1. YAZARLAR

  2. Kutbeddin Nurlubaş

  3. Çoklukta Birlik (Kesrette vahdet, Esmayı H&uuml
Kutbeddin Nurlubaş

Kutbeddin Nurlubaş

Yazarın Tüm Yazıları >

Çoklukta Birlik (Kesrette vahdet, Esmayı H&uuml

A+A-

“Allahu lailahe illa huve lehul Esmaul Hüsna” = "Allah ki, ondan başka ilah yoktur, en güzel isimler onundur.” (Taha,8)

Allahın 99 ismi vardır kim onları ezberlese cennete girer.(Hadisi Şerif) Her bir şeyin hakikati, bir isme veyahut çok esmaya istinat eder. Eşyadaki sıfatlar, sanatlar dahi, her biri birer isme dayanıyor. Sanatkârlı ve anlamlı yapan Sani ve Hekim olan Allah, Cenneti ve dünyayı, göğü ve yeri, bitkiler ve hayvanları, cinleri ve insanları, melek ve ruhanileri, büyüklü küçüklü bütün eşyayı, isimlerinin tecelli ve yansıması ile şekillerini sınırlıyor, düzenliyor, birer belirli miktar ve ölçü veriyor.

Bazı insanların farklılığı bir ayrılık sebebi olarak görmelerine karşılık, asıl bu çoklukta hangi birliği ve bu kesrette hangi vahdeti bulmamız lazım geldiğini, Allahın en güzel isimleri(Esmayı Hüsna) ile vurgulamaya çalışacağız.

Acaba bu çokluğa farklılığa ve kesrete, belli bir pencereden bakmak mı daha doğru, dürüst ve faydalıdır? Yoksa kâinat bütünlüğü içerisinde Esmayı Hüsna ile üst şemsiyeden bakmak mı daha doğru, dürüst ve faydalıdır? Anlaşılmasını sağlayacağız.

Aslında bütün mesele, yer, gök ve dağın yüklenmekten çekindiği ve insanın omzuna aldığı büyük emanet olan “ene” tabir edilen “benlik” duygusuna nasıl bakıldığına bağlı olarak kâinat veya evren algısı, bakışı şekillenir.

Kendi benliğini yani sahiplik duygusunu, aynadaki güneşçiğin bağımsız bir güneş kabul edilmesi gibi, bağımsız ve asıl kabul edip o şekilde değerlendirilse, hevesini ilah edinir. Yavaş yavaş bu daireyi genişlendirir kendi takımı, kendi şirketi ve kendi milleti dâhil, ta bütün eşyaya kendine sahip gözüyle bakıp ta tabiat tağutuna kadar gider. Böylece en küçük birim olan “benlik” putu veya tağutu tabiat putuna, tağutuna dönüşür.

Fakat tercihini, kendi benliğine, aynadaki güneşçiğin gökteki güneşe bağımlı ve ondan ışığını alır gibi, bağımsız değil de yaratıcısı olan Allahın ilahi isimlerin nakşı olarak bağımlı kabul ederse, kendini sahip olarak değil mülk olarak görür. Ve buna bağlı olarak mülkü sahibine teslim eder. Kendi takımı, şirketi ve milletini de Allahın birer mülkü ve nimeti olarak görür ta bütün kâinata kadar, her şeyi kendi sahibi olan Allaha mal eder. Lehul mulku velehul hamdu, yani mülk onun, hamd de, şükür de onundur der, üzerindeki emaneti sahibine teslim eder.

