1. YAZARLAR

  2. Zeki Savaş

  3. Değerler Manzumesi Açısından Suriye ve Bahreyn Konusu
Zeki Savaş

Zeki Savaş

Yazarın Tüm Yazıları >

Değerler Manzumesi Açısından Suriye ve Bahreyn Konusu

A+A-

Tunuslu seyyar satıcı Muhammed Bu Azizi'nin fitilini çektiği Arap halklarının kıyamları, dünya müslümanları tarafından ilgiyle izlenip desteklenirken kıyam sırası Bahreyn ve Suriye'ye geldiğinde dünya müslümanları tarafından gösterilen bütüncül destek, ihtilaf duvarına çarparak bölündü.

 

Bahreyn ve Suriye konusunda mezhebi kaygılar ile bölgesel ve küresel ölçekteki siyasi dengeler devreye girdi.

 

Bahreyn'de ekseriyet Şii, gerici yönetim ise Sünni idi ve Bahreyn daha yakın zamanlara kadar İran'a aitti. Bu nedenle Bahreyn konusunda özellikle Arap çevrelerinde çekinceler oluştu ve orada işlenen zulümlere karşı net ve dik bir duruş sergilenmedi. Örneğin Mısır, Libya ve Tunus kıyamlarına açıktan ve etkileyici fetvalarla destek veren Kardavi, Bahreyn konusunda rezervli davrandı. Doğal olarak da İran daha fazla ilgi gösterdi ve Bahreyn'deki halk kıyamını destekledi, sahip çıktı. Orada işlenen zulümleri dünya kamuoyuna duyurmaya çalıştı.

 

Öte yandan Amerika Bahreyn konusunda Tunus ve Mısır kıyamlarına gecikmeli olarak verdiği desteğini Bahreyn halkından esirgediği gibi, halkın taleplerinin bastırılması için el altından Al-i Halife rejimini teşvik etti, Suudilerin asker göndermesini sağladı, Suud-Bahreyn ittifakının işlediği katliam ve zulümlere karşı sessiz kaldı. Libya rejimine karşı askeri operasyon kararı alan Amerika, Bahreyn'de ise halka karşı Bahreyn rejimi ile Suudilerin ortak operasyon yapması yönünde karar verdi. Çünkü Bahreyn, Amerika'nın Fars Körfezindeki deniz üssüdür. Bahreyn'de halkın iradesi yönetime yansırsa, Amerika'ya orada yer kalmaz. Belki de Amerika'nın yerini İran alır.

 

Amerika'nın dış politikasını çıkarlarının belirlediğini, insan hakları ve demokrasinin dış politikasında sadece bir araç olduğunu herkes biliyor. Amerika'nın çıkarlarını temin eden bir ülkede dünyanın en gerici ve diktatör rejimi olsa dahi, Amerika onu bir müttefik olarak korur ve sahiplenir. Amerika için demokrasi ve insan hakları ABD'nin çıkarlarından sonra gelir.

 

Kıyam sırası Suriye halkına gelince işler daha da karıştı. Bahreyn Amerika için ne kadar önemli ise, Suriye en az onun iki katı kadar İran için önemlidir. İran'ın Ortadoğu bağlamında Amerika ve Siyonist rejime karşı yürüttüğü savaşta Suriye kilit rol oynuyor. Hizbullah ve Hamas ile İran'ın ilişkilerinde Suriye vazgeçilemez bir unsur konumunda. Hizbullah ve Hamas'ın savaş gücü dikkate alınırsa, İran Suriye sayesinde Siyonist rejimin sınırlarına kadar gelmiş ve savaşı Siyonist rejimin evine taşımıştır. Suriye'de İran'a destek vermeyecek bir rejimin iş başına gelmesi durumunda, İran'ın Ortadoğu'daki rolünün ve etkinliğinin ne ölçüde irtifa kaybedeceği belli değil. Büyük ihtimalle büyük bir düşüş kaydedecektir. Hakeza Hizbullah ve Hamas da büyük bir destekten mahrum kalacak, Siyonist rejime karşı yürüttükleri mücadelede büyük gerileme yaşayacak ve daha da önemlisi Filistin sorunu Filistinlilerin aleyhine, İsrailin lehine bir sürece girecek.

 

Tunus, Mısır, Libya, yemen ve Bahreyn'deki halk kıyamlarına İran tam destek verdi ve vermektedir. Özellikle de Mısır'a büyük ilgi göstermekte ve yaşanan değişimden memnun kalmaktadır. İran'ın Mısır'a olan ilgisinin temel nedeni Siyonist rejimi kuşatma altına almayla ilgilidir. Adı geçen ülkelerin tümündeki kıyamlar hem halkların hem İslam'ın hem de İran'ın lehineydi.

