1. YAZARLAR

  2. Muhammed YILDIRIM

  3. Cinsiyetsiz Toplum ve İstanbul Sözleşmesi...
Muhammed YILDIRIM

Muhammed YILDIRIM

Yazarın Tüm Yazıları >

Cinsiyetsiz Toplum ve İstanbul Sözleşmesi...

A+A-


Tam ismi : " Kadınlara yönelik şiddetin ve aile içi şiddetin önlenmesi ve bunlarla mücadeleye ilişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi".

 

Son derece makul ve kabul edilebilir bir isim. Makul ve kabul edilebilir bir başlığın yanı sıra yerinde birçok maddesi olan bu sözleşmede, ilk bakışta göze çok batmayan ama dikkatli gözlerden kaçmayan tanım ve istek ve dayatmalar mevcut.

Son zamanlarda hakkında sık konuşulan ama her zamanki gibi üzerine az araştırma ve az okuma yapılan konulardan biridir İstanbul sözleşmesi ve bu sözleşmenin asıl muradı denebilecek 'cinsiyetsiz toplum' meselesi. Avrupalılar ve üstelik 'Konsey' tarafından hazırlandığından kesinlikle bilimsel bir tarafı olduğuna şüphe de olmadığına göre! Üstelik Avrupa Birliği yolunda kabulü ve uygulaması mecburî olduğundan olduğu gibi alıp uygulamakta bir beis yoktu!

Tüm dünyada bir merkez tarafından programlanan, çok yoğun medya, siyaset, 'sanatçı' desteğinin yanı sıra maddi olarak da güç merkezlerince finanse edildiği görülen bu projenin uygulaması dışında bir yol yoktur. Utana sıkıla sessiz kalarak, olabildiğince ilgisiz ve bilgisiz durarak tepkilerle geçiştirilmeli!

Türkiye'de çok hassas bir konu olan Kadın hakları meselesinin arkasına saklanarak faaliyete sokulduğunda tepkiler de göğüslenebilecektir!

İstanbul Sözleşmesi veya gölge raporu ismiyle hafiften gündemimize gelmiş durumda. Hafiften diyorum çünkü; meselenin ciddiyetinin farkında olanların seslerini duyurmakta zayıf kalmaları ve çoğunluğun olayın ciddiyeti hakkında yeterince bilgi sahibi olmamaları, ayrıca hükümetin Avrupa müktesebatı sebebiyle uygulayıcı olması ve muhalefetin de itiraz bir yana ideolojik olarak konuyu destekliyor olması mevcut pozisyon için belirleyici olmaktadır.

Muhalefet konusunda ayrıca bir parantez açmak gerekecek. Çünkü; muhalefet deyince genelde ilk akla CHP gelir. Bu projede CHP yukarıda dediğim gibi ideolojik olarak sessiz kalıp durumu kurtarmaya çalışıyorken, diğer muhalefet partisi olan HDP, partinin yönetim, program ve uygulamada birebir adeta bir proje partisi konumundadır. Eş başkanlık meselesinden tutun da, kendisine oy veren kitlenin hiç de konusu olmamasına karşın Lgbt parti programında hatırı sayılır yer bulmaktadır. Bu konuyla alakalı olmasa da daha önce seçim programında Kürt meselesinden daha fazla yer bulması sebebiyle gündem olmuş ama ‘daha önemli işlerin’ olması ve ‘tartışmanın zamansızlığı' sebebiyle geçiştirilmişti. Özellikle belediyelerde oda masa maaş konularında dahi birçok iç kavgaya neden olan bu durum, tüm olumsuzluklarına rağmen uygulanmasında ısrar edilmiştir. İlginç başka bir detay ise, HDP'yi her konuda eleştiren, hakaret eden Ak Parti ve medyası bu yönüyle HDP'ye hiç dokunmadılar.

Yine Hendek faciasında yıkılan onca şehir, ölen binlerce insana rağmen, olaylardan hemen sonra KCK yürütme konseyi üyesi M. Karasu: “ artık devletsiz, ağasız, karısız ve kocasız bir dünya düşünme zamanıdır” diyordu.

