1. YAZARLAR

  2. Kemal BURKAY

  3. Derin Devlet Tiyatrosunda Kürtler ve Türkler
Kemal BURKAY

Kemal BURKAY

Kemal BURKAY
Yazarın Tüm Yazıları >

Derin Devlet Tiyatrosunda Kürtler ve Türkler

A+A-

12 Haziran seçimleri yaklaşırken gerilim artıyor. Bu beklenmeliydi.

Bir yandan ordunun eylemsizlik ilan etmiş PKK gerillalarına karşı sürdürdüğü operasyonlar, diğer yandan bu dönemde de BDP politikacılarına, seçilmiş belediye yöneticilerine yönelik süregelen KCK operasyonları bu gerilimi tırmandıran etkenler oldu. Bunlar açık ki PKK’nın eylemsizliğini bozmaya, ortalığı karıştırmaya ve bunun için –Kürt ve Türk- her iki tarafta kamuoyunu hazırlamaya yönelik eylemler.

PKK-BDP kesimi bundan dolayı AK Parti’yi, hükümeti ve polisi suçluyor. Peki, asker tarafından gerçekleştirilen operasyonlar, özellikle de şu dönemde hükümetin işine gelir mi? Gelmez. Bu, baltayı kendi ayağına vurmak olur. AK Parti’nin, seçimleri tehlikeye sokacak, hatta provoke edecek bu türden eylemleri istemesi beklenemez. Üstelik de kamuoyu yoklamalarına göre yüzde 50’ye yakın bir seçmen desteğine sahip durumdayken.

Bu eylemleri yapan, yaptıran odak bellidir: Kürt sorununun barışçı çözümüne karşı, Kürt halkının istemlerini hep zorla şiddetle bastırıp bundan kendisine rant sağlayan, sivil siyaseti bugüne kadar vesayeti altında tutmuş, her zaman son sözü söylemiş, öteden beri demokratikleşmeye karşı, halkoyuna güvenmeyen, bu süreçleri her keresinde darbelerle kesintiye uğratıp ülke politikasını gönlüne göre dizayn etmiş asker-sivil bürokratik kesim. Bir başka deyişle militarist-Kemalist kesim.

Türk derin devleti geçmişte Kontrgerilla gibi, ırkçı-faşist bozkurtlar gibi, İslamcı kesimleri de ülkenin demokratik güçlerine, sola, Kürtlere ve Alevilere karşı kullandı. Ülkeyi yöneten sivil politikacılar da bu konuda militarist kesimle tam bir işbirliği içinde oldular.

Ama militarist- Kemalist bürokrasi yeri geldiğinde sistemin bu türden politik kurumlarını, siyasi partileri ve onların liderlerini de bir yana itti, darbeler yaptı, rejime yönelik ”tehlikeleri” kısa yoldan bertaraf etti.

Rejim İslamcı hareketi 12 Mart ve 12 Eylül öncesinde olduğu gibi, tehlike olarak gördüğü halk güçlerine ve özgürlük isteyen toplum kesimlerine karşı etkin biçimde kullandı ama, ona iktidarı, yani direksiyonu teslim etmeyi hiç düşünmedi. İslamcı hareketin güçlenip de iktidar olmaya yeltendiği böyle durumlarda ”irtica” diye suçlayıp ezdi.

Erbakan’a bu nedenle yol vermedi. Ona politikalarını dikte ettirdiği halde, başbakanlığına uzun zaman katlanamadı ve alaşağı etti. AK Partiye de bu nedenle başından beri karşı oldu; önce parlamentoya güçlü biçimde girmesini ve hükümet olmasını vargücüyle engellemeye çalıştı, ardından da darbelerle devirmek için elinden geleni yaptı.

Ama bu kez, hem değişen ülke, hem de dünya koşulları nedeniyle bunu, en azından bugüne kadar başaramadı. Bundan sonra başarır mı? Zor… Özellikle de Ortadoğu’da askeri diktatörlüklerin, Baas türü rejimlerin halk hareketleri sonucu bir bir çöktüğü bir ortamda.

Buna rağmen artık pes ettiler mi dersiniz? Hayır. Can çıkmadıkça huy çıkmaz ve darbeden umut kesilmez!

Evet son çıkışlar da bu kesimin ürünüdür. Bir yandan CHP’de Kılıçdaroğlu eliyle dekor değişikliği yapıp, MHP’ye kuvvet şurubu verip ve başka türden tezgahlarla AKP’nin yolunu kesmeye, kendilerine yandaş CHP-MHP kesimini iktidara taşımaya çalışırlarken, diğer yandan bunun yetmediğini gördüler. Bu nedenle seçimleri önlemek ve bir askeri müdahale ortamı yaratmak için şu malum beylik yöntemlerini başvurdular.

