1. YAZARLAR

  2. Muhsin KIZILKAYA

  3. ‘Dahili harp’ten çıkıyoruz!
Muhsin KIZILKAYA

Muhsin KIZILKAYA

Yazarın Tüm Yazıları >

‘Dahili harp’ten çıkıyoruz!

A+A-

Kasım ayı başında başlayıp bir hafta süren, zaman içinde kurumsallaşırsa eğer, “baston”,  “leblebi”, “çökelek” gibi abuk sabuk isimleri olan onca festival içinde müstesna bir yer edinmeye aday, güzelliği adından belli “İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali” dolayısıyla yeniden o büyük yazarın, Ahmet Hamdi"nin sanatını yeterince konuşup kitaplarını tekrar okuduk mu bilmiyorum, bildiğim tek şey, vaktiyle Notos Öykü Dergisi"nin yaptığı “yüzyılın 40 romancısı” soruşturmasında Yaşar Kemal"den sonra en fazla oy alan, malumunuz üzere sağlığında kıymeti bilinmemiş, yazdıklarına çok itibar edilmemiş, çoğu kişinin burun kıvırdığı, borç içinde, yalnızlıktan ölmüş büyük yazarın, Türkçe denilen bir dil yeryüzünde var oldukça var olmaya devam edeceği ve her dönemde, aynı heyecan ve aynı ilgiyle okunacağıdır.

“Kudretli yazar” denir böylelerine, nadir gelir, her dile nasip olmazlar!

“Türk edebiyatının üç büyük romancısını say” derlerse, -umarım haddimi aşmıyorum- Ahmet Hamdi"yi listenin başına koyar, ardından Oğuz Atay"ın ismini yazar, yaş sırasına göre Orhan Pamuk"u da üçüncü sıraya koyarım. “Ama bu üç büyük romancının en büyüğü kimdir” diye soruyu sürdürürlerse, “valla üçü de birbirinden büyüktür” der, hepsine eşit ölçüde mesafe alır, kimsenin hakkını yememeye özen gösteririm.

O olmasaydı Oğuz Atay olmazdı

Ahmet Hamdi o büyük kapıyı açmasaydı, belki de Oğuz Atay olmayacak, dolayısıyla “Tutunamayanlar”  yazılmayacaktı. Ahmet Hamdi ve Oğuz Atay olmasaydı Orhan Pamuk belki de “şehrin melankolik ruhundaki arayışını” bu kadar derinleştiremeyecek, arka arkaya o anıtsal romanlarını yazmayacak, belki de Nobel Edebiyat Ödülü"nü bir Türk yazarının alması için daha çok uzun yıllar bekliyor olacaktık. Çünkü edebiyat bir gelenektir. Kendisinden önce yazılmış olanlar, yeni yazarlar için bulunmaz hazinedir. Öncekilerin yarattığı birikim, yenilere yeni imkanlar sunarlar.

Ahmet Hamdi ile Oğuz Atay"ın, Orhan Pamuk"a göre şanssızlığı yazdıkları romanların başta İngilizce olmak üzere Batı dillerine tercüme edilmemiş olmasıdır. Yoksa Ahmet Hamdi, “şehrin melankolik ruhuna” nüfuz etmeye Orhan Pamuk"tan çok önce kalkışmış, hem o büyülü kitabı “Beş Şehir”, hem de o melankoliyle yüklü, hüzün dolu romanlarında bunu hayallerimizin kolay kolay yetişemeyeceği yere götürmüştür. Ahmet Hamdi ve Oğuz Atay"ın yarattığı büyük edebi birikimin, dolayısıyla edebi geleneğin üstünde yeni bir dünya kuran Orhan Pamuk, o çetrefil metinlerle büyük edebi oyunlara girişti. Orhan Pamuk"un ilk ikisinden ayrılıp Nobel"e uzanmasında erken dönemde başka dillere tercüme edilmiş olmasının yanı sıra, romanın bütün türlerini -klasik, polisiye, tarihi, post modern, siyasi- sanatında denemiş olması ve hepsinin üstesinden başarıyla gelmesidir.

"Şiirde aradı romanda buldu"

Neyse konumuz Ahmet Hamdi... Ahmet Hamdi"ye dair “Öteki Renkler” kitabında birkaç deneme yazmış olan Orhan Pamuk, “Şiirde aradı, romanda buldu” demiş. Gerçekten de Ahmet Hamdi, asıl uğraş alanı saydığı şiirde bir süre ısrar etmiş, daha sonra şiirden kopuşunu günlüklerinde şu şekilde izah etmiş:

“Altmış yaşındayım. Oldukça vazıh görüyorum. Birkaç bin lira borçtan başka bir şeyim yok. Aldığım maaş bana yetmiyor. Etrafım malum. On beş gün sonra iki bin lira borç ödemeye mecburum. Bütün bunlar şiiri kurutuyor.” 