Kâinat veya evren algısı ve yorumu da, sosyal düşünce ve tutumu belirliyor. Yani özetlersek; Bu bakış, önce insanın kendisi, sonra kâinat, yani dünya görüşü ve ona bağlı sosyal hayat tarzını netice veriyor. Mesela, Darwinist ve maddeci anlayış, evreni zıtlıkların çarpışması ve çatışması olarak izah eder ve buna bağlı olarak, canlılar dünyasında da bu mücadelede güçlü olan kazanır anlayışını ileri sürmektedir.(Doğal ayıklama)

İman ise, bize kâinattaki bütün eşyanın Allahın güzel isimleri vasıtasıyla yardımlaşmacı ve dayanışmacı bir tarzda olduğunu anlatır. Bunun sonucunda evrendeki çeşitlilik ve farklılık çatışma sebebi değil, belki bir bütünün tamamlayıcısı olarak göze çarpar.

Örneğin, birbirine zıt görünen artı yüklü proton ile eksi yüklü elektron, bu halleri ile maddenin temelini teşkil eden atomun ortaya çıkmasını sağlamışlardır. Yine yakıcı oksijen ve yanıcı hidrojenden, bu ikisinin de özelliğinde olmayan ve hayatın kaynağı olan su maddesini netice vermiştir. Zahir akla göre, zıtlar çarpışır, hâlbuki su örneğinde olduğu gibi aklın kabul etmekte zorlandığı tarzda, ikisinin de tabiatına zıt “su” çıkarılmıştır. Yine canlılar dünyasında erkek ve kadın gibi farklı iki cins vasıtasıyla hayatın devamlılığı gerçekleşmektedir. Hayvanlar için zehirleyici olan karbondioksit gazı, bitkilerin fotosentezi için hayati önem taşıyor. Adeta onların temel gıdası oluyor. Gecede istirahat eden insan gündüz taze bir kuvvetle hayata başlıyor. Gece iyi değil diyebilir miyiz?

Tabiatçı felsefeye göre, güçlü canlı yaşar, zayıf canlı hayat sahnesinde elenir. Halbuki doğru paradigma şudur: Canlılar dünyasında birbirine bağlı ve dayanışan ekosistem vardır. Biri birisiz olmuyor. Zaralı gördüğünüz bir türü ortadan kaldırmaya çalışsanız ekosistemi bozarsınız. Hatta İnsanlar da dâhil bütün canlıların anne ve babaları güçlüdür. Neden zayıf ve güçsüz yavrularını bazen kendi zararlarına hayata kalmasına çalışmaktadırlar? Yani bir şekilde güçlü aslında zayıfın hayatta kalmasını sağlamaktadır. Esas olan budur. Canavarların ve zalim insanların durumu asıl değil, bir istisnadır. Bütün bu gerçekleri sosyal hayatımıza tatbik edebiliriz.

Vücut örneğini de verebiliriz. Kafada, göz ve kulak gibi organlar çok farklı şekilde, özellikte ve görevde olmasına rağmen, aynı kafada koordinasyon içinde işlev görmektedir. Kulağa ses olarak “bak” denildiğinde, göz gerçekten bu bakma eylemini hemen “görme” olarak geçekleştirmektedir. Çünkü sistem ve ruh birliği vardır. Göz, kulak gibi olsun derseniz ve ona benzetmeye çalışırsanız sıhhati değil, felaketi getirirsiniz. Hatta Said Nursi bu vücut benzetmesini aynen şöyle yapmaktadır: Milliyetimiz bir vücuttur ruhu İslamiyet, aklı, iman ve Kur’andır.” (Münazarat) Organlarımızın farklılığa rağmen bir vücut halinde yaşayabiliriz. Farklılıkları kabul etmek ayrılıkları körüklemek değildir. Farklılıkları kabul etmediniz takdirde ayrılıkları körüklersiniz.

İşte, bir takımın, şirketin ve milletin perspektifinden bakarak, bunları Mabud, yani put seviyesine yükseltip esas yaparak mı daha doğrudur? Yoksa bütüncül bir bakışla bakmakla beraber, en küçük daireden başlamak üzere sırası geldiğinde hepsine aynı ilgi ve özeni göstererek, o takımı, şirketi ve milleti genel nizama, hakka ve hakikate uyumlu yapmak mı daha doğru ve uygundur?

