1. YAZARLAR

  2. Veysel YENİGÜL

  3. Değişim, Yeni Dengeler, Entellektüeller ve Gezi
Veysel YENİGÜL

Veysel YENİGÜL

Fikirzemini
Yazarın Tüm Yazıları >

Değişim, Yeni Dengeler, Entellektüeller ve Gezi

A+A-

''Geleneksel analiz derin bir hayal gücü yoksunluğunun sıkıntısını yaşamaktadır. O bulutların geçmesinin kalıcı olduğunu hayal eder ve dünyanın geniş bir bakış açısıyla görünmesi konusunda meydana gelen güçlü, uzun dönemli değişikliklere karşı kördür.''   
  
                             
*George Friedman / Gelecek Yüzyıl 

     Son iki-üç yıl içinde, yani ''Arap baharıyla'' birlikte Ortadoğu ülkelerinin dayandığı o çürük temeller teker teker çatırdadı. Sadece bu ülkelerdeki dini-ideolojik yapılar değil, cemaatler ve kanaat önderleri de tabiri caizse çuvalladı. Bu dönemde tüm kurum, kavram ve ezberler altüst olurken belki de en acınası durumdakiler entelektüeller oldu. Onlar gözümüzün önünde yaşanan en yalın gerçekleri bile teşhis edemedikleri gibi, kamuoyunu kendi ''hakikatleri'' doğrultusunda manipüle ettiler. Oysa entelektüeli var eden ve görünür kılan şey kendi hakikatine göre tavır almak değildi; evrensel anlamda kendi öznel kanılarından ve duygularından bağımsız olan HAKİKAT'i savunabilmesi idi. Anlayacağınız bu toprakların adalet ve demokrasi sorunu kadar yakıcı ve güncel bir ''entelektüel sorunu'' olduğunu da gösterdiler. Bu ''entelektüel hiçlik'' özellikle Kürt meselesini, sorunun kaynağı ve mahiyeti hususunda her şeyin ayan beyan ortaya döküldüğü bir zaman diliminde iktidara ve mensubu oldukları halka gerçeği söylemek yerine; geçen asırdan kalma egemen paradigmanın ‘sorun’ olarak tanımladığı haliyle okumaya devam ederek onunla başa çıkma hususunda hiç de ahlaki ve adil olmayan bir role bürünmüştür. Ortadoğulu müslüman ve laik entelektüeller, bu süreçte bilgilerini hakikatin anlaşılmasına adamak yerine, çıkarları gereği cemaatlerine, partilerine ve iktidarların stratejik hizmetine sokmak için canhıraş bir mücadele içinde olmuşlardır. Bugün hâlâ entelektüel analiz (ve analistlik) iddiasında olanların ilk yapması gereken şey, bu entelektüel iflasın kabulü olmalı. 

     Aynı şekilde entelektüeller, Müslüman toplumlarda değişim sürecinde yaşanan krizi tahlil ederken tarafgirliklerini gizleyememişlerdir. Ortadoğu’nun son yüzyıl içindeki klasik siyasi dengeleri içinde kendini çok iyi gizlemeyi başaran ''siyasi aklın’ sözcüsü entelektüel''in; dengelerin değişmesiyle birlikte maskesi düşünce inandırıcılığı kalmamıştır. Zira, olayları mezhepler üstü ve ulusların kadim çıkarlarından bağımsız ele alan bir düşünce adamı bile bulunamıyor artık. Bu yüzden, gerek İslamcılığın ve gerekse solculuğun pratikte ideolojik olarak iflas ettikleri gerçeği ayan beyan ortadadır. Bu nedenle yeni dönemi bu kavramlara dayalı siyasi okuma biçimleriyle anlamak beyhudedir. Anlaşılması ve yeni baştan temellendirilmesi gereken kavramlar: millet, iktidarın paylaşımı, mezhep faktörü, siyasal kimlik, egemenlik ve 'eşit vatandaşlık hukuku'dur. 

     Modernleşen müslüman toplumlar zorunlu ve hızlı olarak değişim sürecine girmiştir. Bu zaviyeden, Küreselleşme gerçeğini ıskalayarak hiçbir olay ve olguyu analiz etme ve anlama imkanı kalmamıştır . Bu dönemin geçerli değerleri ise refah, özgürlük, bireysellik ve eşitliktir. Burada toplumsal değişimin beraberinde getirdiği yöneten ve yönetilen algısı, klasik Ortadoğu siyasal kültürün öngördüğü çerçeveyi aşıyor. Bu noktada kendi düşünce ve medeniyet temellerine dayanarak, değişime cevap veremeyen; daha doğrusu iki yüzyıllık bir yenilgi ve teslimiyet psikolojiyle içe kapanan köklü ama baskıcı rejimler, (Türkiye, İran ve Mısır örnek verilebilir) siyasal ve tarihsel kodlarına müracaat ederek, stratejilerini bölgesel ve ulusal menfaatlerini koruma temelinde geliştirdiler. Oysa bu stratejiler geleceği kurtarmaya yetmiyor. Çünkü özünde klasik tarihi iktidar kavgaları yatmaktadır. İslam dünyasının bu kavgalı haliyle kendi içinde barışı tesis etmesi hayaldir. İslam dünyası, geçen yüzyılda bir ingiliz(anglo-sakson) siyasi aklın projesi olarak hayata geçirilen siyasi yapay sınırlarını adilce yeni baştan çizecek bir iradeye kavuşmadan, huzuru bulamaz. Kürt coğrafyasının dört tarafa bölüştürülmesi büyük bir oyundu. Bu oyun üzerinden İslam dünyası ve müslümanlar arasında envai türden çelişkiler, zalimane yönetimler ve fitne politikaları ekilmiştir. Müslüman coğrafyasının hak ve adalet temelinde barışa kavuşmasının ve asli dinamiklerine uygun bir eksene oturmasının yolu Kürtlere haklarını iade etmekten geçiyor. Aksi halde, çelişkiler ve fitne politikaların sonu gelmez.

