1. YAZARLAR

  2. Nurcan Aktay

  3. Çözüm Süreci, tarafların algı ve beklentileri
Nurcan Aktay

Nurcan Aktay

hurbakis
Yazarın Tüm Yazıları >

Çözüm Süreci, tarafların algı ve beklentileri

A+A-

Kobane mevzuunda Hükümetin ve Cumhurbaşkanı’nın sergilediği tutumlardan sonra bir “süreç”ten bahsedilebilir mi bilmiyorum ama Murat Karayılan’ın Yurtsever Devrimci Gençlik Hareketi'ne (YDG-H) çağrıda bulunduğuna ilişkin bir haber var basında. Haber, "Mahalleleri ele geçirin"” başlığıyla verilmiş. Haberin detayına girmeyeceğim. 
 
Çok zaman olduğu gibi Abdullah Öcalan’ın mesajlarıyla çelişki arzettiği görünen bu durumun, aslında anlaşılabilir olduğu ve Çözüm Süreci’nin algılanma, tanımlanma ve bu süreçte takınılan tutumlardan bağımsız olmadığı, süreci yakından takip edenler açısından sürpriz olmasa gerek. Peki, neden sürpriz olmaz?  Sanırım sürece dair bazı noktaları tekrar hatırlamakta fayda var;
 
Recep Tayyip Erdoğan’ın rolü ve sürece yaklaşımı:
 
Hatırlanırsa, Leyla Zana: “Başbakan isterse Kürt Sonunu çözer” şeklinde bir söz sarf etmişti. Zana’nın bu ifadesi üzerine yapılan çokça tartışmalarda, tespitine katıldığımı o zamanlar da ifade etmiştim.
 
Leyla Zana bu sözü söylerken neyi kastetmişti, ya da ben ne anlamıştım;
 
Tayyip Erdoğan, bugüne kadar gerek Suriye, Roboski, Gezi, “Cemaat” ve hükümet arasındaki kavga gibi kritik süreçlerde tabanını ikna etmeyi başarabilmiş son derece başarılı ve karizmatik bir lider.
 
Bana göre bu durum, şimdiki Cumhurbaşkanı olan R.Tayyip Erdoğan’a tarihi bir fırsatı gerçekleştirme imkânı sunmuştu. Bu güne kadar yapmış olduğu hatalar karşısında tabanının muhalif tavrıyla karşılaşmamış olan bir hükümet, Erdoğan’ın şahsında bu “sorun”u çok rahat çözebilirdi.
Hatırlarsanız Oslo görüşmeleri ortaya çıktığında bir infial yaşanmamıştı. Ya da, on yıllarca Türk toplumunun zihninde adeta putlaşmış olan “Andımız” metninin kaldırılması beklenen tepkileri almamıştı. Darbeci generallerin kendi döneminde yargılandığı bir hükümetin, tabanının en hassas olduğu konu olan Başörtüsü Sorununu çözmeyi epeyce geciktirmesi, tabanınca “Başbakanın bir bildiği var” şeklinde ifade edilerek, ikna olmak için çok somut verilere ihtiyaçları olmadığı mesajı verilmişti.
 
Sanırım Zana tam da bunu kastetmişti!
 
Şüphesiz yaptığı hiçbir işi sorgulanmayan bir lider, bu sorunu da çözebilirdi.
 
Peki, o halde Erdoğan bu imkânı neden değerlendirmedi dersiniz?
 
Ne yazık ki Erdoğan bu meseleyi zihninde aşmış görünmüyor. Bu meseleyi Adalet ve eşitlik meselesi olarak görmediği gibi, kendini Kürtlerle eşit görmeyede niyetli görünmüyor.
 
Öyle sanıyorum ki Erdoğan’a göre bu bir “terör” sorunu ve sahip olduğu bu güçle “terörü” bitirebileceğini düşünüyor. Erdoğan’ın bu yaklaşımında, şüphesiz ki Kürdistan’da aldığı oy oranının azımsanmayacak bir rolü var. PKK’yi Kürt halkından bağımsız ele alıyor. Ancak Kürdistan’daki oy oranının ne kadar yanıltıcı olduğunu aşağıda izah etmeye çalışacağım. Sürece dair tutumuna tekrar dönecek olursak:
 