 

Filistin, Lübnan ve Ortadoğu ile ilgili önemli ve muhtemel gelişmelerden dolayı İran Suriye'deki halk kıyamına destek veremedi. Çünkü Suriye rejimi, Arap ülkeleri arasında İran'ın Amerika ve Siyonist rejime karşı yürüttüğü mücadelede tek destekçisiydi. Suriye konusu sadece İran için değil, özellikle İran dahil Filistinliler, Hamas ve Hizbullah'ı çok derinden ilgilendirirken aynı zamanda tüm Müslümanları da yakından alakadar ediyor ve doğru karar almanın çok güç olduğu bir süreç yaşanıyor. Bu zaviyeden hadiseye bakıldığında Suriye konusu sadece İran'ı ilgilendirmiyor Filistin'i savunan ve Siyonist rejime karşı çıkan herkesi ilgilendiriyor. Herkes ve hepimiz açısından oldukça hassas bir konudur.

 

Filistin-İsrail sorununu, Lübnan'ın rolünü, Amerika'nın Ortadoğu'daki çıkarlarının hangi denklemler üzerinden yürüdüğünü  göz ardı ederek İran'ı mezhep üzerinden suçlamak doğru ve insaflı bir yaklaşım değildir. İran'ın Suriye'ye olan ilgisinin mezheple irtibatı yoktur. Mesele Filistin meselesidir, Siyonist rejim meselesidir ve bölgede kimin aktör olması meselesidir. Suriye konusu mezhep üzerinden değil, sözünü ettiğimiz konular temelinde tartışılmalıdır.  

 

İran diğer kıyamları anti emperyalist olarak değerlendirirken Suriye halkının kıyamını bu çerçeveye sığdıramadı ve bu sebeple dış güçlerin tahriki olarak nitelendirdi.  Tam bu noktada şu sorunun cevabı önem arz ediyor: Diğer Arap halkları kendi rejimlerini değiştirirken temel neden emperyalizm karşıtlığı mıydı yoksa rejimlerin despotluğu, gericiliği, yolsuzlukları, başarısızlıkları ve beceriksizlikleri miydi? Elbette bu sorunun doğru cevabını kıyam eden Müslüman Arap halkları vermelidir ama tabloya bakıldığında temel nedenin ikincisi olduğu, emperyalizm karşıtlığının ise tali sırada yer aldığı görülmektedir. Eğer Arap baharının temel nedeni rejimlerin totaliter, gerici ve başarısız olması ise, Suriye halkını dış güçlerin oyuncağı olarak görmek Suriye halkına haksızlıktır, diğer kardeş halklara tanınan hakkı onlardan esirgemektir, ayrımcılıktır. Suriye halkı da aynen diğer Müslüman halklar gibi Allah u Ekber nidalarıyla ve Cuma namazlarıyla Ortadoğu'nun en baskıcı rejimine karşı ıslah isteğiyle meydanlara çıkıyor ve işitilmesi dahi insanı ürküten cinayet ve vahşetlere maruz kalıyor. Islah talebine cinayetle karşılık verilince, halk da ıslah yerine rejimin devrilmesini istiyor artık.

 

Diğer halklara yapılan zulmü tel'in ederken Suriye halkına yapılan katmerli zulme sessiz kalırsak, şimdi ve gelecek zamanlarda Suriye halkına cevabımız ne olacak? Tarihe cevabımız ne olacak? Allah'a karşı cevabımız ne olacak? Sessizliğimizin gerekçeleri, bütün bu suallere doğru cevap verebilecek kadar güçlü müdür? Siyasi dengeler, Müslüman bir halkın katledilmesine cevaz verir mi? Emperyalizm ile mücadele konusundaki maslahatlar Müslüman kadınlara işkence edilmesine, tecavüze uğramalarına, çocukların öldürülmesine, tecavüze uğramalarına cevaz verir mi? Şu anda Suriye rejiminin Suriye'deki Sünni Müslümanlara uyguladığı vahşetin Siyonist rejimin Filistinli Sünni Müslümanlar ile Lübnanlı Şii Müslümanlara karşı işlediği cinayetten geri kalır bir yanı yoktur. Bu cinayetleri Filistin sorunu veya ümmetin maslahatları adına görmezlikten gelmek caiz midir? Maslahat nedir ve maslahatın kırmızı çizgileri nelerdir? İslam'ın maslahatı ile İslam devletlerinin maslahatı, İslam'ın maslahatı ile bireylerin ve grupların maslahatı nerede birleşir ve nerede ayrışır?