Bu onların bir bakıma, ”en son” değilse de, son önemli hamlelerinden biri. Ne yapıp edip, geç olmadan yeni bir AK Parti iktidarını engellemeliler… Bu amaçla gerekirse seçimleri de… AKP bir daha güçlü biçimde iktidara gelirse, elbet, demagojisini yaptıkları gibi ülke bölünmez, Türkiye batmaz, zaten varolmayan ”laiklik” uçup gitmez. Ama Kemalistlerin gücü daha da azalır. Ergenekon davası tasfiye edilemez, Silivridekiler özgür kılınamaz ve belki dışardaki as elemanların da durumu tehlikeye girer…

Hele hele kahraman ordumuz imtiyazlarının bir bölümünü daha yitirebilir, belki de darbelerin yolu kapanır!

Bu süreci durdurmanın ve tersine çevirmenin en etkili aracı ise terör. 12 Mart ve 12 Eylül öncesinde olduğu gibi ortamın teröre boğulması… Yani bu bayların en iyi bildiği yöntem…

Eylemsiz durumdaki PKK gerillalarına karşı son operasyonların nedeni budur. Bu eylemler ve KCK operasyonları Kürt sokağını kışkırtmaya yöneliktir. Kastamonu’daki eylemse bu zincirin diğer bir halkasıdır. Bu da Türk sokağını kışkırtmaya yönelik.

Ben Kastamonu’daki eylemi de aynen, Reşadiye gibi, PKK’lıların yaptığı kanısında değilim. Bölge PKK bölgesi değil, Kürdistan’dan fersah fersah uzak. Oraya gidip gelirken bile yüz kere fark edilirler; orada gizlenemez, halk desteği alamazlar. Orta ve Batı karadeniz bölgesi General Veli Küçük ve benzeri JİTEM elamanlarının yıllarca ekip biçtikleri bir bölge. Burada yeterince Ergenekon hücresinin bulunması doğaldır. Ilgaz dağları ise Özel Hareketçilerin eğitim bölgesiymiş. Burada yabancı kuş uçar mı?..

Sözde PKK’lılar Dersim’den çıkıp buraya kadar yayılmışlar!.. Buna kargalar güler. Nasıl Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okan’a karşı eylem yapıp Hizbullah’a yükledilerse, İlgaz’da da Başbakan Erdoğan’ın konvoyuna yönelik eylem yapıp PKK’ya yüklediler.

Oyun görmesini bilenler, aptal olmayanlar için çok açık. Önce PKK’ya ve Kürtlere saldır, ardından da Kürtler adına polise ve hükümete saldır, ortamı gerebildiğin kadar ger…

Örneğin Erdoğan bizzat konvoyun içinde olsa ve zarar görse ne olacaktı? Böyle bir durumda ülkenin nasıl alt üst olacağını ve ”kurtarıcılar” ın harekete geçmesi için yeter nedenler oluşacağını tahmin etmek zor değil.

Peki hükümet bunun farkında değil mi? Tabi ki farkında. İstihbarat kaynakları elinin altında ve olup biteni de anlamayacak kadar saf değiller. Erdoğan, Kastamonu saldırısının hemen ertesinde bunu yapanların ”demokratik sürece güvenmeyen, karanlıktan medet uman” kesimler olduğunu söyledi. Ancak bu kadar söylenirdi. Ama hükümet dönüp de bu ülkenin  Genenelkurmayı’na hitaben, ”Bütün bunları sen yapıyıyorsun!” diyemez, köprüleri atamaz. Nasıl ki Genelkurmay da hükümete dönüp açık açık, ”ben seni alaşağı etmek istiyorum!” demiyorsa… Bu, uzun zamandır süregelen ve daha uzun zaman alacak bir bilek güreşi.

Peki Erdoğan konuşmasında ”bölücüleri, ayrılıkçıları” neden işin içine karıştırdı? O da ayrı mesele. Erdoğan seçim politikası yürütüyor. Bu propaganda furyasında o da MHP ile milliyetçilik yarışı içinde, ”bölücülere” atıp tutmak puan kazandırıyor…

Elbet bu hoş bir şey değil. Bu Erdoğan’a ve partisine birkaç puan kazandırsa bile ülkeye ve topluma bir şey kazandırmaz. Ülkeye gerekli olan şovenizm yarışı değil, gerçeklerin anlatılmasıdır. Toplum ancak terörün arkasındaki gerçek odakları böyle tanır, sorunların nedenini kavrar ve çözüme destek verir.