Tabi İslamcı mahallenin, kendi ülkesi dışındaki yoğunluğu, yılbaşında milli piyango ve hindi meselesi gibi hayatı konular varken böylesi bir meseleye yeteri zaman ayırmamış olmalarını da anlayışla karşılamak gerek!.

İstanbul Sözleşmesi veya gölge raporu birçoğumuzun ismen duyduğu hafif kulak aşinalığı olan 'birileri' eleştirdiğine göre kötü olduğunun kabul edildiği veya savunanlardan yola çıkarak kötülüğü konusunda şüphenin kalmadığı bir mesele...

Konuyu araştıracak arkadaşlar için söyleyeyim, internette konu hakkında araştırma yapmaya başlayacağınız anda karşınıza; Lgbt'lilerin yeni anayasadaki istekleri ve İstanbul sözleşmesi aynı anda görüntülenecektir. İki raporu okumaya başlayınca da çokça kesişen veya aynı olan isteklere denk geleceksiniz. Yanlış birilerinin doğru bişey talep etme veya söyleme hakkı yok mudur? Tabi ki vardır. Bence olayın düğümlendiği yerlerden biri de burası.

Fil avcıları hakkındaki meşhur hikayede olduğu gibi. Fil avcıları avlanacakları alana derince bir kuyu kazar; fillerin içine düştükten sonra çıkamayacakları derinlikte bir çukur. Sonra siyah giysiler giyer maskelerini takar ve gözlerine kestirdikleri bir fili taşlayarak bu çukura doğru sürüklerler, fil çukura düştükten sonra siyah giysili avcılar birkaç gün düzenli olarak file işkence eder, aç susuz bırakırlar. Avcılır daha sonra siyah giysilerini çıkarır ve aynı avcılar beyaz elbiseler giyerler. Filin olduğu çukura gelince ona önce su ve yemek verirler. Daha sonra yaralarını pansuman ederler. Birkaç gün için de filler artık onların iyi niyetli kurtarıcılar olduğuna inanır ve güvenirler. Bu sürede avcılar çukurun önüne fillerin çıkabileceği şekilde yol açar ve çıkış yerine araç yaklaştırılır, beyaz giysili avcı önde fil arkada araca binerler. Avcı öndeki küçük kapıdan inerken Fil sirke gönderilmek üzere yola çıkarılmıştır.

Adaletin olmadığı her yerde ve her dönemde zayıf olanların daha çok zarar gördüğü tartışılmaz bir gerçektir. Dolayısıyla kadının ve çocuğun hem savaş dönemlerinde hem de diğer zamanlarda daha fazla baskıya maruz kaldığı doğrudur. Buna örf anane gibi diğer etmenleri de katmak gerek. Yanlış ellerdeki din, diğer konularda olduğu gibi bu konuda da zayıfın aleyhine olmuştur. Batının ortaçağı bu konuda korkunç örneklerle doludur. En bilineni cadı diye yakılan kadınlardır. Doğuda da dönem dönem bunları aratan işler olmuştur. Hakkında ciltlerle kitaplar olan kadın meselesinden söz ediyoruz, haliyle üzerine herkesin plan program ve projeler üretmesi de bizi şaşırtmamalı.

Modern dönemde başka bir evreye geçen kadın meselesi, hem savunucuları hem de mevcut yarayı kaşıyarak, kanatarak buradan başka emeller elde etme yarışındaki güç merkezlerinin varlığı, vakıayı farklı bir boyuta taşımıştır.

"Kadın haklarından söz etmek isteyen erkeklerin kadınlardan müsade istemesi gerekir, madem sorun kadın sorunu öyleyse söz ve çözüm de kadınlara aittir" noktasına varmış bir meselden söz etmek hakikaten kolay değil.