 

Cevabı güç sorular bunlar. Cevabı güç de olsa bu önemli konuya ilişkin yaklaşımımızı paylaşıma açmamız gerekiyor.

 

Maslahat konusuna ilişkin iki temel yaklaşımdan söz edilebilir:

 

Birincisi, bireyler, gruplar, devletler ve ümmetin maslahatını gözeterek karar vermek.

 

İkincisi, değerler manzumesinin korunmasını ve uygulanmasını gözeterek karar vermek.

 

Gerek İslam temelinde gerek beşeri ideolojiler ekseninde devletlerin çıkarı ve geleceği söz konusu olduğunda genellikle birinci şıkka göre hareket edilir. İslam'da da içtihatlar genel olarak maslahatlardan yana konur. Değerler manzumesi üzerinden karar ve içtihatta bulunanların azınlıkta kaldığını söyleyebiliriz.

 

Beşeri ideolojilerde yöneticilerin, devletlerinin çıkarını maslahat görüp kendi ideolojik değerlerini gözetmeleri çok yaygın ve bir bakıma da doğaldır. Çünkü uhrevi sonuçlar hesaplanmadığında dünyevi kararlar almak kolaydır. Örneğin insan hakları ve demokrasi değerlerini savunan Amerika, çıkarı söz konusu olduğu yerde kendi değerlerini rahatlıkla ikinci plana itebiliyor. Bahreyn'de ABD'nin çıkarı mevcut rejimin korunmasını gerektirdiği için orada bütün yönleriyle insan haklarının ayaklar altına alınmasını teşvik edebiliyor. Çünkü Amerika devletinin çıkarı, Amerika'nın inandığı değerlerden önce gelir.

 

Bu durum sadece Amerika için geçerli değildir. Beşeri ideolojilerle yönetilen devletlerin çoğu kendi maslahatlarını değerlerinin arkasında görürler. Bu gün NATO şemsiyesi altında Libya'ya müdahale eden ülkeler, Libya halkına yardımdan çok Libya'nın yer altı kaynaklarını nasıl paylaşacaklarını düşünüyor, Libya halkını kurtarmak yerine bu ülkeyi tahrip ederek yeniden inşasını tasarlıyor.

 

İslam tarihi içinde şekillenen devlet geleneklerinde de devletin ali menfaatleri ile İslam'ın değerler manzumesi çakıştığında çoğunlukla devletin ali menfaatleri değerler manzumesine tercih edilmiş; İslam, devletlerin bekası için bir araç olarak muamele görmüştür. Devletin bekası temel alınmış, devletin çıkarı ile İslam'ın çıkarı özdeşleştirilmiş, devlet asil; İslam, tali konumunda mülahaza edilmiştir. Devletin bekası, İslam'ın bekası sayılınca, devletin devamı ve çıkarı için değerler manzumesi duvarından öbür tafra atlamak kolaylaşmıştır.

 

Bu yaklaşıma ciddi itirazlarımız var. Çünkü İslam ilahi değerler manzumesidir. İslam'ın inzalinin sebebi, bu değerlerin beşer hayatında ikamesi, hıfzı ve rüşdüdür. Hareketler, cemaatler ve devletler, bu değerlerin ikamesi ve ihyası için vardır. Asıl olan değerler manzumesidir. Cemaatler, hareketler ve devletler değerler manzumesinin ikamesi için birer araç hükmündedir. Dolayısıyla araç amaca mukaddem olamaz, araç amacın yerini alamaz, aracın bekası için amaçtan vazgeçilemez. Bu esastan hareketle ümmetin, devletin, hareketin ve cemaatin maslahatı değerler manzumesinin maslahatından üstün sayılamaz. Birinden taviz verip diğerini tercih etmeyi gerektiren koşullar oluştuğunda, değerlerin maslahatı tercih edilmelidir. Çünkü değerler yok olduğu ve aşındığı zaman diğerleri anlamını yitirir, mahiyetleri değişir.

 

İslam; yalanın yerine doğruluğu, hilenin yerine dürüstlüğü, hokkabazlığın yerine mertliği, hırsızlığın yerine helal kazancı, ihanetin yerine sadakati, işkencenin yerine insanca davranmayı, öldürmenin yerine ihya etmeyi(şer'i hükmün iktizası hariç), sömürgeciliğin yerine yardımlaşmayı ve paylaşmayı, otoriter davranış ve yönetimin yerine istişare ve katılımı, köleliğin yerine özgürlüğü, ayrımcılığın yerine adaleti ve ila ahir… ikame ve emrediyor. Bu değerleri maslahat adına çiğnediğimiz zaman Müslümanlığımız ve İslam mahiyet değiştirir, asıl olan zail olmaya başlar. Değerleri ikamenin yerini, değerleri aşındırma aldığı zaman, o değerler ile var olan cemaatten ümmete tüm yapılar da asli misyonunu ve mahiyetini yitirir. Çünkü bütün bu yapılar, o değerler için vardır. Değerler gittiğinde bunlar da gider. İllet sakıt olduğu zaman ma'lul da sakıt olur.