Birinci durumda, çatışma, mücadele ve düşmanlık kaçınılmazdır. Çünkü güçlü olan zayıfı yutacaktır. İkincisinde yardımlaşma, kucaklaşma ve sevgi sonuç olarak zorunludur. Çünkü şefkatle zayıfın elinden tutup kaldıracaktır. Bugünlerde olan Van depreminde olduğu gibi… Allah rahmet ve sabır versin.

Şöyle bir örnek verirsek, bir şehirdeki bir apartmanın sadece bir dairesinin menfaatini düşünüp, diğer dairelerle ortak yanları nazara almadan ki bir bakış ile, Şehre ve orda ki her bir apartmana ve her bir daireye farklılıklarını kabul etmekle beraber ve hatta diğer apartmanlarla yol, elektrik ve diğer ortak yönleri bütüncül bir bakış ile bakmak arasındaki fark gibidir.

Bu olumsuz bakış açısı ve anlayış, Fransız İhtilalından sonra 19. Yüzyılda ortaya çıkan pozitivizm düşüncesinin de sonucu olarak, bilim, meslek dalları dâhil her şeyi sınıflandırıp diğer şeylerle bağları kopararak, insanlık dünyasında uygulamasını bulmuştur. Onun için Avrupa’da, her sınıf ve meslek grubu kendi gücüyle ayakta kalabilmek için örgütlenip öyle mücadele ediyorlar. Hatta bu öyle bir seviyeye inmiş ki, Çilliler (kırmızı benekliler) bile ötekileştirildikleri için, ayrı dernek kurup hakları konusunda mücadele veriyorlar. Yanlış anlaşılmasın bütün Avrupa böyle değildir. Geçmiş semavi dinlerden, özellikle İslamiyet’in birikimini 12. Yüz yılda başta Toledo ve Sicilya’da tercüme ederek kendine kaynak yapan ve insanlığın faydasına çalışan, teknolojiyi üreten ve hukuku sağlayan bir ikinci Avrupa daha vardır. Onun için eleştiride ayıklayıcı, fakat hayırda bütüncül bir bakış sergilemek gerekiyor.

Fakat bu durumlar, pratik hayatta keskin çizgilerle birbirinden ayrılmıyorsa, bu bahsettiğimiz algı(İnsanın iç dünyası da dinamiktir.), dünya görüşleri ve hayat tarzlarının birbirinden etkilenmesi sonucu olmaktadır. Buna rağmen sosyal hayattaki davranışlar, insanlardaki etikete göre değerlendirilmektedir. Hâlbuki özellikle şimdiki insanlık, her an her fikir ve düşünceden etkilenmeye açıktır. Onun için arınmaya, yenilenme ve tekrar öze dönüşe çok ihtiyaç vardır.

Bu anlatımlarda bir mümin muhatap alınarak izah yapılmaktadır. Kâinatın Esmayı Hüsna ile yaradılış ve idaresinin ispatı ise ayrı konudur.

İlahi İsimlerin Kâinattaki yansımalarını anlamak için baştaki ayetin tefsiri olarak 24. Sözde şöyle bir örnek verilmektedir. Yalnız aynısını almak yerine, biz anladığımızı buraya aktardık. Nasıl ki, bir Sultan, bir idareci, bir yönetici, bir şahıs olmasına rağmen, yönetiminde çok farklı dairelerle icraat yapar. Çok değişik birimlerle uygulama ortaya koyar. Çeşitli mertebelerde faaliyet gösterir. Böylece çok sayıda isim ve unvanlara sahip olabilir. Şimdiki mevcut sistemi düşünürsek, çok sayıda bakanlık ve bağlı birimlerinden başlamak üzere ta en alt seviyeye kadar yönetim hiyerarşisi devam eder. Ve aynı zamanda birbirinin içine girip müdahil olma da gerçekleşmektedir. Bir daire, bir hizmet için ön planda ise diğer daireler onun gölgesinde çalışmalarına devam eder. Sanki o yönetici her bir dairede manevi kimliği ile ve telefonu ile hazırdır. Bulunur ve bilir. Ve her seviyede kanunuyla, düzeni ile, temsilcisi ile görünür ve görür. Ve her bir mertebede kararları ile, bilgisi ile, gücü ile dilediği gibi idare eder ve bakar. Tabi insanlar aciz oldukları için her dairede ve mertebe de temsilcilerini çalıştırlar. Örneğin tam anlaşılması için O idareciyi bir veli gibi düşünün, her değişik dairede ve mertebe de oranın özellik ve kapasitesine göre yine kendisi icraatını yapar diye düşünülürse, belki ilahi isimlerin hakikatlerinin anlaşılmasına yardımcı olur.