Erdoğan ne yazık ki, “Açılım” sürecinin daha başında, Habur gösterilerinin ardından durdu, hatta rücu etti; bugün Kürt sorunu yoktur demeye kadar vardı.

Erdoğan bu tutumla seçimlerden büyük farkla galip çıksa ne olacak? Gerçekten ileri, demokratik, sivil bir anayasa mı yapacak? İhtimal bile vermiyorum. Devasa Kürt sorununu tanımayan ve eşitlik temelinde bir çözümü düşünmeyen herhangi bir iktidar demokratik bir anayasa yapamaz. Erdoğan’sa yeniden “Kürt sorunu yoktur” diyecek kadar gerilemek bir yana,  aklını başkanlık sistemine takmış. Başkanlık sisteminin ise böyle bir ülkede demokrasiye  bir yararı olmaz. Mevcut anayasal sistemde cumhurbaşkanının yetkileri zaten gereğinden çok, bunlara bir de Amerikan türü yetkiler eklense ortaya ancak bir sivil diktatör çıkar. Türkiye bir Ortadoğu ülkesidir ve buralarda Batı standardında bir demokrasinin yerleşmesi çok yıllar ister. Bu hamur daha çok su götürür.

Erdoğan’ın, başta Kürt sorunu olmak üzere, sorun çözmekte neden durduğunu ve gerilediğini zaman zaman açıklamaya çalıştım. Bir kere, ordu dahil, statükocu güçleden güçlü tepkiler gördüğü için. İkincisi, değişim sürecinde çıkarı olan kesimlerden, işçi örgütlerinden, solculardan, Kürtlerden ve Alevilerden yeter destek görmediği, hatta onlar tarafından da kösteklendiği için. Ayrıca kararlı bir demokrat ve değişimci olmadığı, bu işi kendisine, partisine, dayandığı tabanın istemlerine gerekli olduğu oranda istediği için… Bu nedenledir ki güçlükler karşısında durdu ve karşı güçlerle, statükoyla uzlaşmaya yöneldi.

Ne var ki bu uzlaşma, bu geri çekilme, Kürt, hatta demokrasi sorununda, AB ile ilişkilerde statükocu güçlerle aynı hizaya gelme, onun iktidarına güvence olmaya, daha doğrusu onu iktidar yapmaya yetmedi, yetmez. Görülüyor ki hâlâ ona ve partisine katlanamıyorlar, onu devirmek için her türlü yolu ve yöntemi denemeye devam ediyorlar.

Erdoğan ve bir bütün olarak AK Parti, İslamci kesim, kendi özgürlüklerinin başkalarının özgürlüğüne bağlı olduğunu anlamadıkça kendileri de özgür olamazlar. Emekçiler de öyle, Kürtler de Aleviler de öyle… Kimse kendi kozasına çekilerek ve salt kendisi için özgürlük ve demokrasi isteyerek buna ulaşabileceğini sanmasın. Özgürlük  ve demokrasi ancak onun için el ele vererek, bunun için güçleri birleştirerek kazanılabilir.

*   *   *

Öte yandan, Erdoğan Kastamonu saldırısının nereden geldiğini bildiği halde, neden “bölücüleri”, “ayrılıkçıları” işin içine karıştırdı diye soruyoruz. İyi de, “bölücü” ve “ayrılıkçılar”ın kendileri neden kendilerini karıştırdılar, bir de işin bu yanına bakalım…

Kastamonu olayının hemen ardından, Reşadiye olayında olduğu gibi, PKK eyleme sahip çıktı. Aynen ordu sözcülerinin ve Kastamonu Valisi’nin dediği gibi, eylemi yapanların Dersim yöresinden geldiğini ve eylemin salt polise yönelik olduğunu söyledi. Üstelik bu kez, bu birimin kendi inisiyatifiyle bu işi yaptığını söyleme gereğini de duymadan…

Kanaatimi yukarda söylemiştim: Bu eylemin, aynen Reşadiye gibi, doğrudan Ergenekon elemanlarınca yapıldığı kanısındayım. Bu da elbet benzer birçok eylem gibi, günü gelir açığa çıkar. Belki atı alan üsküdarı geçmeden, belki de geçtikten sonra… Ama ister bu işte PKK taşeron olarak kullanılmış olsun, ister doğrudan Ergenekon’un kendi hücreleri tarafından yapılsın, bu derin devlet işidir. Bunu görmeyip, “komplo teroirisi” diye dudak bükenlerin aklına ise şaşarım. Tabi eğer bilmezden gelip görevleri gereği bile bile çarpıtmıyorlarsa…

Peki PKK neden olayın üstüne atlayıp sahip çıktı? Salt övünmek için mi, huyu böyle olduğu için mi?

