1. YAZARLAR

  2. Zülfikar Furkan

  3. ÇOCUKLUĞUMUN DÜŞLERİ VE KARANLIĞIN SONU
Zülfikar Furkan

Zülfikar Furkan

Yazarın Tüm Yazıları >

ÇOCUKLUĞUMUN DÜŞLERİ VE KARANLIĞIN SONU

A+A-

ÇOCUKLUĞUMUN DÜŞLERİ VE KARANLIĞIN SONU

 

Her yer karanlıktı, karanlık olmasına, ancak gecenin en karanlık anı gündüze en yakın andır. Etrafımızı çepeçevre saran zifiri karanlık her gün içimizden birini veya birilerini alıp yutmaktadır.  Bu karanlık içerisinde kimin ne olduğu, ne yaptığı, kiminle beraber olduğunu anlamak mümkün değildir. Her uyandığımız gün yeni sürprizlerle karşılaşmaktayız. Yarının bizleri nasıl karşılayacağını tahayyül bile edemiyoruz. Karanlık çağın karanlık ilişkileri, en kutsal, en mahrem değerlerimizi yıkıp geçmekte, karşısında direnen hiçbir güç ve kuvvet bırakmamaktadır. Bireyin kendisini güvende hissedeceği mekân, ortam ve ilişkiler tamamen tahrip olmuş durumda. Aile ortamı başka güçlerin ( tv ve internet) hâkimiyeti altında, iş ilişkileri elde edilecek kazanç ve menfaat derecesine göre şekillenmekte, sokaklarda özgürce dolaşabilmek ise başlı başına farklı bir cesaret gerektirmektedir.        

 

Çocukluğumun yani seksenli yılların başında etrafımızda cereyan eden olaylardan bihaber özgürce dolaşır, dağ taş, dere tepe demeden dolaşır dururduk. Ne basacağımız bir mayın, ne bizi paramparça edecek kör bir mermi yada havan topu korkusu yaşamadan güzelim memleketimin her karış toprağına ayak basar, gezer oynardık. Ne organ mafyasının kötü suratlı acımasız cellâtlarının, ne de dünyanın en güçlü ordusunun sert bakışlı neferinin silahından çıkacak mermilerin korkusunu taşıyorduk.  Her yer bizimdi, evimizin karşısında yer alan kayalıklar, şehrimizi tüm görkemiyle selamlayan, şarkılara ve türkülere konu olan Sümbül dağımız vardı. Korkusuzca buralara gider, oyunlar oynardık, yazın zap suyunda serinlemek ayrı bir eğlenceydi, ölüm çok uzaktı bize. Kendimizi hep güvende hissederdik. Ölümün kaza ile geleceğini sanırdık. Kayalardan yuvarlanmak, elektrik tellerine dokunmak,  Zap’ın o gürleyen akıntısına kapılmak veya sayıları tek tük olan damperli kamyonların kocaman tekerlekleri arasına sıkışmak dışında bir ölüm şeklini tanımıyorduk. Bu şekilde büyüdük.          

Gençliğimizde yavaş yavaş bazı şeylerin değiştiğini gördük. Dört dağ arasına sıkışmış şehrimizde ilk toplumsal olaylara şahit olduk. Gece yarısı çoluk çocuğunun gözleri önünde evlerinden alınıp bir daha evlerine geri dönemeyenlerin hikâyelerini dinledik. Evimizin karşısında yer alan kayalıkların bizlerden alınıp, güvenlik nedeniyle, iri yarı, sert ve silahlı kişilere verildiğini gördük. Yazın debisi azalan zap suyunda yüzemiyorduk artık. Şehrimizin dışarısıyla bağlantısını sağlayan tek köprü yine aynı kişilerce ele geçirilmişti. Ölümün farklı bir çeşidi ile tanışmıştık. Taşıdıkları o koca silahların ölüm kustuğunu o zaman anladık. Karşılarında güya acımasız bir güç vardı. Kendilerini korumaları gerekiyordu. Geceleri sabaha kadar silah sesleri susmazdı. Yaralananlar hastaneye gidemezdi. Dükkânlar, evler ve işyerleri taranır yakılırdı. Kimse hesap soramazdı. Etrafımızdaki arkadaşlarımızın ve dostlarımızın sayılarının yavaş yavaş azaldığını gördük. Sonradan anladık ki arkadaşlarımızdan bir kısmı direniş saflarına katılmış. Kimi geri döndü, kimi dönemeden aramızdan ayrıldı. Bedenleri ya parçalanmış, yakılmış veya yüksek bir yerden atılmıştı. Asit kuyularında eritilenler, İlkbahar mevsiminde Zap suyunun hırçın akıntısına atılan babaların geride kalan çocuklarının gözyaşına şahit olduk. Anaların feryadına tanık olduk. Kafamız allak bullaktı. Bizim gibi insan olan biri bunu yapabilir mi?  diye kendimizden utandık.

