaz. Böyle bir bireyi varlığını tehdit eden bir unsur olarak değerlendirir. Düşünen birey, yaşamını güvenceye almak için devlete gereksinim olduğunu bilmekle beraber, devletin kendisi için ölümcül bir tehlike olduğunu da fark etmektedir. Bu paradoks düşünen birey ile devlet arasındaki ilişkiyi kaygan bir bağlılık haline getirir.

Devletin bireylerin kendilerine has düşüncelerini yasaklamaya çalışması ise birey-devlet çelişkisinin en uç noktasını teşkil eder. Düşüncelerin açıklanmasını yasaklamak, yalnızca düşünceyi üreten insana değil; başkalarını dinleme ve değerlendirme özgürlüğüne de saldırıdır. ‘Düşün; ama içinden düşün’ demek ‘hiç düşünme’ demektir. Bu durum, insanı diğer varlık türlerinden ayıran belirleyici özelliğin ortadan kaldırılarak insansallıktan uzaklaşılması anlamına gelmektedir. Hâlbuki sağlıklı bir beyin devamlı düşünür ve sorgular. O, yalnızca başkalarının düşüncelerini sorgulamakla yetinmez; kendi düşüncelerinin de eleştirisini yaparak, daha doğru sonuca ulaşmaya çalışır.

George Orwell ‘1984’ adlı meşhur romanında devleti, bireyin özel hayatını dahi kamulaştıran bir hayalet olarak anlatmıştır. ‘Büyük Birader’in yönetimindeki bu devlette, bireyin tüm yaşam alanları dinleme cihazları vasıtasıyla kontrol altına alınmıştır. Atılan her adımın dahi izlendiği bu romanda dikkat çekici birkaç özellik söz konusudur. Bu özelliklerden ilki bütün vatandaşların devletin resmi ideolojisine bağlı olma zorunluluğudur. Vatandaşların resmi ideolojiye bağlılıkları sürekli kontrol edilir. Bu bağlılığı pekiştirmek için, devlet düşmanlığı yapanlara karşı her gün ‘iki dakikalık nefret’ uygulaması yapılır. Duyguların alevlendiği bu anlarda, ritmik bir şekilde devlet marşının okunması da mutlak sevginin ve itaatin oluşumuna neden olur.

Bu romanda dikkat çekici diğer bir özellik ise dilin tahrip edilmesidir. Dilin yozlaştırılmaya çalışılması bilinçli bir politikanın sonucudur. Çünkü dil ile düşünce arasında paralellik söz konusudur. Dilin zenginliği düşüncenin zenginliği, dilin fakirliği ise düşüncenin fakirliği anlamına gelmektedir. Eski dilin kavramları ve kelimeleri ortadan kaldırılarak içi boş kelimeler ve kavramlar piyasaya sürülür. Ortaya çıkan yeni dilin adı ise ‘Yenikonuş’tur. Buradaki amaç ise, düşünce gücünün zayıf olacağı bir millet meydana getirmektir. Bu milletin en önemli özelliği ise, devlet mekanizmasının çizmiş olduğu sınırlar içerisinde düşünmek, bu sınırlar dışına taşmamaktır.

Fiziken, zihnen ve ruhen ele geçirilmiş olan bu romandaki birey ile günümüz bireyi arasında çok büyük benzerlikler söz konusudur. Doğuştan itibaren gerçekleştirilen beyin yıkama operasyonları, sert sosyal yasalar ve şartlandırma merkezleri günümüzde yakinen hissettiğimiz trajik durumlardan birkaçı. Günümüzde şartlandırmanın en güzide aktörleri ise televizyon yayıncıları ve okul öğretmenleridir. Devlete bağlılığın Tanrı’ya bağlılık gibi kutsal bir görev olduğu, Tanrı’nın cennet ve cehenneminin olduğu gibi, devletin de cennet ve cehenneminin olduğu bu kanallar vasıtasıyla halkın beynine empoze edilmeye çalışılır. Kendileri de birer köle olan bu aktörlerin misyonu ‘Köleliği Sevdirme’ propagandası yapmadır. İşin trajik-komik tarafı ise bu aktörlerin özgürlüğün bekçiliğini yaptıklarını her platformda dile getirmeleri ve ruhlarına kadar işlemiş olan uşaklığın farkına varamayacak kadar ahmak olmalarıdır. Kraldan çok kralcılık yapan bu propagandistler, devletin çizmiş olduğu sınırlar dışına taşanlara iyi gözle bakmaz; onları yok etmenin çözüm yollarını aramaya çalışır. Statükocu zihniyetin taşıyıcıları olan bu kesimler, statükocu paradigma tarafından karanlıkları aydınlatan birer meşale olarak yansıtılmaktadır. Aynı zamanda bu tipler, akleden ve aklettiğini pratik hayatına yansıtmaya çalışan bireyleri yıldırmak için, psikolojik savaş yoluna başvurarak, bu bireylerde ruhsal çöküntünün hâkim olmasına gayret gösterirler. Eğer düşünen birey içsel açıdan yeterince motive olamamışsa yok olmanın eşiğine doğru sürüklenir.

‘Düşüncelerinize karşıyım; ama söz söyleme özgürlüğünüzü sonuna kadar savunacağım’ diyen Voltaire ideal bir devletin zihin dünyasının şemasını çizer. Böyle bir devlet tüm bakış tarzlarına eşit bir mesafede yaklaşarak, bu bakış tarzlarının kendilerini ifade edecekleri bir platformun oluşumuna zemin hazırlamakla beraber, böyle bir anlayışın gelişmesini teşvik edici çalışmalar yürütür. Düşüncelerin rahatça ifade edilebileceği böyle bir toprak parçasında özgürlüğün havasını soluma imkânı doğacak; bu doğuşun akabinde düşünme kompleksinden sıyrılmış sağlıklı bireyler yetişecektir. Düşünmenin sonucunda ortaya çıkan düşüncenin –ki bu düşünce sosyal, siyasi, iktisadi, dini, ahlâki vb.- toplumun her kesimince konuşulduğu, dinlenildiği, tartışıldığı bir vatan özlemle beklenilen bir vatandır. Fikir özgürlüğünün hâkim olacağı böyle bir yerde engellenmesi gereken tek husus hakaret, sövgü ve iftiradır. Korkunun, endişenin, sıkıntının asgari seviyeye ineceği böyle bir devlet modelinde insana özgü gerçekliğin farkına varılacak ve insan oluşun taşıdığı anlam zihinlerde şekillenmeye başlanacaktır.

Önceki ve Sonraki Yazılar