Modernizmin kadın meselesindeki olumsuzluklardan söz etmeyi nerdeyse kadına haksızlık olarak görmesini ve feminizmin de kavgacı ayrıştırıcı tutumunu göz önünde bulundurursak proje sahiplerinin işinin ne kadar kolay olduğunu görürüz.

8 Mart dünya kadınlar gününde İstanbul’daki yürüyüşte açılan pankartları hatırladığımızda demek istediğim daha iyi anlaşılacaktır. Normal bir insanın tek başına otururken bile okuyunca yüzünün kızaracağı başörtülüsü dahil kadınların ellerinde tuttukları pankartlardan söz ediyorum.

Babayı, kardeşi, aileyi dini dindarı ve dahi Allah'ı hedef alan, küfür ve hakaret konusunda birbiriyle yarışan pankartlar!!!

Doksanlı yıllarda tartışma programının birinde kadın hakları konuşulurken sex işçisi diye bir kavram kullanmıştı konuklardan biri.

Tartışma bir anda başka bir mecraya evrilmiş ve bu kavram kullanılır mı, kullanılmaz mı diye saatlerce tartışılmıştı. Zaman içerisinde sıkça kullanılmış ve bir süre sonra daha sık duyduğumuz, itirazın olmadığı, hatta bu kavramı değil de F...şe demeyi tercih edenlerin ayıplandığı bir sürece evirildik.

Yakın zamanda eşcinselliğin serüveni hakkında biraz düşündüğümüzde karşımıza benzeri bir fotoğrafın çıkacağını görürüz. Kimi zaman yaratılıştan gelen bazı rahatsızlıklardan söz edilir ve mümkünse konu hakkında konuşmama tercih edilirdi. Mecbur kalınca da Lut Kavminin sonundan bahs edip konu kapatılmak istenirdi.

Kur’an’da konu hakkında, birkaç surede çok sayıda ayet olmasına rağmen Müslümanlar sadece helak sebebi olması kısmını dile getirip olaya mesafeli durmaya çalışıyordular. Pek haksız da sayılmazlar çünkü; konunun savunucuları "homofobik" diye bir tabirle ve alabildiğine ahlaksız ve saldırgan bir üslupla saldırıya geçiyordular.

Lut Kavminin serüveni, aslında bugünkü sürecin başlangıç, gelinen nokta ve sonuç olarak gittiği yer acısından benzerliğiyle bize ayrıca ışık tutmaktadır.

Bir rivayete göre zenginlerin hırsızlık yapanları aşağılamak, onurunu zedelemek için başlattığı bu kötü iş bir süre sonra onlara güzel görünür, uyarıları dikkate almaz ve bu çirkin fiil toplumun geneline yayılır. Son reddede birinin evine gelmiş misafirleri zorla almak gibi bir iğrençliğe dönüşür. Öyle ki; Hz. Lût@ isterseler kızlarıyla evlenebileceklerini ama misafirlerine dokunmamaları konusunda âdeta yalvarır. Başlangıç şekli ve gelinen noktaya baktığımızda kötülüğün, ahlaksızlığın bir sınırının olmadığını görmekteyiz..

İnsanlık tarihinde daha çok erkeklerle olan bu kötü fiile modern zamanda kadınlar da en az erkekler kadar açıktan katılmış ve bu konuda erkek eşcinsellere adeta öncülük ve korumalık yapmaktadırlar.

İstanbul Sözleşmesi işte özellikle bu yönüyle okunmalı ve dikkatlerin bu yöne çevrilmesi konusunda gayret gösterilmeli. Aksi taktirde çok geç olabilir.

Ama başta da belirttiğim gibi savunucularının çokluğu ve karşıtlarının duyarsızlığı ve çıkarcılığı sebebiyle belki de 5/10 yıl içinde Avrupa’da olduğundan daha büyük bi sorun olacak ülkemiz için.

Avrupa'da eşcinsellere karşı şiddetin durdurulmasıyla başlayan serüven, tercihtir evresi, oradan eşcinsellere evlilik hakkı ve onunla da yetinmeyip evlat edinmeye kadar gelmiş durumda.