“Şiiri kurutan” şeylerin başına o “müthiş” parasızlığını koysa da, onu şiirden soğutan asıl şeyin, Yahya Kemal kadar iyi şiir yazamıyor oluşu gibi görünüyor bana. İnci Enginün ve Zeynep Kerman"ın uzun yıllar üzerinde çalışarak yayına hazırladıkları ve Dergah Yayınları arasından çıkan “Günlükleri Işığında Tanpınar"la Başbaşa” kitabında bunun ipuçlarını yakalamak mümkün.

“... benim için başka adamdı. O hayatımın her tarafındadır” dediği Yahya Kemal"le ilişkisi “İlahi Komedya” kitabındaki Dante-Vergilius ilişkisine benziyor sanki. Dante o büyük eserinde cehennemin bütün katlarını ve Araf"ın bir kısmını Roma döneminin büyük şairi Vergilyus"un rehberliğinde gezer, bir an bile olsa yanından uzaklaştırmaz. Yanında olsa, bir an bile uzaklaştırmayacak ve hep sanatına hayran hayran bakmaya hazırdır Ahmet Hamdi “ustam” dediği Yahya Kemal"e de.

Ancak gelin görün ki, her geçen gün ne kadar büyük bir şair olduğuna bir kez daha tanık olduğu Yahya Kemal"in son dönemde kendisini “milliyet nazariyesine feda ettiğini”  ve yazdığı hamaset yüklü şiirleri ve makaleleriyle “şahsi mitini” yıktığını söyler. (Dante, İsa"dan önce öldüğü için üstadım dediği Vergilyus"a cehennemi uygun görür. Yolculuk sırasında Araf"ın ortalarında rehberliği Dante"nin ölümsüz aşkı Beatrice devralır. Ama Ahmet Hamdi, bütün hayatı boyunca Yahya Kemal"i hep “şekil peygamberi” olarak yanında gezdirir.) Bunları söylediğinde çoktan şiiri bırakıp “Mahur Beste”,”Huzur” romanlarını yazmış, “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” üzerinde çalışmaktadır Ahmet Hamdi. 

"İkinci Cumhuriyet"i yazmalıyım

Arafta kalmış bir yazardır Ahmet Hamdi. Ne sağcılara, ne de solculara yarandı. Sağcılar solcu dedi ona, solcular sağcı. “Günlükleri”nde anlatır:

“27 Ağustos 1960: Sağcı olmak çok güç, hatta imkansız. Evvela memleketimde en cahil ve budala insanlar sağcı. Veyahut aşikar şekilde hain ve ahlaksız. Peyami Safa... Peyami Safa"dan daha iğrencine tesadüf edilir mi? (Sahi neden sevmezler Peyami Safa"yı? Vaktiyle Bostancı Hatay Lokantası"nda, Vedat Günyollu, Cemal Süreyalı, Can Yücelli bir dost sofrasına genç bir yeni yetme olarak ilişmiştim ben de. Mevzu Peyami Safa"dan açılmış, ben de “9. Hariciye Koğuşu”nu yeni okumuş, hala etkisindeydim. Bulunduğum sofranın nasıl bir sofra olduğunu düşünmeden, Peyami Safa"yla ilgili sakınmadan konuşan Can Yücel"e “Ama Peyami Safa"yı yabana atmamak lazım” dedim ve dediğime pişman oldum ama artık çok geçti! Can Yücel yüzüme tuhaf tuhaf bakıp, “Haklısın delikanlı, onu aslanlara atmak lazım” demişti de, masadakileri pek güldürmüştü. O gün bugün destursuz bağa girmemeye özen gösteriyorum.) Sonra devrin kendisi var. Artık garpta bile sağcıya tesadüf edilmiyor.  Burjuvazi kendisini polis ve asker kuvvetiyle müdafaa ediyor. Sola gelince! Ya Rabbim, bizde solcu muharrir, solcu şair, genç şair, sol adam, ileri adam, zühd, hamakat, cahillik. Ve hepsinden beteri yeni dil. Devrik cümle, tarihi inkardan daha beter olan tarih bilmemek. Hiç kültürü olmamak...

Ne sağcı, ne solcu... O halde? Sadece entelektüel ve yalnız başıma...” 

(Ha bu arada, “ikinci Cumhuriyet” kavramını ilk ortaya adam adamın Mehmet Altan olmadığı da bu kitabı okuduğunuzda anlıyorsunuz.