Öyle de, Ezel-Ebed Sultanı olan Âlemlerin Rabbi için, bütün kâinatı yaratma ve idare etmesinde ayrı ayrı, fakat birbirine bakar sıfat ve namları, başka başka, fakat birbiri içinde görünür isim ve nişanları ve görkemli icraatında ayrı ayrı, fakat birbirine benzer belirti ve yansımaları ve rengârenk sanat eseri yaratıklarında çeşit çeşit, fakat birbirini görür, hedefe yöneltici idaresi vardır.

Bununla beraber, kâinatın her bir âleminde, her bir grubunda, Esmâ-i Hüsnâdan(En güzel isimlerden) bir ismin unvanı yansır. O isim o dairede hâkimdir; başka isimler orada ona tâbidirler, belki onun gölgesinde bulunurlar.

Hem, bununla beraber, Celal olan Yaratcı olan Halık, herşeye yakın olduğu halde, yetmiş bine yakın nuranî, ışıklı perdeleri vardır. Mesela, atom altı alandan başlarsak; bir kuarkın yaratmasından tutun, elektron, protondan, atoma kadar; Atomdan tutun molekül ve madenlere kadar; Hücreden tutun doku, organ, sistem ve bütün canlı vücuda kadar; Bir insandan tutun bütün insan türüne, oradan bütün canlılara kadar; Bütün canlıların yaşatıldığı yeryüzünden tutun, Güneş Sistemine, Samanyolu Galaksisine, oradan bütün Kâinata kadar, Halık (Yaratıcı) simsinin mertebeleri vardır. Metafizik âlem olan gayb âlemini de, bu fizik dünya olan şahadet âlemi ile kıyas yapabilirsiniz. Bu durum Halık isminin yanında birçok isim için de geçerlidir. Mesela bir canlı hayatlandırıldığı zaman, aynı anda rızık verici Rezzak ismi tecelli eder, belirir. Aynı anda, sanatlı bir şekle yapan Sani ismi, aynı anda süsleyici Müzeyyin ismi aynı anda ikram edici Kerim ismi vs. tecelli edip, aynı yerde, iç içe yansır.

Yani esmayı Hüsna hem yatay bir şekilde birçokluk ve iç içe çeşitliliğe sahip olduğu gibi, dikey olarak ta, çok sayıda mertebe ve derecelere sahiptir. Ve aynı zamanda her mertebede de bu içiçelik sürmektedir ki, eşya, kâinat ve âlemler varlığını ahenkli bir şekilde sürdürmektedir. Mesela, bir büyük deniz olan okyanusta veya büyük bir dağ silsilesinde, görkemli güzellik olan Celil ismi tecellisi ön planda ise, ölçülendirici Mukaddir ismi, idare edici Müdebbir ismi ve içindeki bütün diğer eşya ve canlıları ortaya koyan bütün diğer isimler de, onun gölgesinde onunla beraber faaliyette bulunmaktadır.