     Gezi olaylarının perde arkası

     Olayların başlangıcındaki haklı tepkileri epey kişi yazıp çizdi. Ben de katılıyorum ama bu hususta yazılıp çizilenleri tekrar etmeden şu noktaya da dikkatinizi çekmek isterim: Türkiye'de geleneksel toplumsal çevreyi temsil eden muhafazakar-dindar Anadolu çıkışlı sermaye ile eski sermayedar laikçi-pozitivist sınıfı temsil edenler arasındaki rekabetin damgasını vurduğu bir kavga oldu bu aynı zamanda. Özellikle, eski imtiyazlı sermayedar elitlerin, sermayenin yeni dağıtım mekanizmalarından rahatsızlık duydukları gerçeğinin altını çizmekte fayda var. Bu sınıfın, özgürlükler ve demokrasi noktasında toplumsal hassasiyeti olan demokrat çevrelerin, özel yaşam kaygılarını da arkasına alarak organize olmasına katkı sunduğu isyanların doğasını, hükümet ilk başlarda anlamamazlıktan geldi. Daha sonradan işin diğer boyutları da süreç içinde açıklığa kavuşunca, stratejisini değişti ve perde arkasındaki güçlerle mücadele eksenine oturttu.  

     Kanımca, bu eylemlerle Ak Parti'nin eli zayıflatılmak ve özgüveni sarsılmak isteniyor. Buradaki asıl gaye; Ak Parti’nin kaldığı yerden kadim sorunlara köklü çözümler getirmeden, onları çözüyormuş gibi davranarak gününü gün edip sahneden çekilmesini sağlamaktır. Ak Parti eleştirisi farklı şeydir ama uluslararası boyutu olan, gerek global gerekse imtiyazlı eski yerel sermayedarların bil fiil desteklediği bir ''direniş''e meşruiyet kılıfı addetmek doğru değildir. Türkiye, ekonomide yükselen bir güçtür. Bu süreçte Kürtlerin önü de açıktır. Beğenelim ya da beğenmeyelim ama ortada bir süreç var işliyor barışa dair... Eğer bu sekteye uğrarsa her ey tersine dönebilir. Anlayacağınız eski güçlerin geri dönüş hamlesidir bu senaryo. Erdoğan'ın stratejisi gereği başlattığı süreç kolay bir lokma siyaseti değildir. Türkiye büyük oynuyor. Bu yüzden Erdoğan, Türk toplumunun büyük çoğunluğunun dayandığı ve kabul gördüğü sembollere sığınarak keskin bir siyaset güdüyor. Aksi takdirde stratejisi çöker ve Kürt meselesini çözemez. Çözemezse zaten gitmek zorunda kalacak... Türkiye, Kürtlerle büyümek ve süper güç olmak istiyor. İstediğine kavuşmak için de olsa ileride Kürt devletine hamilik veya genel manada 'Birleşik federatif' yapıya yeşil ışık yakmak zorunda kalacak... Ortadoğu’da ‘Kürd ve Kürdistan sorununu’ menfaatlerine uygun şekilde çözüme kavuşturma hedefine kilitlenmiş bir Türkiye’yi bazı güçler istemiyor. Meseleye bu perdeden de bakmak lazım geliyor. 

     Sonuç olarak: ''Erdoğan'a bağlılık veya düşmanlık'' temelinde bölünen ve çatışan bir toplumsal yapıya doğru gidilmekte... 

     Bunun olumsuz sonuçları da olabilir. Bu hengamede Anayasa, uzlaşma, Kürt hakları, demokratikleşme v.s konular askıya alınmak isteniyor. Türkiye'de toplumsal çevrenin siyasal merkeze yürüyüşü gerginliğin dozunu artırmaya devam edecek. Burada iki tür sonuç çıkacak kanaatindeyim: Sürecin sonunda ya toplumsal çevre, siyasal merkezi ele geçirir, yeniden tanımlar ve yapıyı sıfırdan inşa eder; ya da siyasal merkez, çevrenin enerjisini kısmen içselleştirerek ve onu bir yerde kendine benzeterek bünyesinde eritecektir. 

     HINIS HABER

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.