Hayır, işi böyle olduğu için… Buna mecbur olduğu için…

Öcalan Genelkurmay’ın, PKK’da Öcalan’ın hizmetinde değil mi?. Allahaşkına bu ülkede, sıradan yurttaşı bir yana bırakın, bunu bilmeyen siyaset adamı, gazeteci, yazar çizer var mı? 

Bu bir sır mı? Öcalan bunu kameraların önünde söylemedi mi? PKK, BDP, KCK, falan filan da iradelerini ona teslim etmiş değiller mi?.

PKK ve yandaş örgütler içinde kimi kilit noktaları tutan, örneğin PKK kurulduğundan beri işini sürdüren Duran Kalkan gibilerini saymıyorum bile.

Bazı saftirikler, onu bir barış elçisi ve Mandela diye sunmayı sürdüredursunlar, Öcalan, bu canının telaşında ve ”hizmetteki adam”, İmralı’daki hücresinde, kendi deyişiyle ”alt düzeyde elemanlarla” (siz bunu alt düzede MİT’çi anlayın) görüşüp eylemsizlik kararları verse bile, bunu her keresinde yine kendi eliyle bozuyor. Çünkü MİT elamanları gittikten az sonra da İmralı’nın asıl sahipleri, ”alt düzede subaylar” geliyor ve Genelkurmay’ın direktiflerini iletiyorlar. Öcalan’ın üzerinde etkili olanlar da asıl olarak onlar.

 

Bu durumda başka türlü olabilir miydi?

PKK bir kez daha bu oyunda, bu danışıklı dövüşte, derin devletin partneri rolünü oynamakta.

Özetle, İslamcı kesimle Kemalist kesim arasındaki bu bilek güreşinde kimse halka doğruyu söylemiyor. Oyun zaten Türk derin devletinin oyunu. Ama AK Parti de gerçeği söylemiyor, PKK-BDP kesimi de…

Kitleler ise, Ordu ile PKK arasındaki bu danışıklı dövüşe, Karagöz-Hacıvat kavgasına, perde gerisinde her iki kesimin iplerini de elinde tutan ustanın, Genelkurmay’ın kozmik odalarında oyunu yazan ve sahneleyen ustaların marifetlerini bilmeden anlamadan, çocuklar gibi dalıp gitmişler… Perdede gördüklerinden zaman zaman heyecana kapılıyor, kendi aralarında çekişiyor, çığlıklar atıyorlar…

Ben bunu bugüne kadar çok yazdım ve yazmaktan bıktım, sıkıldım. Birçoklarının körlüğü, sağırlığı, hele hele vurdumduymazlığı, boşvermişliği karşısında, yine de kendimi tutamadım ve bir kez daha yazdım. Susmayı kendime yakıştıramadım.

Bu acımasız oyunda hayatları feda edilen Kürt ve Türk gençleri için içim sızlıyor. Dağ başlarındaki çocuklarımız, yurtlarını kurtarmak için, özgürlük için oraya çıktılar. Ama ne yazık ki çoğu dönen oyunların farkında değil. İmralı’daki muhteşem ”Serok”un, Türk mahkemesindeki, ”Pişmanım, hizmetinizdeyim, ne istiyorsanız onu yapayım!” biçimindeki sözlerini bile ya bilmiyor, ya da yorumlayamıyorlar…

Bu oyunu hâlâ fark edemeyen Kürt ve Türk kamuoyu için üzülüyorum.

Bu oyunu hâlâ fark edemeyen Kürt siyasilerin, ”aydın”ların, ”revşenbir”lerin vs. aklına şaşıyorum.

Çok güzel fark ettikleri halde, şu veya bu nedenle, bile bile bu oyuna katılanlara, destek verenlere, bu türden ruhunu ve vicdanını yitirmiş olanlara ise zaten diyecek sözüm yok.

Eğer bu ülkenin -Kürt ya da Türk- namuslu siyasileri, aydınları bu oyunu kavramaz, adını koymaz ve gerçeği dobra dobra söylemezlerse, buna uygun bir tavır belirlemezlerse, ülke bu batakta debelenmeye ve acı çekmeye devam edecek. Ve şu anda ”Kürt siyasi hareketi” denenler tarafından, temel istemleri çoktandır terk edilmiş olan Kürt halkı, daha uzunca bir dönem yanlış kulvarlarda oyalanacak, enerjisi tüketilecek. Bunun ona neye mal olacağını söylemeye ise dilim varmıyor…

Yapılması gereken, ”Gocuklu celep kaldırınca sopasını” sürüye katılıp ”adeta mağrur salhaneye koşmak” değil, onurlu ve başı dik olmaktır.

Özgürlük böyle hak edilir.

www.kurdistan.nu

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.