1. YAZARLAR

  2. İsmail BEŞİKÇİ

  3. Çocuklara İşkence
İsmail BEŞİKÇİ

İsmail BEŞİKÇİ

İsmail BEŞİKÇİ
Yazarın Tüm Yazıları >

Çocuklara İşkence

A+A-

 

Ekim ayının sonlarında, Kasım ayının başlarında (2008) Kürt şehirlerinde çok büyük bir hareketlilik vardı. İmralı Cezaevi’nde, tek başına tutulan, PKK lideri Abdullah Öcalan’a baskı yapıldığı iddiaları Kürtlerin önemli bir kısmında büyük bir hareketlilik yarattı. Bu iddialar üzerine Kürt şehirlerinde çok yoğun protestolar meydana geldi. Gösteriler, mitingler, yürüyüşler, güvenlik güçleriyle çatışmalar yaşandı. Bu protestolara, çocuklar, kadınlar, yaşlılar… çok yoğun bir katılım vardı. Başbakan Recep Tayip Erdoğan, Diyarbakır, Van, Hakkari gibi Kürt şehirlerine yaptığı geziler de çok büyük ve sürekli protestolarla karşılaştı. Bu protestolar sırasında, Diyarbakır, Van, Mersin, Gaziantep, Adana, gibi şehirlerde, 120’den fazla çocuk gözaltına alındı. Bu çocuklar, kelepçelenerek ring arabalarına dolduruldu. Bunlardan 70 kadarı tutuklandı. Bu çocuklar, genel olarak 15-18 yaş arası çocuklardı. Ama aralarında on kadar henüz ilkokul çağında olan çocuklar da vardı. Örneğin, Diyarbakır’da 40, Mersin’de 7, Gaziantep’de 2, Adana’da 15 çocuk tutukluydu. (bk İnsan Hakları Derneği, 19.11 2008 tarihli basın açıklaması)

İstanbul gibi şehirlerde de tutuklu çocuklar vardı. Gözaltına alındıkları sırada ve nezarethanede çocuklara kötü muamele yapıldığı, işkence yapıldığı da biliniyor. Adana Karataş Cezaevi’nden, İnsan Hakları Derneği’ne mektup gönderen beş çocuk yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Gözaltına alırlarken polisler ellerindeki silahların dipçiğini kafalarımıza vurdular. Ellerindeki coplarla rastgele her tarafımıza vurdular. ağza alınmayacak küfür ve hakaretlere maruz kaldık. Tutuklanıp cezaevine getirirlerken de, yolda polisler, arabanın içinde bizi dövdüler” (bk. İHD’nin yakarıda sözü edilen basın açıklaması)

Basın, devlet ve hükümet yöneticileri, siyasal partiler, sivil toplum örgütlerinin büyük bir kısmı, bu çocuklar için “terörist çocuklar” diyor. Çocukların analarını-babalarını, Demokratik Toplum Partisi yöneticilerini, DTP milletvekillerini suçluyor. Basın, yöneticiler, “kandırılan”, “beyinleri zehirlenen” çocuklardan söz ediyor. Bense, bu sürecte, demokratik sağlıklı yönler de buluyorum. Toplumsal ve siyasal bir harekette, çocukların ön planda olmaları neyi gösterir? Mücadelenin toplumun büyük bir kesimi tarafından benimsendiğini gösterir. Mücadelenin hedefinin Kürtlerle, Kürtlerin milli ve demokratik haklarıyla ilgili olması de önemlidir.

1984’den itibaren bakalım. Kürt halkı mücadeleye nasıl katıldı? Önce 20-25 yaşlarında gençler vardı. Gerilla mücadelesini bunlar başlattı. Daha sonra, Musa Anter, Faqi Hüseyin Sağnıç, Abdurrahman Dürre, Mele Abdullah Garzi, Cemşid Bender, İsmail Beşikçi gibi kişiler göründüler. Bu aydınlar, kah halayın başında, kah gazetelerdeki, dergilerdeki köşelerinde görünüyorlardı. Daha sonra, saçlarından kavranılarak sürüklenen kadınlar gördük. Bu, 1990’ların başına işaret ediyordu. Bu olaylardan kısa bir süre sonra, cenaze törenlerinde, zılgıt çeken kadınlar göründüler. Mücadeleyi önlemek, gelişmeyi, yükselmeyi engellemek için koruculuk örgütlendi. Korucuların devlet cihazını kullanarak, eski düşmanlıkları yaşama geçirmeleri, hasımlarına karşı kinlerini kusmaları kırsal kesimde mücadeleye çok büyük bir ivme kazandırdı. Genç kızlar ve gelinler dağa çıktılar. Kadınların mücadeleye katılması bu süreçte kitleselleşti.