Peki bu durulacak bi nokta mı? Hayır değil, birkaç ay önce Avrupa’da bir ülkede bir anne eşcinsel oğlu için 'taşıyıcı anne' olmayı kabul edip kendi oğlunun çocuğunu doğurdu. Ve çocuğu eşcinsel oğlu ve arkadaşına verdi.

İstanbul Sözleşmesine imza koyan ülkelerden olan Türkiye de hemen hemen aynı tarihlerde Hatay Dörtyol’da bu sözleşmenin dayatmalarından dolayı çocuklarını okula göndermediği gerekçesiyle bir ailenin 5 çocuğuna el koymuş ve çocukları yaşlara göre sınıflandırdıklarından ailelerinden ve birbirlerinden ayrı bırakmıştır.

Kendi eşcinsel oğlundan hamile kalmak tercih ama çocuğunu uygulayıcılarının dahi beğenmediği bir sistemde okula göndermemek suç.

İstanbul sözleşmesini tek tek maddeler halinde bu yazıda tartışmak mümkün olmayacağından önemli bir iki maddeyi aşağıya aktarmak isterim.

Toplumsal cinsiyet tanımının yapıldığı 3. maddenin c fıkrası: “Belirli bir toplumun (Dikkat! Yaradılışın değil) kadınlar ve erkekler için uygun gördüğü sosyal olarak inşâ edilen (kurgulanan) roller, davranışlar, etkinlikler ve yaklaşımlar anlamına gelir.”

Ve buradan hareketle aile kavramı, din, olumlu örf dahil bunların hepsini saf dışı bırakmak...

Madde 12/1:

Taraflar, kadın erkek için kalıp rollere dayanan ön yargıları, örf ve âdetleri, gelenekleri ve tüm diğer uygulamaları ortadan kaldırmak amacıyla kadın ve erkeklere ilişkin toplumsal ve kültürel davranış modellerinde değişim sağlamak için gerekli tedbirleri alır.

Tanım ve tanımdan sonra bu engelleri ortadan kaldırmak için devlet gücünü harekete geçirmek..

Yine yakın zamanda bir bakan ağzıyla: " Kadının beyanı esas alınmalı" gibi hiç bir hukuka sığmayan bir söz sarf edildi ve hemen ardından bir kız çocuğu babasını tacizci olmakla suçladı. Ardından kızdığı için bunu dediğini itiraf etti.

Kadının kocadan istekleri konusunda bir sınır yok ama erkeğin istekleri ve bu konuda ısrarcı olması şiddet sayılacak. Cinsel tercih konusunda devlet aile dahil gelebilecek her türlü ikaz ve uyarı şiddet sayılacak vs.

Satır aralarına o kadar fazlaca şey sığdırılmış ki, hepsini buraya taşımak mümkün olmayacak..

Devlet eliyle yapılan bu yasal dayatmaların yanısıra; moda, televizyon, sosyal medya dahil tüm kitle iletişim araçları bu konuda kullanılmaktadır.

Televizyon;

Özellikle eğlence ve gündüz kuşağındaki yemek programları dahil nerdeyse tamamında eşcinsel bir figür bulunmakta. Komedi filmlerinin çoğunda özellikle yüksek izleyici sayısına ulaşan dizilerde eşcinsellik normalleştirilmekte.

Moda adı altında yapılan rezil programın nerdeyse olmazsa olmazı durumunda eşcinsel kişiler var.

Sanatçı diye takdim edilen bu tiplerin sanatı konusunda kimsenin bir fikri olmamasına karşın korkunç bir lükse sahip oldukları ısrarla gösterilmektedir.

Makyaj yapan, kırıtarak konuşan tuhaf giyinen bu tiplerin diğer sanatçıların aksine maddi olarak çok kazandıkları bir şekilde duyurulmaktadır. Nerden kazanıyorlar ve niye bu şekilde duyuruluyor?