Bu mesele "terör" meselesi olarak algılanınca, PKK biterse, bu işinde çözüleceği hesap ediliyor. Mesela, Abdullah Öcalan’ın silahlı güçlerini sınır dışına çıkarma kararına karşıt, kalekollar yapılıyor. Erdoğan’ın bu bakış açısı aynı zamanda kendini bu sürecin amiri olarak, karşısındaki muhataplarını ise memuru olarak görmesine neden oluyor. Bu yaklaşım çok zaman kendisinin ve hükümet yetkililerinin diline de yansıyor. Geçtiğimiz günlerde Öcalan’a tahsis edileceği konuşulan “sekreterya”ya ilişkin basın mensuplarının sorularına, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın yanıtı şöyle oluyor: “Sanıyorum Sayın Önder’in de, Buldan’ın da, başka arkadaşlarımızın da sekreterya konusunda adeta kendilerini görevlendirilmiş kabul ettiklerini anlıyoruz. Böyle bir şey yok. Onlar giden heyetlerin içerisinde yer alıyorlar, bundan sonra yer almayabilirler, devam edebilirler, farklı insanlar adadaki görüşmelere katılabilir o ayrı konudur.”
 
Sayın Arınç söz konusu beyanında isim belirleme işinin Adalet Bakanlığı’nın yetkisinde olduğunu da belirtiyor. Beyanından da anlaşılacağı gibi Öcalan’la görüşecek isimlere ne HDP karar verebiliyor, ne de Öcalan’ın kendisi.
 
Adalet ve eşitlik sorununun çözümünün, amir-memur ilişkisi içerisinde yürütülmesi, kritik zamanlarda yapılan süreç vurgusuyla oluşan süreciaraçsallaştırdıklarına dair oluşan izlenimler, Erdoğan ve ekibinin samimiyetini fazlasıyla sorgulattırıyor.
 
Abdullah Öcalan’ın Süreç’teki rolü
 
Şüphesiz ki bugüne kadar “terör başı” olarak nitelenen bir şahsın muhatap alınması, özellikle Türk toplumunun zihinsel bir bariyeri aşması açısından çok isabetli olmuştur.
 
Öte yandan Abdullah Öcalan da, en az Erdoğan kadar karizmatik bir lider. Doğru hatırlanırsa Çözüm Süreci’nin hemen öncesinde tek bir sözüyle cezaevindeki tutsakların elli günü aşan açlık grevlerini durdurmuş, geçtiğimiz günlerde acı kayıplarla sonuçlanan Kobane protestocularını evlerine göndererek sokakları boşaltmıştı.
 
Hükümetin, bu süreçte Kürt halkının hassasiyetlerini zorlayıcı tutumlarının,Öcalan’ın tabanınca her defasında“Serok’un bir bildiği” var şeklinde karşılanması, tabanının Öcalan’a duyduğu güvenin bir göstergesi olup, bu yanıyla Erdoğan ve tabanı arasındaki ilişkiye benzerlik arz ediyor.
 
Öcalan’ın tabanı üzerindeki bu etkisi, aynı zamanda kardeşlik, birlik ve barış vurguları tarihi bir sorunu çözmek isteyen bir devlet açısından çok önemli bir şans olarak görünüyor. Fakat ne yazık ki, Öcalan’ın bu tavrı hükümet tarafından bir zaafa işaret ediyor olmalı ki, fazlasıyla rahat ve minnetsiz davranıyor.
 
Şüphesiz ki bugüne kadar varlığı dahi yok sayılan bir halkın temsilcisinin bu sorunu çözme noktasında sabırlı ve kararlı olması son derece gerekli ve önemli bir tutum olup, anlaşılabilirdir. Buna rağmen hükümet bu tavrı bir zaaf olarak okuyorsa-ki bu çok tehlikelidir-uzun vadede bunun bedeli her iki taraf açısından da ağır olur. Nitekim zaman bize Öcalan’ın vurguladığı “barış” a en az Kürt halkı kadar, Türk halkının da ihtiyacı olduğunu gösterecektir.
 
Peki, Türk toplumu, özelde ise İslamcılar bu sorunu ve süreci nasıl okuyor?
 
Ak Parti'nin devam eden döneminde İslamcı camianın muhalifliğini yitirdiğini söylemek yanlış olmaz sanırım. Yukarıda belirttiğim üzere her meselede hükümetle paralel bir duruşları var ve bu duruşları hiç şaşmıyor. Erdoğan bu süreci nasıl okuyorsa, kendileri de aynı biçimde okuyor.
 