Toplumsal ve siyasal bir mücadelede kadınların mücadeleye katılmasını, kitlesel bir katılım olmasının anlamı çok büyüktür. Bu süreç mücadelenin derinleştiğinin, yaygınlaştığının, olgunlaştığının bir göstergesidir.

1990’ların ortalarında ve sonlarında “Cumartesi anaları” vardı. Kadınlar, ellerinde kayıp olan eşlerinin/oğullarının/ babalarının/kardeşlerinin/dedelerinin/yeğenlerinin… fotoğraflarıyla İstanbul’da Beyoğlu’nda, Galatasaray Lisesi’nin ve PTT binasının önünde oturuyorlardı. 2003-2004 yıllarından itibaren “Barış anaları” görünmeye başladı. “Barış anaları” çeşitli şehirlerde, sokak başlarında oturma eylemleri yapıyorlardı, açık hava ve kapalı salon toplantılarına katılıp barış konusundaki duygularını ve düşüncelerini açıklıyorlardı. Son birkaç yıldır çocuklar toplumsal olayların başlarında görülüyorlar. 19 Kasım 2004 de Kızıltepe’de, babası Ahmet Kaymaz’la birlikte katledilen Uğur Kaymaz odak noktasında gelişen protestolar bu yeni süreçte bir başlangıç olabilir. 12 yaşındaki Uğur kaymaz, polisler tarafından 13 kurşunla katledilmişti. “Enes, polis kurşunuyla vurulduğunda henüz 9 yaşındaydı. Okulundan önlüğüyle alınan Berivan, 3 gün gözaltında tutuldu. Feyzullah yediği dayaklardan sonra ders çalışamıyor. Yusuf hala, ailesine yanmış sobaların artıklarından kömür topluyor. Adana’da, İstanbul’da, Van ‘da, Gaziantep’de, Diyarbakır’da… cezaevindeler, Diyarbakır’da çocuklara 23’er yıl ceza isteniyor.” İnsan Hakları Derneği’nin, yukarıda sözü edilen 19 Kasım 2008 tarihili basın açıklamasında bunlar yazılı…

Adı Hrant Dink’in katil zanlıları arasında geçen Yasin Hayal’e, Hıristiyan rahiplere bomba atmalarından dolayı 3 yıl ceza isteniyor, polis panzerlerine, taş atan çocuklara ise, 23’er yıl. Bu, Türk adaletindeki, suç ve ceza normlarının da, Kürtler söz konusu olduğu zaman ne kadar ağır bir şekilde belirdiğini açık bir şekilde ortaya koyuyor. Kürtler için, Olağanüstü Hal Bölge Valiliği gibi yasaların dışında ayrı yasalar yok. Ama uygulama, yorum, Kürtler için çok çok farklı. Kürtler söz konusu olduğunda, uygulamada, ‘hukuk’un, ‘adalet’in kırıntısı bile yok. İlkokul çağındaki bu çocuklar için, “ne yaptıklarını biliyorlar, yaptıklarının sonunda ne olacağını biliyorlar” şeklinde adlı tıp raporları da var. Yargıtay Başsavcılığının, 12 yaşındaki Uğur Kaymaz’ı 13 kurşunla öldüren polisler hakkında verilen beraat kararının onaylanmasını istemesi bu hukuksuzluğun açık bir göstergesidir. (bianet, 21 Kasım 2008 Dört yıl oldu. “Uğur Kaymaz cinayetinden ceza alman yok. Uğur kaymaz’ı ve babası AHMET Kaymaz’ı öldüren polislerle ilgili 20 aydır Yargıtay’da bekliyor. Başsavcılık polislerle ilgili beraat kararırın onaylanmasını istiyor.” başlıklı haber. Tolga Korkut’un haberi.)

11 Ekim 2007 tarihinde Bollu Ekspres isimli bir gazete, bir yazar, “ölen her asker için, bir DTP’li öldürülme” mealinde bir yazı yazıyor. DTP Başkanvekili Selahattin Demirtaş bu yazı için Bolu Savcılığına suç duyurusunda bulunuyor. Başsavcılık, yazıda suç unsuru bulamadığını, yazının ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini bildirerek istemi reddediyor. Yine aynı günlerde, Yargıtay Genel kurulu, PKK mitinglerine katılan herkesin, örgüt üyesi olarak değerlendirilmesi gerektiği yolunda bir karar alıyor. (15 kasım 2008 tarihli karar)