 

Hz. Ali, İslam devletinin inhirafına yol açan savaşlarda ve Muaviye ile olan çatışmalarında daima değerler manzumesini korumadan yana içtihatta bulunmuştur. Hz. Ali'nin; Muaviye'nin akıllı olmadığı, hileye başvurduğu ve eğer kendisinin de aynı yolu denemek isterse Arapların en güçlü siyaset adamı olacağı yönünde beyanları vardır. Ama Hz. Ali, İslam devleti elden gidecek, ümmet zarar görecek, devlet inhirafa uğrayacak gerekçeleriyle İslami değerler manzumesini aşındırma yoluna gidip ideal olan devletini ve devletin bekasını korumayı tercih etmedi. Bunu deneseydi, başarılı olacağı kesindi ama o, değerlerin hıfzını esas aldı ve bu esas, devletin ortadan kalkmasına da yol açsa, esası korumaktan yana olacağını amelen gösterdi.

 

Değerler manzumesini korumanın bu türden dünyevi zararları vardır. Hz. Ali  bu yaklaşımından ötürü siyasette yenildi ama Ali'yi Ali yapan onun bu yaklaşımıydı. Ali tarihe mal oldu, örneklik oluşturdu.

Muaviye, siyasi amaçlarına ulaşmak için her yolu denedi ve siyaseti kazandı ama tarihe kötü  bir örnek olarak geçti. Ali ile Muaviye arasındaki fark, maslahat ile ilgili iki şık arasındaki farktır.

 

Değerler manzumesi zaviyesinden Müslüman Arap halklarının kıyamına ve Bahreyn ile Suriye konusuna tekrar dönersek, İslami değerler, Tunus'tan Suriye'ye tüm Müslüman halkların desteklenmesini gerektiriyor. Bahreyn'in Müslüman halkı ne kadar desteği hakkediyorsa, Suriye ve Mısır halkı da o kadar hakkediyor. Bahreyn halkının maruz kaldığı zulme sessiz kalmak ne kadar değerlerimizi aşındırıyorsa, Suriye ve Yemen halkının çektiği acılara sessiz kalmak da o kadar değerlerimizi yıpratır. Tunus'tan Suriye'ye uzanan çizgideki tüm Müslüman halklar baskı altındadır ve tabii haklarını talep etmektedir. Halkların haklı taleplerinden ötürü maruz kaldıkları cinayetler karşısında cemaat, hareket, devlet veya ümmet maslahatı gerekçesiyle birini destekler, ötekini yalnız bırakırsak, güvenirliliğimizi yitirir, değerlerimizi ikinci plana itmiş oluruz.

 

Maslahatın değerlere mukaddem tutulduğu kapı açıldığı zaman, bu kapıdan herkes geçer. Dost da geçer, düşman da geçer. O zaman Amerika'ya neden Bahreyn'deki katliama sessiz kalıyorsun diye sorduğumuzda, "Hristiyan ümmetinin maslahatı öyle gerektiriyor" diye cevap verebilir. Böyle bir durumda değerler çatışmasının değil, maslahatlar çatışmasının içinde buluruz kendimizi.

 

Mesele şudur: Savaşımızı ve siyasetimizi değerler temelinde mi vereceğiz yoksa maslahatlar temelinde mi? Bu sorunun cevabı, herkesin tutumunu belirler. Biz değerler üzerinden savaşmayı, barışmayı ve siyaset yapmayı tercih ediyoruz; velev ki, bu yolda yalnız kalsak ve bazı dünyevi zararlar görsek bile.

 

Değerlerimizi mukaddem saymamız, düşmanın amaç ve hedeflerinden gafil olmamızı gerektirmez. Düşmanın Suriye üzerinden Filistin ve Ortadoğu'da yapmak istediklerini biliyoruz. Düşmanın kendi hedeflerine ulaşmasını engellemenin yolu, insanlık suçu işleyen Baas rejimini desteklemekten değil, onu ıslah etmekten, ıslah olmayacaksa onu Suriye halkının eliyle değiştirmekten geçer diye inanıyoruz.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.