1. YAZARLAR

  2. Davut Hoca

  3. DAĞ VE SİNEK
Davut Hoca

Davut Hoca

Yazarın Tüm Yazıları >

DAĞ VE SİNEK

A+A-

 

Yaşlı gezegenimiz birçok hastalıklarla kasıp kavruluyor. Ümmet içinde de bilumum rahatsızlıklar iyice baş göstermiş durumda. Bu hastalıkların en yoğunluklu ve korkunç olanları da manevi hastalıklardır. Toplum bünyesini kemirip duran bu manevi rahatsızlıklar sonuçta çok büyük toplumsal arızalara yol açmaktadır.

Yaşanan tüm bu sıkıntıların da tek sebebi Kuran-i Ahlaktan gittikçe uzaklaşmamızdır. Dünyevi zenginleşmenin de tetiklediği bu rahatsızlıkların, arızaların tek reçetesi de yine Kuran-i Ahlaka sahip olmaktır.

Toplumda yaşanan huzursuzluklar incelendiği vakit, bunların temel sebeplerinin; insan olmanın gerektirdiği vasıfların erozyona uğramasından kaynaklandığı görülecektir. Gerek ticarette olsun gerekse trafikte, iş ortamında, aile içinde kısacası hayatın her alanında olsun yaşanan her türlü sıkıntının, kişilik ve şahsiyet zaaflarından kaynaklandığını, bunun da sebebinin Ahlak mefhumun tam olarak içselleştirilerek özümsenmemesinden kaynaklandığı anlaşılacaktır. Tam olarak benimsemediğimiz insani ve İslami ahlak ilkelerinin eksikliği nedeniyle oluşan hastalıklar toplumun gövdesini kemirip bitirmekte, toplum binasının temelini gün be gün çürütmektedir. Her an şahit olduğumuz tüm vahşet, barbarlık, cinnet ve facialar, bu hastalıkların artık toplum bünyesine yerleştiğini, çok kötü yer ettiğini, bedende hızla yayılarak bir kanser gibi toplum bünyesini kangrene çevirdiğini göstermektedir. Her türlü hırsızlık, arsızlık, yüzsüzlük vukuatları da bu durumun artık dışa vurumudur.

Gelin görün ki (başta kendi nefsim için diyorum) şu yeryüzünde kimse benim yoğurdum ekşidir demiyor. Herkes allameyi cihan olmuş, kabahatsiz, kusursuz, benzersizdir. Hemen hemen birçoğumuzda(iyileri tenzih ederiz) katmerleşmiş, kaşarlanmış, kallavileşmiş olan nefisler adeta bir derebeylik, bir krallık olmuş durumda. Toplumun bireylerinde özeleştiri, kendi nefsini sorgulama, empati, otokontrol vb hiçbir fonksiyon çalışabilir durumda değil, maalesef hepsi de kapsam dışı. Bireysel bir yaşantının tercih edilir olması da bu tür fonksiyonların devre dışı kalmasına sebep olmuş durumda. Kalabalıklar içinde sıfır hata, sıfır risk, sıfır sorumluluk alarak yaşama zihniyeti adeta bünyedeki organların her birinin birbirinden habersiz çalışması gibi bir imkânsızı gerçekleştirmenin beyhude gayreti içinde.

Bizde vaziyet buyken, bizim için örnek olacak insanların âlemleri nasıldı? Onlar da kendilerinden emin ve adım adım cennetin yolunu mu tutmuşlardı bizim gibi. Onlar da eşsiz ve benzersiz bir kişilik sahibi olduklarına inanıp hata ve kusuru hep karşıdakilerinde mi bulurlardı bizim gibi? Onlar da nefislerine toz kondurmadan kusursuz bir yaşam ve şahsiyete sahip olduklarını mı iddia ediyorlardı bizim gibi? Asla. Onlar bırakın Mü’min-Müslümanlıkta iddialı olmayı, münafıkların listesinde adlarının bulunup bulunmadığının merakı ve endişesi içindeydiler. Nasıl mı? Bakın şu çarpıcı örneğe: Huzeyfe bin Yemâni Peygamber Efendimizin sırdaşı idi. Peygamber Efendimiz (sav) münafıklarla ilgili sırları O’na vermişti. Hz. Ömer birisi öldüğü zaman Hz. Huzeyfe’yi takip ederdi. O cenaze namazına katılırsa kendisi de katılırdı. Hz. Huzeyfe cenaze namazını kılmazsa o da kılmazdı. Bu şekilde ölenin münafıklardan birisi olduğunu anlardı. Bunun yanında Hz. Ömer münafıkların listesinde benimde adım var mı? Ve Bende de münafıklık alâmeti var mı? Diye Hz. Huzeyfe’ye hemen hemen her gün sorardı. Zeyd b. Vehb el-Cühenî anlatıyor: “Münafıklardan biri öldü, Ebu Huzeyfe cenaze namazına katılmadı. Bunun üzerine Ömer, ‘Bu da onlardan mıdır?’ diye sorunca Ebu Huzayfe “Evet” diye cevap verdi. Bu defa Ömer: ‘Allah aşkına ben de onlardan mıyım?’ diye sormaya başladı. O ‘hayır!’ dedi ve ekledi, ‘Yemin olsun senden sonra artık bunları hiç kimseye anlatmam’ Evet daha dünyadayken cennetle müjdelenen Müminlerin

Halifesi, münafıkların listesinde adının olup olmadığını ısrarla öğrenmeye çalışıyor. Biz ise herhangi bir müjde almamamıza rağmen kendimizden, halimizden emin bir vaziyette yaşayıp gidiyoruz, artık nereye gideceksek? Allah’ım sonumuzu hayır etsin inşallah.

Adamın biri Huzeyfe’ye (ra) ‘Münafık olmamdan korkuyorum’ demişti. O, adama şöyle dedi: Eğer münafık olsaydın, münafık olmaktan korkmazdın. Çünkü münafık, nifaktan emin olan kimsedir!’ Şimdi nefislerimize bir baksak ve kendimizi şöyle bir tartarak sorgulasak acaba kaçımız halimizden şikâyetçi olurdu, kaçımız üzerimize toz kondururdu? Peygamberimiz buyuruyor ki: “Mü’min, günahını, tepesine dikilmiş bir dağ gibi görüp üzerine düşeceğinden korkar. Münafık ise günahını burnuna konup beklemeden hemen uçup gidecek sinek gibi görür.”

Bu durumda birbirimize ayna olmak zorundayız. Hem kendi hatamızı görmezlikten gelmemek, hem de Müslüman kardeşimizin varsa bir hata, kusur, kabahat veya zaafını uygun bir dille dile getirip uyarmak zorundayız. Bizden önceki ümmetlerden birçoğunun hazin sonunun, birbirlerini uyarmamaları, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye etmemeleri nedeniyle olduğunu biliyoruz. Toplumların, ümmetlerin selamet bulmalarının tek yolunun bu olduğu aşikârdır. Tam tersine kendimizi cennetin başköşesine oturtup geri kalanları cehenneme layık görürsek, işte o zaman günümüzü görürüz.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.