Madem isimler birbiri içinde görünüyor. Ve faaliyetler birbirine bakar. Ve görüntüler birbiri içine girer. Ve unvanlar birbirini hissettirir. Ve yaratma ve idare etmekliğin çeşit çeşit terbiyeleri, birbirin imdadına gelip yardım eder. Elbette gerektir ki, Cenâb-ı Hakkı bir isim, bir unvanla, vs. tanısa, başka unvanları, isimleri, filleri içinde inkâr etmesin. Belki, herbir ismin yansımasından diğer isimlere geçiş yapmazsa zarar eder. Meselâ, Kadîr ve Hâlık isminin eserini görse, Alîm ismini görmezse, gaflet ve tabiat yanlışlığına, dalaletine düşebilir. Belki lâzım gelir ki, onun bakışı, daima karşısında Huvellahu (O Allah) okusun, görsün.

“Eğer o yüksek hakikatleri yakından gözetmek istersen, git, fırtınalı bir denizden, zelzeleli bir zeminden sor. “Ne diyorsunuz?” de. Elbette “Yâ Celîl( Görkemli güzellik sahibi), yâ Azîz(İzzetini gösteren), yâ Cebbâr(Dilediğini zorla da yaptıran)“ dediklerini işiteceksin.

Sonra, deniz içinde ve zemin yüzünde merhamet ve şefkatle terbiye edilen küçük canlılardan ve yavrulardan sor. “Ne diyorsunuz?” de. Elbette “Yâ Cemîl( Tatlı güzellik sahibi), yâ Rahîm(Şefkat eden)” diyecekler. .

Semâyı dinle. Nasıl “Yâ Celîl-i Zülcemâl(Cemalli Celal)“ diyor. Ve Yeryüzüne kulak ver. Nasıl “Yâ Cemîl-i Zülcelâl(Celalli Cemal)“ diyor. Ve hayvanlara dikkat et. Nasıl “Yâ Rahmân, yâ Rezzâk“ diyorlar. Bahardan sor. Bak, nasıl “Yâ Rahmân, yâ Rahîm, yâ Kerîm, yâ Lâtif(Her şeye nüfuz eden), ya Musavvir(Şekillendiren), yâ Münevvir(Parlatan), yâ Muhsin(Özenle yapan), yâ Müzeyyin(Süsleyici)“ gibi çok esmâyı işiteceksin.

Ve insan olan bir insandan sor. Bak, nasıl bütün Esmâ-i Hüsnâyı okuyor ve cephesinde yazılı; sen de dikkat etsen okuyabilirsin. Öyleyse, ey kendini insan bilen insan kendini oku… Güya kâinat kocaman bir zikir musikisidir. En küçük nağme, en güzel ses, en gür nağmelere, ahenklere karışmakla, haşmetli ve görkemli bir tatlılık veriyor. Ve bunun gibi, kıyas et.

Fakat gerçi insan bütün isimleri üzerinde gösteriyor; fakat kâinatın çeşitliliğini netice veren isimlerin çeşitliliği, insanların dahi bir derece çeşitliliğine sebep olmuştur. Bir insan göz, kulak ve ağız vs. gibi duyularla bir çiçek halinde süslendiği gibi, İnsan türü de, farklı kavim, renk ve diller vs. ile süslendirilmiştir. Yeryüzü de sayısız güzel bitki ve hayvanlarla birlikte deniz ve karasıyla resimlenmiştir. Devam edeceğiz inşallah…

Bu ayet Kâinatın ve İlahiyatın bütün gerçekliğini kapsamaktadır. Birinci cümle, yani “Allah ki ondan başka ilah yoktur.” Tevhidi, yani Allahın varlık ve birliğini, ikinci cümle, yani “En güzel isimler onundur.” Kâinatın bütün hakikatine ait çeşitliliği anlatır. Çünkü bütün mevcudatın, varlıkların hakikati, gerçekliği, Esmayı Hüsna’ya, yani en güzel isimlere dayanır. Birinci cümle tekliği, ikinci cümle çokluğu ifade eder. Birinci cümle vahdeti, ikinci cümle kesreti gösterir. Çünkü esma, ismin çoğuldur.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.