Moda;

Geçen hafta sosyal medyada sitemiz yazarlarından bir arkadaşın paylaşımına denk geldim. Ayakkabıcının birinde denk geldiği cinsiyetsiz raftan söz ediyordu. Dikkatimi çekti, küçük bir şehirde yaşamama rağmen bilinen bir ayakkabı markasının şubesine gittim ve böyle bir raflarının olup olmadığını sordum. Tabi ki var buyurun bu tarafta dedi. Daha küçük bir mağazaya gidip aynı soruyu sordum. Var abi buyur dedi. Şaşırdığımı görünce de ayakkabı Neyse de(Kendi sektörünü savunmak istedi herhalde) giyimde bunun çok daha ileri noktada olduğunu söyledi. Haklıydı. Daha sonra internet üzerinden baktığım birçok giyim firmasının cinsiyetsiz giysiler ürettiğini ve yeteri derecede ilgilisinin olduğu görülmektedir.

Sanat(çı);

Dünyanın birçok ülkesinde yıllardır yapılan son birkaç yıldır Türkiye’de de denenen festival adı altında sözüm ona konserler. Dünyaca ünlü ‘sanatçılar’ çıkıp ücretsiz Van’a kadar geliyorlar. Biri İran'lı, Kur’an ile alay eden bir grup, diğeri Koreli eşcinsel bir grup ve 3 gün sürecek bir festival 80 bin genç ve karma çadırlar. Sadece finans kısmını hesaplarsanız arkasındaki güç hakkında bir fikriniz olacaktır. Yeteri ciddiyette olmasa da Stk’ların tepkisi neticesinde bu yıl yapılması planlanan, hazırlanan program iptal edildi. Tabi ne ülke ne de dünya Van’dan ibaret değil.

 

Kozmetik;

Yıllık cirosunun tüm dünyada 200 milyar dolar olduğunu ve bunun sadece kadınlarla ilgili bölümü olduğunu söylersek. Ve erkeklerin kozmetik konusunda son sürat özendirildiğini söylersek belki de böylesi bir projenin finans kısmında kimler olabileceği konusunda da bir fikrimiz olur.

Bu projenin finans kısmında kimler olduğuna bakmak istediğinizde karşınıza öylesine bir liste çıkıyor ki, şaşırmamak mümkün değil. ABD, birçok Avrupa ülkesi, aklınıza gelebilecek devasa vakıflar Rockefeller, Soros’’tan tutun Türkiye’nin Ford vakfına, Sabancılardan Şahenk'lere kadar bilinenleri ve bilinmeyenleriyle devasa bir güç merkezi.

Sonuç olarak;

İnanç, ahlâk, aile gibi tüm kavramların yok edildiği, sadece tüketmek için yaşayan ve bunun için çok çalışan cinsiyetsiz hürriyetsiz bir toplum için var güçleriyle seferber olmuş bir azınlığa, bilerek veya bilmeyerek, isteyerek veya mecbur edilerek hizmet eden devletler kurumlar ve bireylerin sebep olduğu/olacağı devasa bir sorun var.

Şeytanın sağdan da yaklaştığını unutmayalım. Bakara suresi 204/5 ayetler de şöyle buyrulur:

“İnsanlardan öyleleri vardır ki, dünya haytı hakkında söyledikleri senin hoşuna gider. Hatta böylesi kalbinde olana (samimi olduğuna) Allah´ı şahit tutar. Halbuki o, hasımların en yamanıdır.

O, dönüp gitti mi (yahut bir iş başına geçti mi) yeryüzünde ortalığı fesada vermek, ekinleri tahrip edip nesilleri bozmak için çalışır. Allah bozgunculuğu sevmez.”

Ayette belirtildiği gibi ekin ve nesilleri bozmayı hedef edinmiş küresel bir güçle karşı karşıyayız.

Not: Konu hakkında kapsamlı araştırma yapmak isteyen arkadaşla, Doç. Dr. M. Gültekin’in eserleri, makaleleri ve konferanslarından faydalanabilir.

                             

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.