İslamcılar da ne yazık ki bunu bir güvenlik meselesi olarak gördüğünden Öcalan ve devlet arasında yapılan ateşkesin sonucunda “şehit” cenazelerinin gelmeyişini sürecin tek başarı kriteri olarak görüyorlar. Bunun ötesinde Kürtlerin bundan ne düzeyde tatmin olduğu, ilgi alanları dâhilinde değil maalesef. Böyle olunca süreçteki aksaklıkları görmeleri mümkün olamıyor.
 
Çözüm Süreci’nin başlarında İslamcıların konuyla ilgili katıldığım bir toplantılarında şunları söylemiştim: “ Kürtlerin neredeyse yüzyıldır süren acıları karşısında hükümetler “sus” demiş, siz de susmuştunuz. Bugün konuşun deyince siz de konuşuyorsunuz. Düne kadar Öcalan’a “bebek katili” dendiğinde itirazınız olmadığı gibi siz de “bebek katili” demiştiniz. Şimdi dünün “bebek katiline” “Sayın Öcalan” diye hitabedilmesine itirazınız yok. Bugün güzel şeyler söylüyorsunuz eyvallah, ama devletler/hükümetler çıkarları doğrultusunda iş yaparlar. Yarın hükümetin bu konudaki tavrı değişirse siz ne diyeceksiniz?! Sus denildiğinde susan, konuş denildiğinde konuşan olmak istemiyorsanız, bugün söylediğiniz şeylerin altını doldurmalısınız. Mesele şu: Öcalan ve hükümetin istediğinden bağımsız olarak; Müslümanlar olarak biz ne istiyoruz?!”
 
Nitekim o günden bugüne, sürece katkı anlamına gelebilecek bir çalışmaları ya da kaygıları olmadı maalesef. Bununla birlikte Abdullah Öcalan ve örgütünün “Türkiyelileşme” projesini çok sevdiler(!). Hatta o kadar sevdiler ki, bazı tartışmalarda Öcalan’ı referans olarak gösterebildiler. İslamcıların Bağımsızlıkçı dindar Kürtlere karşı, dünün “ateist” “kominist”i Abdullah Öcalan’ın yanında saf tutmaları son derece ironik bir durumdur. Son süreçte de PKK’ye karşı Hüda-Par’ın yanında konumlanmış olmaları, bu duruşlarının hükümetin durduğu yerden bağımsız olmadığının başka bir göstergesi.
 
Bu kesime halen dahi, adil duruş iddiaları olduğu için bazı hatırlatmaları yapmakta yarar görüyorum. Zira kendileri bu süreci bugüne kadar hep Erdoğan ve Öcalan üzerinden okumuşlardır. Oysa Kürt halkı bu sürece nasıl bakıyor, beklentileri nedir noktasına ne kadar vakıflar acaba? Ama onun öncesinde yukarıda değindiğimiz Abdullah Öcalan’ın tabanı üzerindeki etkisinin sınırları var mı, varsa nedir? Sorularına cevap vermeye çalışalım;
 
Kürtlere göre Devlet, Öcalan’ı Kürtlerin temsilcisi olarak muhatap alıyor ve bu noktada hiçbir itirazları yok. Yani halkı Öcalan’dan bağımsız değerlendiremeyeceğimiz gibi, Öcalan’ı da halktan bağımsız değerlendiremeyiz. Bununla birlikte Öcalan ve halk homojen değil. Yani Öcalan’dan bağımsız olarak halkın beklentileri ve talepleri var. Erdoğan’ın tabanı hiçbir konuda kendisine itiraz etmedi, bundan sonra da etmeyebilir. Ama Öcalan’ın talepleriyle halkın talepleri arasında bir mesafe oluşursa, bu mesafe sadece sürece zarar vermekle kalmaz, bu hassasiyetlerin zorlanması, zaman içerisinde kendisini etkisizleştirir ve böylece Öcalan’ın Kürtlerin nazarında bir karşılığı kalmaz.
 
Kürt toplumunun yapısı, Kürt Siyasal Hareketiyle ilişkisi, sınırları ve beklentileri;
 
Kürt halkının dini kimliğini öncelediğini biliyoruz. Oysa PKK’nin ideolojik yapısı Kürdistan toplumunun hassasiyetlerini yansıtma noktasında son derece eksik kalmıştır.
DEVAMI İÇİN>>>


 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.