Bu şekilde ölmek ve öldürmek bize göre değildi. Bu işe son vermek lazımdı. İki tarafından iyi kişileri çoğunluktaydı. Bunları bir araya getirip bu karmaşaya son vermek en akıllıca olanıydı. Yıllarca mücadele edildi, anlatıldı, yazıldı, çizildi. Çocukluğumun çizgi filmi olan Voltran gibi, güçlerimizi birleştirmemiz gerekiyordu. Hogır ve Yüzbaşı Volkan aslında aynı saftaydılar. Karşılarındaki güç daha farklı ve devasa boyuttaydı. Ama Hogır’ın ve Volkan’ın yan yana gelmemesi için birileri durmadan ateşe benzin döktü. En umutlandığımız anlarda izne ayrılan erler kurşuna dizildi. Uğur Kaymaz gibi çocuklar babalarının kucağında kurşuna dizildi. Ceylan’ın minik bedeni havan topuyla parçalara bölündü.

Aslında istenilen şeyler o kadar da büyük şeyler değildi. Sadece bir topluluğa ait şeyler devlet tarafından kabul edilecekti. İmha ve inkâr politikası sona erdirilecekti. Güçler paylaştırılarak ülke kalkınacak ve muasır medeniyetler seviyesine ulaşacaktık. Tüm Ortadoğu’nun, hatta Avrupa’nın en güçlü ülkesi haline gelecektik. Ortadoğu coğrafyasında dört parçaya bölünmüş bir milletin Türkiye Cumhuriyeti çatısı altında toplanması demek Avrupa Birliği’ne alternatif bir gücün ortaya çıkması demektir. Kafkaslar, İran ve Arap yarımadasındaki nüfus, kültür ve en önemlisi doğal kaynakların da zenginliğini kazanmak demektir. Eğitim alanında yapılacak devasa çalışmalar ile insanımızın özüne dönüşü hızlandırılacaktı. Kişi başına düşen GSMH yirmi bin doları bulacaktı. Çöplerden ekmek toplayan, eline fırsat geçtiğinde mağazaların, bankaların ve otomobillerin camlarını kıran çocuk ve gençler olmayacaktı. Sokak, cadde; dağ, bayır bizlerin olacaktı. Yüzbaşı Volkan Geraşin veya Feraşin Yaylalarının serin havasında berivanların elinden soğuk yayık ayranı içecekti. Hogır ise Tarsus Çamlıyayla da veya Erdemli Sorgun yaylaların da yörüklerin çadırlarına konuk olup demli çaylarından içecekti. Korkmadan çekinmeden istedikleri gibi konuşup gezebileceklerdi. Farklılıkları güzellik ve zenginlik olarak algılayacaktık. Üstünlüğümüzün damarlarımızda taşıdığımız asil kanda olmayıp; Yaradana bağlılığımız ve yaptığımız hizmet oranında olduğunu anlayacaktık.

İnsanlığın içerisinde debelendiği ve bir çıkış bulamadığı bu karanlık dehlizlerden, aydınlık alanlara çıkmak için herkes üzerine düşeni yapmak zorundadır. Yoksa çocuklarımızın, torunlarımıza anlatacakları anıları olmayacaktır.

           

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.