Kürt çocuklara uygulanan bu baskı Türk rejiminin ana niteliğinin çok önemli bir göstergesidir. Dünyada, “demokratik” denen hangi ülkede, ilkokul çağındaki çocuklar, gözaltına alınıyor, kelepçeleniyor, tutuklanıyor, cezaevine konuluyor? Dünyada “demokratik” denen hangi ülkede ilkokul çağındaki çocuklara işkence yapılıyor? Düşünelim ki Türkiye, “dünyada çocuklara bayram armağan eden tek devlet Türkiye’dir” şeklinde övünmektedir. Bu bayrama, dünyanın dört bir tarafından çocuklar kendi ulusal kıyafetleriyle geliyorlar. Kendi ulusal kıyafetleriyle bu bayrama katılmak isteyen Kürt çocuklarını ise, devlet bu bayrama kabul etmiyor. Türk Devleti’nin bu övünmeleri ne kadar gerçeği aksettiriyor bilemiyorum, ama, kendilerine “demokratik” devletler denen devletler içinde, çocuklara işkence yapan, ilkokul çağındaki çocukları gözaltına alan, tutuklayan, cezaevine gönderen , herhalde sadece Türkiye’dir. Bu uygulamanın sadece Kürt çocuklarına yapıldığı çok açıktır.

Kürt toplumunda hızlı bir değişim yaşanıyor. 35-40 yıl kadar önce Kürt üniversite öğrencileri tutuklanır, işkence görürdü. Lise öğrenciler gözaltına alındıkları, tutuklandıkları zaman, “hayret!” denirdi. Birkaç ortaokul öğrencisi de gözaltına alındığı zaman, “bu kadarı da olmaz” diye tepki gösterilirdi. Günümüzde artık, ilkokul çağındaki öğrencilerin gözaltına alınmaları, tutuklanmaları, işkence görmeleri, sıradan bir olay haline geldi. Günümüzde Kürt çocukları, ağabeylerinden, ablalarından çok daha erken yaşlarda devletle karşılaşıyor, devleti tanıyorlar. Cezaevleriyle tanışıyorlar. Kürtlerdeki toplumsal ve siyasal değişimin, siyasal kültürün çok önemli bir boyutu da budur.

Burada, Türk basınının, Türk siyasetinin, Türk devlet ve hükümet yöneticilerinin çifte standardı, bütün açıklığı ile ortada durmaktadır. Filistin’de Filistinli çocuklar, İsrail tanklarına taş attıkları zaman, Türk basını, Türk siyasetçileri, bu süreci büyük bir gururla, kıvançla anlatıyor. Filistinli çocuklara bu eylemlerinden dolayı övgüler düzülüyor. İsrail tanklarına taş atan çocukların eylemleriyle ilgili olarak Türk basınında şöyle yorumlar yapılıyor.: “Eğer çocuklar bile böyle, coşkun bir milli duygunun sahibi olabilmişse, İsrail, Filistin Arap Devleti’nin bağımsızlığını hemen tanımalıdır.” Ama, Kürt çocukları, benzer bir protestoda, Türk panzerlerine taş attıkları zaman, “tüyü bitmemiş bu çocukları kim kandırıyor?” “Bu çocukların anaları-babaları yok mu? Bu çocuklarını neden denetlemiyorlar, neden sokaklara salıyorlar?”,”Bu körpe zihinleri kim zehirliyor?”, “Demokratik Toplum Partisi çocukları, körpe zihinleri istismar ediyor”…diyerek yoğun bir suçlamaya girişiyorlar. Filistinli çocukların ve Kürt çocukların taş atma eylemleriyle ilgili bu çifte standart, Türk düşüncesinin, Türk basınının, Türk siyasetçilerinin sefaletini göstermektedir. Aynı çifte standardı, Paris’te ve Türkiye’de, protestolar sırasında arabalar yakıldığı zaman da izlemek mümkündür. Bu çifte standart Kürt çocukların neden sokaklarda olduğunu, örneğin, evlerin, köylerin neden yakılıp yıkıldığını, ailelerin neden yerlerine-yurtlarına dönemediğini, yani bu tür konuları düşünmeye de gerek bırakmıyor.

Kürt çocuklarının, “Türküm, doğruyum, çalışkanım…Varlığım Türk varlığına armağan olsun” andının, zoraki söyletilen bu andın bilincine erken yaşlarda varabilecekleri, özgürlük isteyebilecekleri neden düşünülemiyor? Ağabeylerinden, ablalarından, amcalarından, dayılarından etkilenmeleri doğal değil mi? Dünyada, “demokratik” denen hangi ülkede, böylesine bir empati yoksunluğu var?

Çocuk gelecektir. Bunu eskiler ‘zürriyet’ kavramıyla ifade ediyorlar. Kürtler bu konunun asırlardır bilincindedir ve kendilerine göre önlemlerini de alıyorlar. Mehmet Sebatlı, kurdistan-post.org sitesinde yayımlanan “Kürt’ün zürriyetine 23 yıl” başlıklı yazısı bu konuda dikkate değer görüşler dile getirmektedir. Çocuklara, kadınlara, ailelere yönelik bu zulmün Kürtlerin zürriyetini kesme gibi bir amacı da olabilir. Bu tutumla başarılı bir sonuç elde edilemeyeceği kuşkusuzdur.

Önceki ve Sonraki Yazılar