Aynı tarihli günlükte, “İkinci Cumhuriyetin Eşiğinde” diye bir makale yazmak istiyorum” diyor Ahmet Hamdi. Bu kavramı başımıza bela etti diye Mehmet Altan"a küfredenlere duyurulur!

Yine kudretli yazarın hanesine eksi not olarak yazılacak bir cümle daha 27 Ağustos 1960 tarihlidir. Askerler darbe yapmış ve üstat, “Bu adamlara minnettarım. Demokrat Parti ejderhasından bizi kurtardılar. Vatan temizlendi” diyor. Vaktiyle üstadı sağcı diye onca aşağılanmayı uygun gören Kemalistlere duyurulur!)

"Sükût suikastı"na uğradı    

Kendisini politikaya “kayıtsız biri”  olarak görür. Halk Partisi"yle hiçbir zaman uyuşmadığını söyler. Bir tek adamla, İsmet Paşa"yla partiye bağlı sayar kendini. 12 Eylül 1960"ta, “İktidar ancak

ben başta bulununca güzeldir. O da imkansız. Çünkü sanatı feda edemem” der. İyi ki sanatını politikaya feda etmemiş. 

Yazdığı şiire karşı olan ilgisizliğe isyan eder.

“Şiirim hakikaten biçare mi?” diye sorar. Ve kendisine karşı olan ilgisizliği de “sükut suikastı” olarak nitelendirir. Beşir Ayvazoğulu"na göre, “herkesin ondan kaçmasının sebebi, sanatını küçümsemelerinden değil, Hamdi geldi, bizden borç para isteyecek diye olsa gerek” demişti bir vakitler bir televizyon programında.

Ama büyük üstadın kendisine, yazdıklarına, sanatına olan güveni tamdır. Ne yaptığını  bilir, onun için, “Bir gün elbette bana döneceklerdir, fakat ne zaman?” diye de sorar ve bu sorunun cevabını merak ederek geçirir hayatının geri kalan bir iki yılını. Bir entelektüel olarak görür kendisini. Bir kadın bedenine karşı duyduğu özlemi, parasızlığı kadar katlanılamaz bir şey olarak görür, aşka da, hayata da, düşünceye de inanır. Bir tek modalara itibar etmez. Cemiyete karşı olduğu kadar, kendisine karşı da sorumlu görür kendisini. “Sağcının hamakatı, solcunun budalalığı, hepsinin, her ikisinin cehaleti” üzer onu ve bir kez daha Yahya Kemal"in ne kadar büyük bir şiar olduğuna kanaat getirir.

Bir problem olarak milliyetçilik

Babasının kadılığı dolayısıyla çocukluğunun birkaç yılını Kerkük"te geçirmiş, oradaki evlerinin avlusundaki nar ağacı birçok yerden yazdıklarına sızmış. O yüzden Kerkük"le pek ilgilidir.

Şimdi alıntılayacağım günlük, bugün tartıştığımız meselelere bir ışık tutar mu acaba?  

“18 Mart 1961...

(...) Milliyetçilik! Bizde her şey gibi o da problem: Dün gençlerin Kerkük için yaptıkları tezahürat vardı. Afişlerden biri -eve gelirken Avni Bey"in evinin sırasında bir dükkânın önünde gördüm: Bir Türk kanı bütün dünyaya değer! Böyle şey olur mu hiç? Otomobil kazalarını unuttu mu bu çocuklar? Günde beyhude yere cinayet, kaza yüzlerce insan ölüyor. Sonra mazlum bir milletin, çünkü tarihin mazlumuyuz, bu aşikâr artık, ağzımıza yakışan bir söz mü? Balkan Harbi"nde en aşağı yarım milyon Türk öldü. Nihayet bu tehdide kuvvetimiz müsait mi? Hangi sulardayız? (...)

Bir Türkün kanı bütün dünyaya değerse, bunu ilan eden gençlik milyonca Türkün kanına mal olan Talat Paşa için merasim yapan insanları nasıl affeder?

Kanımız hakikaten kıymetli ise ilk önce müeyyidemizi tatbik edebileceklerimizden işe başlayalım. Kaldı ki mesele Irak"la Türkler arasında değil Türklerle Kürtler arasında oluyor. Halbuki Türkiye nüfusunun yüzde sekizi hiç olmazsa Kürt"tür. Yahut Kürtçe konuşur. Dahili harbe mi gidiyoruz?”

Ah be üstat, uzun süre “dahili harpte”  kaldık, şimdi galiba oradan çıkıyoruz!

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.